Yaratmanın dayanılmaz ağırlığı

Zaman zaman, yok hayır sıklıkla, kendime kült filmler edindiğimi düşünüyorum. Harry Potter serisini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp yemeye başladığımda, J.K.Rowling’le tanışmanın zamanı geldi diye düşündüm. Her türlü kaynağı kullanarak kadın hakkında her şeyi öğrendim. Sonra rahat edip bıraktım. Çünkü yüreğimi tırmalayan “Yaratıcı” ses son noktayı koymuştu “Ben de yaparım, daha da iyisini belki. Ama bana özgününü. Ukala işte! ” Bir koşu Kabalcı’ya kendimi attım ve beynimden fırlayacak roman tiplerine özel, onlar nasıl istiyorsa öyle,  bir defter aldım. Yazmaya koyuldum, notlar aldım, sahneleri canlandırdım, sinopsisler yazdım, story board bile çizdim. Adını da koyup, defteri rafa kaldırdım zira onunla işim bitti. Sonra Yüzüklerin Efendisi dönemim başladı. Günde beş vakit üç bölümünün de DVD sini izlemekten gözlerim pörtledi. Bir şey vardı, bir şey ama çıkmıyordu bir türlü. Taa ki son seyredişimde ki hiçbir zaman son olmadı hala seyrediyorum, Kraliçe Galadriel’in yüzüğe yaklaşmasıyla değişme sahnesi beni beynimden vurdu. Oysa aynı sahneyi kırk defa seyrettim daha önce. İçimde besleyip büyüttüğüm Allien “Yaratıcı”, bir anda alevlendi. Kağıt, kalem, boya, şu, bu, o her şey hazır. Kaptığım gibi yazmaya ve dahi çizmeye başladım. Önce “Elfnessa” doğdu. Elfnessa’nın doğumu kolay oldu, ebesi Tolkien çünkü… J.R.R Tolkien, önce “Silmarillion” sonra “The Hobbit” en son da “The Lord of the Rings” le hayatıma girdi, yarattığı dillerin alfabelerini öğrenene kadar fantastik ustayı rahat bırakmadım. Elf alfabesini söktüm. Elf’lerin orman kraliçesi aynı zamanda dans ve neşe tanrıçası Nessa idi. Cadılık yetenekleri vardı. O bana ben de ona nick name olarak yapıştık. “Elfnessa Studios” doğdu, web sitesini yaptım. Karikatür, Grafik, Tasarım, İllustrasyon, senaryo, radyo programı v.s., v.s. ile “Yaratıcı” allien’ımı beslemiş oldum. Şimdi hayatımda “Equilibrium” var. Evire çevire seyrediyorum. Otuz olmuştur herhalde, bitmiyor. Biliyorum alacağım bir şey var o filmde bana ait, emanet…


Korkunç bir savaştan çıkmış dünya, barışı, insanları duygusuzlaştırmakta bulacağına inanıyor. Bir sistem kuruyor. Hiç kimse hiçbir şey hissetmeyecek. Duygular yasak. Sanat yasak, kitap yasak, müzik yok, parfüm, evcil hayvan, çocukların anne baba demesi bile yasak. Ahali, saatte bir boyunlarına uyuşturucu iğne yapıyor. Herkes tek tip, saçlar, kostümler. Ofislerde çalışma masaları bile aynı biçimde düzenlenmiş.


Elbette bir de düzene başkaldıranlar var. “Duygu saldırganları”. Yer altında yaşıyorlar. İnsanlıklarından kalma ne varsa onları koruyarak. Bir pikap, gerçek Mona Lisa, kitaplar, kitaplar… Yönetmen Kurt Wimmer. Duygu saldırganlarını yokedici olarak yetiştirilen Rahip John Preston rolünde İngiliz aktör “Christian Bale” var. En yakın çalışma arkadaşı Partridge rolünü, Yüzüklerin Efendisi’nde ki Boromir rolünü oynayan “Sean Bean” oynuyor. Partridge baskınlardan birinde bir kitap ele geçiriyor ve onu delil olarak sunmayıp kendine saklıyor. Şehirden uzak terkedilmiş bir kiliseye kaçıp zaman zaman o kitabı okuyor. Hissediyor…Preston arkadaşını suçüstü yakalıyor, iğnelerini yapmamış, hissediyor olarak. Onu öldürmeden önce arkadaşının ona söylediklerini hiç unutmuyor. Okuduğu kitaptan bir alıntı bu ” “Dikkat et! Hayallerimi ayaklar altına alıyorsun. Hissediyorum, bedelini seve seve öderim.” Rahip Preston, yakaladığı duygu saldırganlarından bir kadına aşık olur. Kadının cezası yakılarak idamdır. Tıpkı rahibin karısı gibi infaz edilir, Preston engel olamaz. Artık rahip hissetmek istemektedir, iğnelerini olmaz. Muhteşem dövüş tekniklerini geliştirir ve sonunda kendilerini yöneten “baba” rolündeki yöneticiye ulaşmayı başarır. Hedefi onu öldürmek ve insanlara yaşamlarını hediye etmektir. Muhteşem döğüş sahnelerinden sonra elinde silah yöneticiye doğrultmuşken, adam “Dur! Ben hissediyorum . Hayallerimi ayaklar altına alıyorsun. Hisseden birini yok etmenin vicdani sorumluluğunu nasıl ödersin?” diyor. Rahip’in aklından karısı, sevgilisi, arkadaşı, yüzlerce duygu saldırganının öldürülüşü geçiyor ve “Bedelini seve seve öderim” diyerek yöneticiyi öldürüyor. Şehrin üzerine yağmur yağarken şafak söküyor. Kızıllığını görmek için pencereleri karartan kağıtlar sökülüyor. Muhteşem bir fon müziği, klasik. İnsanlar hissetmeye başlıyorlar.


Yaratıcılık ta böyle bir şey,  kendini tanımakla başlıyor. Kendini sorgulamak ve tek boyutlu düşünmekten kaçınmak gerekiyor. İçimizdeki hayallere, ütopyalara, çocukluğa geçit vermek dahi yetmiyor, duygu yüklü olmak gerekiyor. Hissetmek gerekiyor. Duygusal zeka diye bir şey boşuna uydurulmadı.


E.P.Torrance’e göre buluşun, yeniliğin söz konusu olduğu yaratıcılıkta, zihnin tüm yetileri, düşünme süreçleri, imgelem ve duygular etkileşim halinde bulunuyor. Sanatta yeni ve özgün bir şey yaratmak için “algı” önemli bir rol oynuyor. Yaratıcılığı yüksek olan bireyler; Meraklı oluyor, ayrıntıyı irdeliyor, özgür oluyor, enerjik ve espritüel bir yaklaşım gösteriyorlar.


Yaratıcılık yeni deneylere ve gerçeklere açık olmayı gerektiriyor.
Anlamadım ki, ben bu filmden ne kıssa çıkaracağım? Durun bir daha seyredeyim ama hayallerime basan olursa hiç acımam. Yaratıcılığımın bedelini seve seve öderim.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.