Yarışma

Kent yönetimi yabancı mimarları İstanbul’a davet etti. Yerel mimarlardan teklif alınmaması eleştirildi. Belediye Başkanı bir de “yerel mimarlar bu tür işleri beceremez” anlamına gelecek laflar edince kıyamet koptu. Peki bugüne kadar kent yönetimi yerel mimarlardan hizmet aldı mı? Örneğin nasıl projelendirildiği bile belli olmayan Sütlüce Kültür Merkezi’nin projesi nasıl hazırlandı? Marmaray’ın ana düğüm noktası olan Yenikapı nasıl projelendiriliyor? Belediye binasının iç tasarımına kim nasıl karar verdi?  Vapur iskelelerine kim karar veriyor? Boynuzlu Köprü’yü Belediye Başkanı “ben yaptım” demedi mi? Şimdi Örnekler saymakla bitmez. Demek ki önemli olan mimarın Türk veya yabancı olması değil, kamunun bir yöntem dahilinde hareket edip etmemesi.

Yarışmalar kente ne kazandıracak?

Yarışmalar kente dair fikirler geliştirmek için değil, mimarlığın pazarlama amacıyla kullanıldığı eklektik bir duruma mı işaret edecek?

Geçtiğimiz hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi bazı yabancı mimarların davet edildiği kapalı yarışma nihayetlendi. Bu yarışmada mimarlardan fikir projeleri geliştirmeleri istenen yerler Kartal taşocakları ve sahile uzanan yerleşim alanı ile Küçükçekmece sahil bandıydı. Bu yarışmaya katılan altı yabancı mimar, iki gruba ayrılarak bu yerleşim alanları hakkındaki fikirlerini sergilediler. Şimdi sorulan soru şu: Bu yarışmalar nasıl bir sonuç yaratacak?

Gayrimenkul şirketlerinin gerçekleştirdiği izole konut alanları gibi mimarlığın kentsel bağlamdan koparılmasına mı yol açacak? Yarışmalar kente dair fikirler geliştirmek için değil, mimarlığın pazarlama amacıyla kullanıldığı eklektik bir duruma mı işaret edecek? Bu sorulara cevap verebilmek için mimarlığın nasıl bir çerçeve içinde algılandığına yakından bakalım: Bu yarışmanın sonuçlarının sergilendiği günlerde belediyenin özel planlama bürosunun yöneticilerinden birinin aynen şunu söylediklerine tanık oldum: “Tarihi Yarımada’da  Türk mahalleleri  olacak. Orada modern yapı olmayacak.. Modern binalar isteyenler surların dışında yapabilirler…” 

Onlara göre mimarlar tarihi kent için düşünürlerse, fikir geliştirirlerse tarihi bölgeler için bu hiç iyi bir şey olmaz. Bu nedenle modern yapılar tasarlayan bu mimarlara kent merkezinin dışındaki yerleri göstermek gerekiyor. Kimsenin anlamadığı projeler yapan, modern yapılar tasarlayarak ünlenen bu burnu büyük mimarlara söylenecek olan şu: Buyrun, kent merkezinin dışına. Siz de burada oynayın! Biz kentin merkezinde tarihi binalar yapacağız.

Kim demiş biz mimarlardan yararlanmıyoruz diye? Bakın gerektiği yerde iş veriyoruz. Hem de dünyanın en önde gelenlerine. Ama tarihi kent söz konusu olduğunda, burada mutlaka tarihi biçimli binalar yapılacak. Burada dünyanın önde gelen mimarlarına değil, mimarlara ihtiyaç yok. Tanıdığımız kişilere iş veririz olur, biter. İstanbul’un tarihi bölgelerinin modern mimarlıkla uzaktan yakından bir ilişkisi olamaz. Mimarlık yatırımcılara açılacak alanlara izole edilmelidir. Reklamlarda gördüğümüz gibi, kenti pazarlamak için devreye girmelidir. Ama asla kente dokunmamalıdır. Kentte ne yapılması gerektiğini biz biliriz, karar veririz.

Gördüğünüz gibi İstanbul’un planlanmasında rol alan bu yöneticiler, üstelik de akademisyen kişiler, modern olandan neyi anlıyorlar?  Mimarlık dergilerinde gördükleri türden, tarihi yapılara benzemeyen yapıları. Demek ki onlar için mimarlık korumacılıkla çelişen hatta tarihi kent merkezinden uzak tutulması gereken bir şey.

Mimarlığa tanınan bu rol şizofrenik bir modernleşme biçimine işaret ediyor

Ne kadar ilginç değil mi? Hem dünyanın ‘en önde gelen’ mimarlarına iş verdiğinizi ilan edeceksiniz. Hem de kentin kendisini asgari profesyonellik imkanlarından muaf tutacaksınız. Bu altı kişi bu kente gelecekler, projelerini sunacaklar ve gidecekler. Kendilerine tanınan alanda, kendilerine sunulan/tanınan ‘modernlik’ algılaması içinde hareket edecekler.  Acaba bu mimarlar durumun farkındalar mı? Bu konumu kabul ediyorlar mı?

Mimarlığa tanınan bu rolün İstanbul’u ve İstanbulluları ilgilendiren bir boyutu olduğu kadar, kendilerini de, profesyonelliği de ilgilendiren bir tarafı olmalı. Mimarlığa tanınan bu rol hiç şüphesiz İstanbul’un güncel mimarlıkla buluşmasına değil, şizofrenik bir modernleşme biçimine işaret ediyor. Bir taraftan kendi kapalı bağlamı içinde kilitlenen planlama-yönetim aparatı, kente dair düşünceleri yıldızlar sisteminden ödünç aldığı birkaç mimarla kapatmaya çalışıyor. Bu iki yüzlülüğe de tahmin ediyorum ki Türkiye’deki mimarlar kadar bu yarışmaya katılan mimarlar da itiraz edeceklerdir.

Korumacılığı ayrı bir mimarlık ve yönetim kategorisi haline getiren yaklaşıma itiraz etmedikleri ölçüde de benzer bir ayrımı kendilerinin de yapması gibi bir çelişkiyi her daim yaşayacaklardır. Görülen o ki, İstanbul’da düzenlenen Dünya Mimarlar Kongresi’nin kente kazandırdığı tek şey var, o da bazı yabancı mimarların yöneticilerle ahbaplık kurması. Belki de bu konumlandırma ile dünyanın önde gelen mimarlarının İstanbul için geliştirdikleri düşüncelere değil ama İstanbul gibi bir kent için dünya ölçeğinde yankılar yaratacak bir planlama sorunlarından birine tanık oluyoruz: Modernleşme ile yüzleşmenin bilinçaltına itildiği, bir tür tarih icad etmeye dayanan, profesyonelliği dışlayan ve adına korumacılık denen bürokratik bir mimarlık tarzı ile karşı karşıyayız: Bir tarafta modernliğin bir biçim olarak algılandığı bir ayrışma; diğer tarafta bir kafa karışıklığı ortamı ve kentin profesyonellikten yararlanma imkanlarını ortadan kaldıran ön yargılarla yürütülen bir planlama mekanizması. İstanbul geleceği ve geçmişi ve halkı olmayan bir planlama anlayışı içine ve yaşadığı anın sorgulanmamış ön yargılarına hapsedilmek isteniyor. Mimarlığın, kültür varlıklarının korunmasının modernliğin bir veçhesi olduğu unutuluyor. Bu akademisyenler ve bu tuhaf duruma sesini çıkarmayan, bu konumu kabul eden mimarlar mutlaka tarihe geçeceklerdir.

Yalnızca eleştiri kabul etmez değil, fikir kabul etmez bir durumla karşı karşıyayız

Yarışmalar bürokratik tasarım yöntemlerine karşı yönetimlerin profesyonel ortamla ilişki kurmak için oluşturdukları bir araçtır. Modern kamu yönetimleri, halkın kullandığı kamusal mekanların iyi bir şekilde projelendirilmesi için sürekli bir arayış içindedirler. Bu amaçla profesyonelliğin, bağımsız bilgi üretimini teşvik edecek yöntemler uygularlar. İstanbul’da ise planlama yöntemleri halkı ve profesyonelliği dışlamak için kullanılıyor. Çünkü kente dair farklı bir düşünce sergilediğinizde, kente dair fikirlerin, tasarımların sorgulanabilir olduğunu göstermiş oluyorsunuz. Ama aynı zamanda kamu kurumlarının içine yerleşmiş olan ahbap çavuş ilişkilerini dinamitlemiş de oluyorsunuz. Bu yüzden yöneticilerin farklı bir düşünceye tahammülleri yok.

Yalnızca eleştiri kabul etmez değil, fikir kabul etmez bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik Süleymaniye, Sulukule, Ayvansaray gibi semtlerde sürdürülen projeler bu kente, tarihi çevreye sahip çıkmak adına yapılıyor. Oysa pekala çeşitli dönemlere ait yapıların örnekleri yapılabilir, varsayımsal olarak. Denebilir ki, örneğin “17. yüzyılda İstanbul’da şu tip bir evde yaşanıyordu, bu örnek onu varsayımsal olarak yeniden canlandırmayı hedefliyor.” Ya da 20. yüzyıl başında İstanbul’da endüstriyel malzemeler, yeni teknolojiler ile yapı bilgisi arasında şöyle bir etkileşim oldu. Bu örnekte de bunu görüyorsunuz.” Dikkat ederseniz modernliği bir biçim olarak algılayan bu plancılar, belediye profesörleri bunların hiçbirini söylemiyor.

Onlar icad ettikleri tarihin gerçek olduğuna inanıyorlar. Çünkü bütün bunlar modern olanın bir biçim değil, bir farkındalık bilinci olduğuna işaret ediyor. Tam tersine ‘Türk  Mahalleleri’ adını verdikleri tiyatro dekorlarının Tarihi Yarımada’yı ihya edeceğini zannediyorlar. Böylece kendisini resmeden bir üretim bilgisinin yerini prototipleştirilmiş bir geçmiş tasavvuru alıyor. Kentin tarihinin, hayatının yerini kurmaca bir tasarımın almasına çalışılıyor. Farklı bir mekan düzeni ile tasarlanarak üretilmiş olan birbirine karıştırılıyor.

Sonuç olarak diyebilirim ki kamusal alandan kente sorgulanmamış bir karanlık yayılıyor. Hem karar organı, hem de kentsel tasarım konularını örtüştürüyorlar. Yönetimle profesyonel olması gereken yaratıcı üretimin örtüşmesinin yarattığı bir garabetle karşı karşıyayız. Bu nedenle farklı görüşlere, tercihlere tahammül yok. Farklı bir görüş sergileyeni, kendilerini sorgulayanı doğal olarak düşman ilan ediyorlar. Çünkü düşünce geliştirmeyi davet eden bir konumda olmayı değil, kamu kaynaklarını kullanarak elde ettikleri gücü kentin enerjisini söndürmek için kullanıyorlar.

Bu tartışılmaz durumu ben bir iktidar konumu olmaktan çok bir ‘muhalefet’ konumu olarak algılıyorum. Çünkü burada yer alan kişiler kamusal bir rol oynadıklarının farkında değiller. Bu kişiler ne yaptıklarının farkında bile değiller. Hala kendi tercihlerini kamu alanına taşımaya çalışan sivil toplum üyeleri gibi hareket ediyorlar. Bu yüzden modernliğin kurumlarının içinde sivil toplumdan, cemaat ilişkilerinden ödünç alınmış bir ‘enstallasyon’ oluşturuyorlar.

Bu durumu kamu kavramının yok edilmesi olarak da değerlendirebiliriz. Bu muhalif ve fundamentalist projenin ise kente zarar vermekten başka bir sonuç vermesi mümkün değil. Çünkü hiçbir kimse kendi tarih ve tasarım anlayışını bir kente böyle dayatamaz. Profesyonel hayatın kurumları hiç bir şekilde böyle kullanılamaz. Kimsenin bir kent üzerinde böylesine bir hakkı olamaz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.