Yarınlar bizim için geç artık

Yarınlar bizim için geç artık

0
PAYLAŞ

Günse, üniversite öğrencilerinin, yazlıkçıların ‘Ankara’da bir sürrealist:Gökçek’li şehre döndüğü, öğretmenlerin  işe başladığı, küresel kriz olsa da, olmasa da yiyecek, giyecek, yakacak fiyatlarının arttığı  masraf  ayı Eylül’ün sıradan  bir  günüdür.


Ve siz, ta 18.yüzyılda “ey yeryüzü, bu gecede sabit kaldın”ı yazan Goethe’ye nazire yaparcasına ‘ne haber’ denildiğinde, değişmeyen  ‘hiç, ne olsun,  hep aynı’ cevabındaki o aynının  aynılığında mevsimler, yıllar değişse de birbirine benzer olayların, usandıran “ya sev, ya terk” muhabbetinin, …, sürdürülebilir  savaşın,  işkencenin, torpilin yaşandığı bu ülkede, her günü, yılı yalnızca  tarihleri değişen dün sanmışsınızdır.


İşte aynılığından şikayetlendiğiniz bu dünyada, yine, belki rastlayan olmuştur ama asgari ücretin yarısı kadar  ücret talep ederken, makbuz kesenine  rastlamadığınız, bir an evvel asılsın diye 17 yaşındaki gencin yaşını büyüten, işkencecileri, tacizcileri aklayan   raporları düzenleyen,  sorgulanmayacak yanlış teşhislerle hayatların akışını değiştiren onlarca doktorun cenneti “yalnız ve güzel ülkede”  birkaç saat sonra  bulunacağınız  muayenehanede, bir Tanrı-Azrail organizasyonuyla karşılaşacağınızdan habersiz başkasının, sizin hayatınıza bir şey katmayacak işinizin başındayken  yere yakın kara bulutlar,  havadaki kasvet uykunuzu getirecektir.


Büroda ki ‘hemen hemen herkesin kamuda çalıştığı, her ay maaşların otomatikman hesaba yattığı bu şehri, bir İstanbul’u vurduğu gibi vurmaz kriz….,’li konuşmaları duymamak için kulaklığınızı takar, klasik müzik, Ahmet KAYA, Hozan Serhat üçlemesiyle oluşturduğunuz müziğim dosyasında  Hewlêr’i tıklar, pencereden gözüken kumrusu  olmayı düşlediğiniz sokağı sağlı, sollu çevreleyen çınar ağaçlarından uçuşan yaprakların peşine takılırsınız.


Şimdi, mümkünse  caddeye bakan bir evin geniş penceresi önünde, sallanan  koltukta dumanı tüten çay, kahve kokusunu içinize çekip,   konuşacağınız dil olacakken diğer çocuklardan farkınız olmasın diye yanınızda konuşulmadığı gibi  ‘öğrenip ne yapacaksın’ kızgınlığının nedeni  Kürtçe’ye aşinalığınıza karşın anlamını bilmediğinizden ‘geçti gül, çiçek zamanı’ olarak tercüme edeceğiniz “Geş dibin çîçek û sorgulan”ı yüksek sesle  dinlemek ya da pabuçlarınızı kaybedebileceğiniz merdivenli bir parkta varsa sevgiliyle, bir şekilde yeşil kalabilmiş çimenlerin üzerindeki kızıl,sarı,yeşil, …, renkli yapraklara basarak öyle aylak, aylak dolaşmak varken  işte olmanın  sıkıntısını yaşarsınız. 


Üstelik, basit bir ‘dur ihtarına’ uymadıklarından hayatlarından olan Çağdaş’ı, Baranı’ı  vuran polisleri, Selahattin’i linç ederek öldüren 50 kişiyi,  başka bir ülkenin “tamam, şimdi buldum” Amerikan vatandaşı sandıklarından ‘polis elbisesi giymiş zorbalar, onca kişi arasından kadıncağızı saçlarından sürüyerek  kaçırırlar da  kimsecikler  sormaz kimsiniz, nesiniz’ şaşkınlığını cidden yaşayan  bilumum ana haber sunucularından, köşe yazarlarından  da kurtuluşunuz yokken, bir yerlerde başlamış bağ bozumuna katılma isteği, her sonbahar ‘son olacak’ dediğiniz  halet-i ruhiyenizin acayipliğini artıracaktır.


Evet, halet-i ruhiyeniz acayiptir. Zira, her beş kişiden birinin yoksul sayıldığı nüfusun  tamamına yakınında dört  mevsim,  geriye kalanlarındaysa sararan yapraklarla birlikte ortaya çıkan, sonra nedeni bilinmeyen ama yaşamak istenilen bir hüznün, bir korkunun, bir durgunluğun üzerlerine çökmesiyle,  ‘eskiden, yaprak koleksiyonu yapardık’lı anılarla  şiddetlenen, ruhta ki serserinin ‘bak, yine, anı kaçırmaktasın’ didiklemesiyle doruğa ulaşan depresyonlu hal, daha önce gitmediğiniz bir yerlere gitme, yapmadığınız şeyleri yapmaya yönelik hep, teşebbüs aşamasında kalan  fikirleri  beyninizde uçuştururken, ne alakaysa aklınıza annenizin ‘TOKİ evlerine, TOKYO evleri’, ‘Gergedana, Gerdanger’ deyişi gelir.Artık bir an evvel, kendinizi sokağa atmaktan başka çareniz kalmayacaktır.


Böylesi bir Eylül gününün sıradanlığında, yanınızda anneniz ultrason, renkli doppler, görüntüleme merkezinden çıkalı bir kaç dakika olmuştur.Yoğun insan, taksi, dolmuş trafiği,  bağrış, çağrış  arasında, gözlerinize kimseler değmeden, aklınız bir yerlerde hızlı adımlarla yürürken  ‘sonucu aldın mı ?’, ‘ne dedi’yi cevaplayacak gücünüz kalmadığından cep telefonunu kapatır, ufacık havuzunda kuğuların yüzdüğü parkı gösterirsiniz ‘biraz, oturalım.’


Elinizle, hemen, ince iğne biyopsisinde (İİAB)  kullanılan iğnelerin deldiği, sızlayan göğsünüzü yoklarsınız. Hep başkalarının başına gelen, kendinize, sevdiklerinize konduramadığınız, İİAB’yi yapan Profesörün  “masum bir kitle değilmişiyle” en beklenmedik anda vuran kanser,  tümörleriniz işte, parmaklarınızın arasındadır. Alelacele çantanıza attığınız, yabancısı olduğunuz cümlelerle bezenmiş Meme US   raporunu da çıkarıp   okursunuz: saat 3 hizasında, 35x30x15 mm boyutlarında, sol memede yer alan her üç lezyonda da sonografik malignite bulguları, …..


Siz, okumayı sürdürürken  şaka gibidir ama  birden, ortalık az ötedeki büfede çalan  “yarınlar bizim için geç artık” şarkısıyla çınlar, yapmak, gitmek belki de yazmak  istediğiniz o kadar çok şey  de bir kenarda dururken,  o bankta,  kontrolünü kaybettiğiniz hayatla  oturan, artık  bir saat önceki  siz değilsinizdir.


İnanmak istemediğinizse, bedeninizin bölünmez bütünlüğüne başkaldıran bir hücre, nesnel ve öznel şartların birlikteliğini  sağlayıp diğer hücrelerden de  yandaş bularak sinsice büyürken, onlarca tahlil yanında kanda CA 15-3, CEA (kanser)  testi istemeyen doktorların gözü önünde yıllarca, zayıflatan, dermansız bırakan, yoran  kanserle  yaşamışlığınızdır.


Yoksa, gün geldi ebeveynlerinizle çatıştığınız, açlık çektiğiniz, dedikodunuzun yapıldığı,  gün geldi etnik kökeninizin, mezhebinizin  horlandığı,  gün geldi sakıncalı ilan edildiğiniz, her gün insanı üzecek onlarca olay olurken siyasetçilerin de Kürt, Alevi, türban, …, açılımıyla oyalandığı bu ülkede,  olsa olsa kanser olunur gerçekleştiğinden ya da derdiniz nihayet bilindiğinden midir,  nedir şaşkın değilsinizdir.


Sadece, yine böyle bir sonbahar gününde solgun  güneş gri binaları yalancıktan ısıtmaya çalışır, bu trafik, bu keşmekeş içinde hayat devam eder, mevsim döner ağaçlar yine çiçeklenirken, dünyada olmayacağınız gerçeğidir  içinizi titreten.


Ne kadar ömrünüzün kaldığının merakı içinde, ‘yarın son gününüz’ dense  ne yapacağınızı bilemeyecek durumdayken, on dakika içinde üçüncü kezdir yanınıza gelip  “apla, çay ister misin”i soran  çaycıya  seslenir, ilk defa  ‘içme’ itirazını duymayacağınızdan emin sigaranızı yakarsınız.


Neredeyse varlığını unuttuğunuz annenizin ‘Allahım..’yla bozulan sessizlik. O sabah dolaptan çıkardığınız naftalin kokan kalın, yumuşak yün hırkanıza iyice sarılır ‘sor bakalım,  üzerinde her şeyi  deneyeceği başka  kulu kalmamış mı ’dersiniz. O, yutkunarak ‘keşke, ben..’le  konuşmaya çabalarken, yüzüne nemli  gözlerini gördüğünüz an ağlayacağınızdan  bakmadığınız halde, size  öyle gelir ki, şu bir kaç dakikada kırışıklıkları daha da çoğalmıştır.


Ya sabah işe gidişte ya öğlen tatilinde ya da  akşam iş çıkışı başlayan sonbahar  yağmuru hafifçe çiselerken ayağa kalkar  ‘sakın…’,  aniden dimağınızdaki bütün kelimeler  silindiğinden, sonunu getiremezsiniz.


Soğuyunca şehir, insanda  mı soğur ne ? Elleriniz üşür, burnunuz kızarır, yağmurla karışık  hafif rüzgar  yüzünüzü okşarken,  kaçamak bakışlarla sizi süzen annenizin ‘grip olacaksın’ ironisine  karışan,  közlenmiş kestaneli sonbahar kokusu da şehre sinmiştir.


Siz, eseri oldukları bu sistemde  ‘ya din, ya bale’ uçlarında gezinen, içlerine sindirdikleri smokinli,  ‘……., o ordu sizin bacak aranızı da koruyor’unu  yazabilen çağdaş,  ıssız adamlarla dans ederken kendini özgür sanacak kadınların aksine, kim egemense  onun yaratığı kültür, ulus, devlet,  yasayla, …., sarmalandığından ayak uyduramadığınız dünyada ‘kanserim, ölmek üzereyim’le her şeyin anlamsızlaştığı o dip noktada, tam özlediğiniz özgürlüğe  kavuşmuşken şehrin de ışıkları yanar.


Birazdan  sobaların, kaloriferlerin yanmadığı serin evler, Yüksel’deki, Sakarya’daki barlar, cafeler, tiyatro, sinema  salonları,  alışveriş merkezleri insanlarla dolacak, tartışma, sohbet, türküler caddelere taşacaktır.


Ardınızda anneniz, bir sokak lambasının ışığı altında yağmur damlacıklarıyla ıslanarak sonbaharın keyfini çıkaran bir kaç kişiye bakıp, caddeler boyunca dalar gidersiniz.Ağladığınızıysa  hiç kimse görmeyecektir.


İki  sokak çalgıcısı da akordeonlarıyla şehri yavaş, yavaş sakinleştirirken sanki, şehir de yazdığı “Zamansız vuruldum / Bu şehir de / Birileri anılarımı elledi / El gibi girdim yatağıma / Ankara / Acıttın beni….” şiiri okuyan kardeşiniz sesiyle  kaplanmıştır.


Bu sonbahar, hiç bitmeyecek sandığınız hayatın, sizin sonbaharınızdır. Ve yarınını planlayamayacağınız  yaşamak,  yaşamak gibi olmayacakta olsa, artık  bilirsiniz ki, sonbahar aslında unutmayı istemektir.

BİR CEVAP BIRAK