Yasemin İnceoğlu: “Referandum Sürecinde Basın İyi Bir Sınav Vermiyor!”

PAYLAŞ
Arkadaşımız Savash Porgham ve Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu

İletişim ve gazetecilik akademisyeni Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu, Türkiye’de basının durumunu, referandum sürecinde basının rolünü ve sosyal medyanın etkilerini Açık Gazete’den Savash Porgham’a değerlendirdi.

Türkiye referandum sürecine girdi ve yine propagandanın en çetin savaşı medya üzerinden veriliyor. Geleneksel medyanın tutumu ve konumu ortada; siyasal saiklerin baskısı ile oluşan sansür ve otosansür olguları kendilerini fazlasıyla hissettiriyorlar. Böylesi bir medya ekolojisi içinde sosyal medyanın önemi ve rolü elbette artıyor çünkü demokratik işlevlerini yerine getiremeyen konvansiyonel ana akım medyaya bir alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Sosyal medyanın demokratik bir nefes alma ve ifade özgürlüğü alanı açtığına dair şüphe yok ancak sosyal medya üzerinden oluşan yeni iletişim biçimi ve dili, bu mecrayı sanık sandalyesine oturtup sorgulamanın zamanının geldiğini de ortaya koyuyor. Yeni medya, hayatımıza kattığı pozitif olgular kadar, ortaya çıkardığı negatif etkilerle de pek çok tartışmalı alan yaratıyor. Özetle; yeni medya üzerinden yaratılan algılar ile gerçek hayattaki olgular her zaman birbirini tutmayabiliyor.

Öte yandan, siyasal iklimin estirdiği rüzgar gazetecilik mesleğinin pratik, teorik ve ilkesel zeminini kaydırmaya devam ediyor. Peki, nasıl bir medya tablosuyla karşı karşıyayız? Gazetecilik mesleği değişiyor mu? Sosyal medya bu işin neresinde?

Tüm bu soruları ve çok daha fazlasını iletişim ve gazetecilik akademisyeni Prof.Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu’yla konuştuk. Gazetecilere ve gazetecilik akademsiyenlerine ders niteliğinde tespitler bulacaksınız. 

 *** 

-Bir iletişim ve gazetecilik profesörü olarak hem akademik hem de pratik perspektiften baktığınızda, bugün Türkiye’de basının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Basının durumunu sağlıklı bir biçimde değerlendirebilmek için öncelikle ülkedeki medya sahiplik yapısına bakmak gerekiyor, 40 medya kuruluşu var, sahipleri iş adamları, holding sahipleri. İnşaat, enerji, maden ve turizm sektörlerinde iş yapıyorlar ve farklı kamu ihalelerini aldılar ve alıyorlar. Kapatılan 5 haber ajansı, 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 29 TV ve 29 yayınevi ve dağıtım şirketleri arasından, 17 gazete, iki radyo, bir televizyon, toplamda 20 medya kuruluşu hakkındaki kapatma kararları iptal edildi. Medya sahipleri ve yöneticileri hükümet tarafından kontrol ediliyorlar.

İfade özgürlüğü tehdit altında halbuki ifade özgürlüğü demokrasinin en kutsal ve gerekli unsurlarından biri. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımıyla, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, açık fikirlilik ve hoşgörünün gereği olduğu kadar, aynı zamanda gerek toplumun ilerlemesi, gerek ferdin gelişmesi için vazgeçilmez bir şarttır. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan çarpıcı gelen, şoke eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır (Handyside kararı). Bu vesile ile siyasetçilerin, kendilerini gazetecilerin, halkın ve siyasi rakiplerinin eleştiri ve denetimlerine açmak zorunda olduğunu da hatırlatmakta yarar var. AİHM’nin,”Castells” kararına göre, hükümete yönelik eleştirinin sınırı sade bir vatandaşa hatta bir politikacıya yönelik eleştiri sınırından çok daha geniştir. Demokratik sistemlerde hükümetin eylemleri yalnız yasama ve yargı organlarının değil, basının ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi olmalıdır.

Sansür, oto-sansür çok yaygın, sansür kavramının sadece yasalarla değil, farklı aktörlerle uygulanan çeşitli sansür türlerinin hepsini de kapsayabileceğini göz ardı etmemek lazım. Cezalandırma, yasaklama, hedef gösterme, tehdit etme, korkutma, aşağılama, engelleme, saldırı, gayri meşrulaştırma ve ötekileştirme, sansürde kullanılan yöntemlerdendir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Freedom House ve BM ilerleme raporlarına baktığımızda son yıllarda Türkiye’nin medya karnesinin her geçen sene bir önceki seneyi arattığını görüyoruz ne yazık ki. Türkiye’deki mevcut ceza kanununun yeniden düzenlenmesi gerekmekte. İfade özgürlüğünü cezalandırma ve kısıtlamaya yönelik ‘uzun süreli gözaltı’ uygulamasına son verilmesi gerekmekte. Örneğin TCK’nın 125. (hakaret), 216. (halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama), 220. (6. fıkradaki suç örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, ve 7. fıkradaki örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte yardım), 285. ve 288. (soruşturmaların gizliliği ve yargılamayı etkilemeye teşebbüs), 299. (Cumhurbaşkanına hakaret), 301. (Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama), 314. (silahlı örgüt kurma, yönetme veya örgüte üye olma), 318. (halkı askerlikten soğutma) maddelerinin  ve TMK özellikle terör örgütü adına propaganda suçu ile ilgili olan 7. Maddenin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.  Medya özgürlüğünün olmaması, referandum öncesinde beklenen toplumsal tartışmaları da engellemiş oldu.

Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu

 -Ana akım geleneksel medya ile sosyal medyayı kıyasladığınızda, sizce günümüzde gündem oluşturma noktasında hangisi daha etkili?

-Öncelikle gündem belirleme kuramının ne olduğunu kısaca hatırlamaya çalışalım. Kuram; kitle iletişim araçlarının, olayları sunum biçimi ile kamunun ve siyasilerin hangi konuların daha önemli olduğuna ilişkin gündemlerini etkilediğini savunurken, kamuoyunun “farkında olma” ve “haberdar olma” sını sağlayan “bilişsel yani duygusal ve davranışsal düzeydeki” etkilerini konu almaktadır. Sıklıkla karşımıza çıkan, statü sağlama (status conferral), çerçeveleme (framing), eşik bekçiliği (gatekeeping) öne çıkarma (priming) kalıp yargılar (stereotyping) kavramları da gündem belirleme kuramını desteklemekteler.

Kitle iletişim araçlarının yaydığı enformasyonu kitleler yeni medyanın kendilerine sunduğu özgür ortam içinde tüketmekteler. McCombs ve Shaw’un klasik gündem belirleme kuramında olduğu gibi bu süreç tek yönlü işlememektedir. Aksine kitleler kendi inisiyatiflerini kullanarak, diğerleri ile etkileşim içinde kendi içeriklerini üretebilmekteler, özetle kendi gündemlerini kendileri yaratabilmekteler. Sosyal medyanın bu bakımdan gündem oluşturma noktasında daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.

-Ana akım konvansiyonel medyanın içinde bulunduğu sansür sarmalı şüphesiz sosyal medyayı güçlendiriyor. Sizce, sosyal medyanın haber ve enformasyon akışı bağlamında demokratik işlevleri hangi noktada bulunuyor?

-Ana akım medyanın aksine, alternatif medya, katılımcı, anti-hiyerarşik, anti-otoriter ve kolektif bir yapıya sahiptir. Sosyal medya, etkileşimli iletişim biçimlerini kullanan sosyal ağlar ve medya ağlarından oluşan bir altyapı ile biçimlenmektedir. Demokratik ağı yatay merkezsizleştirilmiş bir model olarak tanımlayan Hradt ve Negri, geleneksel ve yeni iletişim modellerini karşılaştırmaktadırlar. Sosyal medya bu yapısı ile ifade özgürlüğü, eşit katılımı, etkileşimi, zamandan ve mekandan bağımsız olarak hazır erişimi özendirir. Böylelikle toplumsal barış için gerekli olan çoğulcu bir tartışma platformunun oluşmasına olanak tanır.

Geleneksel medyadaki içkin formel ve kapalı devre yapılanmaya karşılık yeni medyada açık, güncel, gündelik olana ait, canlı yaygın ve akışkan bir yapılanma mevcut. Teknolojik olarak bilginin daha çabuk, kolay ve hızlı yayılmasının önündeki engeller kalktıkça, enformasyonun farklı ve çok sayıda kitlelere ulaşması ve paylaşılması mümkündür. Ama bu bir yandan da “enformasyonun manipülasyonu” olarak olumsuz değerlendirmelere zaman zaman yol açmaktadır.

İnternet teknolojisi ve sosyal medyanın yükselişi profesyonel gazetecilik/habercilik mesleğini ilkesel, teorik ve pratik bağlamda nasıl etkiliyor? Yeni bir gazetecilik türü mü gelişmekte?

-Yurttaş gazeteciliği, hak odaklı gazetecilik ve barış gazeteciliği sosyal medyanın yükselişi ile kendilerine zor da olsa yaşam alanı bulabilmekte. Malum geleneksel medyada araştırmacı gazetecilik yapmak neredeyse imkansız hale geldi. Klasik araştırmacı gazetecilik anlayışında, kamu yararı adına gizli kapaklı durumları gün ışığına çıkartmak, güç odaklarının gizli kalmasını istedikleri bir olayın incelenmesi söz konusudur. Üç temel unsur; Haksızlık, İhmal/ihlal ve Engellenme mevcuttur. Ancak geleneksel medyanın bizleri enformatik bombardımana çarpıtılmış, eksik, yanlış ve de ‘zehirlenmiş’ haberler ile tuttukları göz önüne alındığında, veri gazeteciliği, verileri analiz etme ve filtreleme süreci olarak tanımlanabilecek bir yeni gazetecilik türünün, açık kaynaklara özgürce on-line erişimi mümkün kılması ve kamunun bilgi edinme hakkına hizmet etmesinin de ne denli gerekli ve değerli olduğunu görmezden gelemeyiz .

Siyasal saikler başta olmak üzere, pek çok olgu her kesimden gazetecileri artık birer aktivist/militan haline getiriyor ve bu noktaya doğru itiyor. Türkiye’de artık “Gazeteci” tanımının evrensel mesleki ilkeler bağlamından koptuğunu söyleyebilir miyiz?

-Türkiye’de gazetecilik mesleği kadar gazeteci tipi de adeta metamorfoza uğradı. Gazetecilerin hak ve sorumluluklarının yeniden hatırlanmaya ve hatırlatılmaya ihtiyacı var. 1998 yılında TGC’nin hazırladığı Gazetecinin Hak ve Sorumlulukları bildirgesi gazeteci Umur Talu’nun önderliğinde hazırlanmıştı. Medyada etik derken medya çalışanlarının “ahlakilik” ölçütlerine uyup, uymadıklarını eleştiren, sorgulayan ahlak felsefesini kastediyoruz. Burada temel olan unsur vicdani yükümlülüktür. Medya etiğinin ihlal edildiğine sıklıkla şahit oluyoruz. Burada gazetecinin sorumluluğu ilkesini göz ardı etmememiz gerekiyor, zaten medya etiğinin kuramsal temeli sosyal sorumluluk teorisine dayanıyor; gerçeğe bağlılık, izler/okur kitleye haber müşterisi veya haber tüketicisi yerine yurttaş muamelesi yapmak, nesnellik, dürüstlük, özgürlük-sorumluluk dengesinin kurulması, popülizm yapmama, tiraj-reyting canavarına yenik düşmeme gibi. Halbuki aksine gazetecilerin tetikçilik, halkla ilişkiler uzmanı, propagandist vs. gibi tutum ve pozisyon aldıklarını görüyoruz. Tüm dünya öz-denetimi tartışıyor yıllardır, iyi bir öz-denetim mekanizması ön-sansür ve sansüre yenik düşmememin temel şartlarından biri olduğu gibi, medyanın kamuoyunu doğru bilgilendirmesi için temel şartlardan biri. Gazeteciler şuna karar vermeliler; iyi gazetecilik yapıp sorumlu oldukları kamuya karşı görevlerini yerine getirip kamunun bilgi edinme hakkına mı hizmet edecekler, yoksa patronlarına, iktidara veya devlete mi hizmet edecekler?

Sosyal medya üzerinden oluşan yankı odaları toplumsal kutuplaşmayı artırıyor ve safları sıklaştırıyor. Medya okuryazarlığını da dikkatte aldığımızda, sosyal medyanın etik sorunları nedir ve bu sorunlarla nasıl başa çıkmak gerekiyor?

-Yeni medyanın içinde yer alan dolayısıyla yeni medya teknolojilerini kullanan sosyal medyada en sık yaşanan etik sorunlar arasında; özel yaşamın gizliliği, içeriğin asıl kaynağının gösterilmemesi, üretilen içeriklerin olgunlaşmadan ve doğruluğunun teyit edilmeden yayılması, kişisel verilerin güvenliğinin sağlanamaması, veri madenciliği, dijital gözetim olgusu, haber ve ticari enformasyonun sınırlarının belirsizleşmesi, yoğun reklam içeriği, yanıltıcı etiketleme ve başlıklandırma, bireyin sosyal medya ortamında sadece tüketici olarak konumlandırılması, anonimlik  ve trol olgusunun görülmesi ve nefret söyleminin varlığını sayabiliriz.

Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu

Ben bunlar arasında siyasi kutuplaşmanın en had noktada olduğu bu ortamda en tehlikeli olanın nefret söylemi olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyanın hızlı yayılım, etkileşimsellik, hiper-metinsellik vs. gibi özellikleri yüzünden, önyargı ve olumsuz kalıp yargılardan kaynaklanan nefret söylemleri yalnız nefretin sıradanlaşmasına, normalleşmesine ve kanıksanmasına yol açmaz, aynı zamanda “dijital şiddet” denen olguyu da körükler. Sosyal medyada çok daha kolay ve yaygın üretilen milliyetçi ve ırkçı nefret söylemin dışa vurumu, bireysel değil kolektif bir olgu biçiminde tezahür etmektedir; kendisinden farklı olana – “öteki”ne- yönelik tahammülsüzlük, genellikle “taraftarlık” ruhuyla hareket edilen bir süreçte her zaman çok sistematik, planlı ve programlı bir biçimde işlememekle beraber zaman zaman adeta bir linç kampanyasına dönüşebilir. Böylelikle yalnız demokrasinin ön koşullarından biri olan çoğulcu ve katılımcı kamusal tartışmalar engellenmiş olur.

Burada önyargılı, provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil sıklıkla kullanılırken, bir yandan, kişinin belirli bir gruba aidiyeti yüzünden küçük düşürülmesi, aşağılanması, hedef gösterilmesi, diğer yandan, nefret söylemi üreten gruba güç ve önem atfedilmesine de tanıklık ediyoruz. Zira bazı gruplar bu yolla, kendilerinin öz-değerlerini arttırma yanılsaması içinde “öteki” leri değersizleştirme ve insani değerlerden uzaklaştırarak itibarsızlaştırma sürecine müdahil oluyorlar.

Burada dijital medya okuryazarlığının devreye sokulması önemli zira dijital şiddet ile başa çıkmanın en önemli yollarından biri. Aynı zamanda, demokratik toplumlarda katılımın sağlanması açısından önemli olduğu kadar, sosyal adaletin ve eleştirel vatandaş olmanın gereklerinden birini de oluşturmakta. Bazı eleştirmenler “medya okuryazarlığını bir ‘felsefe’, ‘sonsuz bir süreç’ ve ‘eleştirel bir düşünce biçimi’ olarak algılamak gerektiğini düşünmekteler. Bu düşünce biçimini şu maddelerle özetlemek mümkündür; fanteziyi gerçekten ayırma yeteneği, medya mesajlarının belirli sonları olan yapılar olduğunu anlamak, medyanın bölgesel/küresel topluluklardaki ekonomik, politik, sosyal ve kültürel rolünü anlamak, insanın kendisinin ve diğerlerinin demokratik haklarını anlaması; uzlaşma, direniş, kültürel kimlik, vatandaşlık vs. gibi.

-Son olarak, referandum sürecinde her kesimden medyanın sürece dair nasıl bir sınav vermekte olduğunu düşünüyorsunuz?

-Ne yazık ki birçoğunun başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Kanımca en büyük eksiklik Türkiye’de öz eleştiri kültürünün ne kurumsal ne de bireysel düzeyde gelişememiş bir olgu olmasından kaynaklanmakta. Öz eleştiri yapmanın “zaafları açığa vurmak ve kabullenmek” gibi bir algısı var toplumda. Medya da bundan nasibini alıyor, halbuki öz eleştiri batılı demokrasilerde tartışma kültürünün vazgeçilmez unsurlarından biri. Her şeyden önce ülkemizin içinde bulunduğu siyasal kültür ortamı yapılan siyasette belirleyici olmakta; çatışmacı, merkeziyetçi, farklılıklara tahammülsüz bir atmosferde siyaset yapılmakta.

Siyasal partiler demokrasinin olmazsa olmaz aktörleri ve siyasal katılımı sağlamakla görevliler. Ancak Türkiye’de siyasal yaşamda ciddi bir kutuplaşma yaşanıyor, özellikle referandum sürecinde bu gerginlik daha da arttı, medya da bu gerginlikte zaman zaman taraf aldı. Medyanın demokratik yükümlülükleri arasında; siyasal partilere seçme desteği almak için görüş bildirme fırsatı verme, alternatifler hakkında bilgilendirici olmak, farklı görüşlere adilce yer vermek vardır. Bu yükümlülükleri yerine getirmediği gibi manipülatif bir biçimde rol aldığına da tanıklık ettik bu dönemde. Unutmamak gerekir ki gazetecinin birincil görevi din, dil, ırk, sınır gözetmeksizin haberi aktarmaktır.

Gazeteci her zaman mağdurun yanında olmalı, lider odaklı değil, insan odaklı haber yapmalı, yeni çatışmaları doğuracak, kaynağı belirsiz spekülatif haberler yapmaktan kaçınmalı, olayın sadece görünen değil görünmeyen taraflarının sesine yer vermeli ve bu ve benzeri olayların normalleşmesine, olağan algılanmasına engel olacak bir şekilde haberi aktarmalıdır. Barış gazeteciliğine ve hak odaklı haberciliğe her zamankinden fazla gereksinimiz var. Hak odaklı habercilik, haberin oluşma sürecinde yurttaşlara söz hakkı tanıyarak, kamusal tartışma ortamının, kamusal yaşamın harekete geçmesini sağlar. İnsanların, kamusal yaşama katılıp katılmadıklarını, ihtiyaç duyulduğunda tartışmanın yapılıp yapılmadığını, siyasetin gereken ilgiyi üstüne çekip çekmediğini ve toplumun sorunlarıyla uğraşıp uğraşmadığını sorgular, bunlara yanıtlar arar. Ele aldığı konuları arasında yalnız karmaşa, felaketler değil, iyi haberler ve görüş birliği de yer alır.

CEVAP VER