Yaz izlenimleri

PAYLAŞ

Büyük oğlum Ahmet bütün bir yazı bizim yazlıkta geçirir. Bıraksalar kışın da gelmeyecek. Ali’yle ben orada o kadar uzun kalamıyoruz. Bu yaz da yalnızca iki defa gittik, toplam bir ay ancak kalmışızdır. İyi oluyor, baba ve oğullar rahat rahat görüşme olanağı buluyoruz. Balkonda uzun akşam yemeklerimizde konuşup gülüşüyoruz. Anneleri yaşıyorken biz gene üçümüz görüşürdük. Onun dünyası ayrıydı. O bizim gibi halk insanı değildi, paşa kızıydı. Önyargılarına sıkı sıkıya bağlıydı. Yaş ilerledikçe üçümüz daha kenetlendik birbirimize. Ortak yanlarımız da var, ayrıldığımız yanlarımız da var. En büyük ortak yanımız hırslarımızın olmayışıdır, onurumuzu her şeyin üstünde tutuşumuzdur, kişisel anlamda da toplumsal anlamda da katı dürüstlüğümüzdür, boğazımızdan beş kuruş haram para geçmemiş olmasıdır.

Bazı akşamlar değişiklik olsun diye dışarıda yiyelim deriz. Geçmişte daha çok Tepe adını verdiğimiz bir lokantaya giderdik. Oğullar bazen babaların kalıtını sürdürmekte eksik kalabiliyor. Tepe bu anlamda el değiştirince yemekler de davranışlar da bozuldu. Bu defa sizi nereye götürsem dedim Ahmet’e. Bir yer söyledim, o karşı çıktı. Bizi orada çok kötü kazıklarlar dedi. En iyisi dedi sizin hiç gitmediğiniz bir yere gidelim. Bizi götürdüğü yerden Ali de ben de pek hoşnut olduk. Balıklar taze, mezeler güzel, garsonlar efendi, daha ne isteriz. Bir ablamız çalamadığı sazıyla ve güzel sesiyle türküler söylüyor ama bas bas bağırmıyor. İnsanın yemek yerken şarkı türkü dinlemesi bana ilkellik gibi gelir. Oraya ikinci gidişimizde alaturka heyecanıyla karşılaştık. Gene bas bas bağırmayan bir erkek bize sağduyulu halkımızın ruhunu okşamakta olan belli şarkıları söyleyip gitti. Ondan sonra banttan dünyanın belleklere yer etmiş güzel şarkılarını, bu arada bizimkilerin batı şarkılarından vaktiyle uyarlamış oldukları şarkıları dinledik. Müzik hafif olunca yemeğin tadı kaçmıyor.

Üçüncü gidişimizde tablo iyiden iyiye değişmişti. Bütün masalar doluydu, uçta son kalan masaya biz yerleştik. Yanımızdaki uzun masada orta yaşın epeyce üzerinde on ya da on iki şişman kadın oturuyordu. Oldukça neşeliydiler. Bu defa bazen gitarla bazen de sapı kısa olmakla birlikte meydan sazını andıran bir sazla genç bir adam adeta böğürüyordu. İnsanlar belli ki yemek için değil bu sazını çalamayan kötü sesli adamı dinlemek için gelmişlerdi. Tablo birdenbire değişmişti. Bu defa favanın içine bol miktarda soğan doğramışlardı. Deniz börülcesi kalmamış size “normal börülce” getirdim dedi garson. Kalamar çok kızartılmıştı. Balığın yanına roka bulamayınca maydanoz koymuşlardı. Ses yükseldikçe yükseliyor, bağırtı çağırtı arttıkça artıyor, yanımızdaki uzun masada oturan saçları yapılı ve boyalı, ayakları terlikli, bazıları şortlu çok şişman kadınlar yerlerinde duramaz oluyorlardı. Güvercin uçuverince ilericiliğin bütün özelliklerini ruhlarına sindirmiş görünen bu “bayan”lar birden yerlerinden fırladılar. Garsonlar koşuştu, bazı masalar geriye çekildi. Eller havaya kalktı. Şortların ya da bol giysilerin içinden taşan popolarıyla kokoncanlar içler acısı bir dansa başladılar. O zaman ben bu hanımefendilerin bu gece evde kalmış olan kocalarının geçici mutluluğunu düşündüm. Müzik azdıkça azdı, azdıkça azdı. İnsanlar kendilerinden geçmiş gibiydiler. Adam kulakları patlatacak biçimde bağırdıkça insanlar mutlu oluyorlardı.

Yazlıktan dönerken kahvaltımızı pek sevimli bir yerde yapardık. Kuytuda dururdu. Örenay’ı kaçırmayalım derdik. Bu yıl ilk dönüşte Örenay’ı kaçırdık. Nasıl kaçırdık, aklım almadı. Sonra gittik, açık büfe bir yerde kahvaltıya oturduk. Burada yiyeceklerin tadına önce karasinekler bakıyor. Tabağımıza bir şeyler alırken her şeyin çok niteliksiz olduğunu gördük. Neyse, dedik, bir daha bu sinekli yere girmeyiz. Bu defaki dönüşte baktık Örenay’ın yerinde yeller esiyor. Demek ki o nitelikli hizmet halkımıza yaramadı. Gene sinekli yere gittik. Tabakları elimize almışken seslendiler: bırakın, biz getiriyoruz. Getirdikleri şey börekler dışında berbat mı berbattı. Öylece bırakıp kalktık. Bu vıcık vıcık zeytini hayvan bile yemez, bunu patronuna söyle dedim garsona. Garson sırıttı, söylerim dedi. Kuşadası’yla İstanbul arasında açık havada şöyle gönül rahatlığıyla kahvaltı edebileceğiniz tek bir yer yok dostlarım. Çamur gibi zeytini yiyenler işadamı kılıklı kimselerdi ve çoluk çocuk hiç de rahatsız değillerdi. Korkunç olan belki de budur. İnsan niteliğini yitirdikçe, kültürdönüşümleri olumsuza doğru geliştikçe kurumlar da biçim değiştiriyorlar, o çöküntüyü pek güzel simgeleştiren olumsuz özellikler kazanıyorlar. Öyle görünüyor ki bundan sonra sandviçlerimizi yapıp, çayımızı termosa koyup düşeceğiz yola.

CEVAP VER