Yeni bir Midnight Express

ABD ile Türkiye arasında, son günlerde papaz Andrew Brunson üzerinden yükselen gerilim, inanılmaz boyutlara ulaştı. Bilindiği gibi, İzmir’de küçük bir Protestan kilisesinin papazı olan Brunson, FETÖ ve PKK ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle iki yıl kadar önce tutuklanmıştı. Geçenlerde, tutukluluk durumu çok sıkı tedbirlerle ev hapsine çevrildi. Hemen bir önceki mahkeme kararıyla çelişen bu ani kararın, ABD’nin artan baskısının sonucu olduğu düşünülüyor. Bu herhalde doğru, fakat diğer taraftan Türkiye’nin papazı tamamen serbest bırakmamakla ABD baskısına şimdilik direnmeye devam ettiği de anlaşılıyor.

İki ülke arasındaki bu çekişmenin, Türkiye’nin papazı salıverme karşılığında Fethullah Gülen’i teslim alma beklenti ve çabasından kaynaklandığı ortada. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından çıkan ‘al papazı, ver papazı’ şeklindeki ifade de, bu pazarlık niyetinin açık bir kanıtı zaten.

Bu durum, devletler arasında zaman zaman görülen casus takaslarını anımsatıyor. Özellikle Soğuk Savaş döneminde, Atlantik İttifakı ile Sovyet Bloku arasında böyle takaslara sık rastlanırdı. Her iki taraf da, yakaladıkları casusları içeri tıkar, işlerine geldiği anlarda da bunları değiş tokuş ederlerdi. Genellikle bu değiş tokuşlar birebir ölçü ile yapılırken, bazen önem derecesine göre, bir casusa karşı beş, on hatta daha yüksek sayıda casusun takas edildiği de olurdu.

Belki anımsatsa, hatta benzese de, gündemimizdeki papaz takasının koşulları çok farklı. Soğuk Savaş döneminde, herşeyden önce yakalanan casusların casus oldukları belliydi. En azından, gerek hükümetlerin gerekse kamuoylarının nezdinde bu kişilerin casus—ve dolayısıyla suçlu—olduğu hususunda fazla bir şüphe ve tereddüt yoktu. Oysa papaz olayında, Brunson’un profili kendisine isnat edilen suça pek uymuyor. Onca yazar ve gazetecinin FETÖ/PKK sempatizanlığı yahut darbe destekçiliği gibi mesnetsiz gerekçelerle yıllardır içeride tutulması ne kadar inandırıcıysa, Brunson’un benzer gerekçelerle hapis tutulması da ancak o kadar inandırıcı görünüyor. En azından Amerikan kamuoyunda, papazın tamamen masum olduğuna ve bir pazarlık kartı olarak hapis yattığına dair güçlü bir kanaat mevcut.

Diğer taraftan, Fethullah Gülen’in suçluluğu Türkiye’de sabit görülmesine rağmen, ABD kamuoyunda aynı kesinliğe sahip değil. Nedenleri muhtelif. Bir kere, 2015 darbesinin hala aydınlanmamış pekçok yönü var. Ayrıca, ABD kamuoyundaki darbe ile ilgili bilgi ve algılar zaten epey sınırlı. Ama Türkiye’deki FETÖ soruşturmalarının rayından çıkıp yanlış adreslere yönelmesi belki de en önemli etken, çünkü suları bulandırdığı, kafaları iyice karıştırdığı meydanda.

ABD hükümeti, hapse koyduğu bir casusu takasla başka bir ülkeye gönderebilir. Soğuk Savaş döneminde görülen buydu. Fakat Fethullah Gülen yakalanıp da içeri tıkılmış biri değildir; halen ABD topraklarında serbestçe yaşayan biridir. Üstelik darbe girişimi ile bağlantısını reddetmekte, suçsuzluğunu ısrarla savunmaktadır. Yani en azından kağıt üzerinde halen suçsuz konumundadır. Çok muhtemeldir ki, ta başından itibaren Amerikan yönetimleri Fethullah Gülen’i korumuş, kollamış ve desteklemiştir; ama hiç korumamış kollamamış olsalar bile, bu şartlar altında hiçbir Amerikan yönetimi Gülen’i kolay kolay tutup gönderemez. Bu Obama döneminde iyice zordu, fakat hak hukuk tanımayan Trump döneminde bile kolay değildir.

Velhasıl, gündemimizdeki papaz takası ile klasik casus takasları arasında gözden kaçması mümkün olmayan bir asimetri durumu var. Buna simetrisizlik, ya da bir tür ‘mütekabiliyet eksikliği’ diyebiliriz. Casus takasında, her iki taraftaki casuslar da ülkelerine dönmek isterler; sonra başlarına neler gelebilir ayrı konu ama, dönmek casuslar için ilk etapta kurtuluş demektir. Bizim olayımızda ise, papaz Brunson herhalde çektiği çileden sonra ülkesine dönmek isteyecektir ama, karşı taraftaki ‘papaz’ın Pensilvanya’daki zaviyesinden ayrılmaya herhalde hiç niyeti yoktur ve ayrılmamak için daha çok direnecektir şüphesiz.

Böyle bir asimetri durumunda, bu değiş tokuş işinden sonuç elde etmeye dönük hesaplar ne kadar gerçekçidir? Kuşkusuz burada asimetriyi daha da arttıran diğer bir etken, papazların ‘özgül ağırlıkları’ arasındaki farktır: ‘al papazı, ver papazı’ iyi de, Brunson’un eti budu nedir ki, Fethullah Gülen gibi küresel ağ sahibi bir figürle aynı tartıda tartılabilsin?* Eğer bu mümkünse, oldu olacak, Brunson’a karşılık daha başka ve kallavi talepler de niye ortaya sürülmesin diye sormak pekala mümkün: olası Halk Bankası ve S-400 yaptırımlarınının önünü kesmek gibi örneğin (Nitekim, bazı hükümet yetkililerinin kafasında bu tür denklemler kurulduğunu gösterir alametler de yok değil!).

Tabiatıyla, bir taşla birden fazla hatta çok sayıda kuş vurmak güzeldir de, hedeflenen kuş sayısı arttıkça, tek bir kuş vuramama gibi bir hüsran ihtimali de kaçınılmaz olarak yükselir. Türkiye’nin de böyle bir hüsranla karşılaşma ihtimali hayli yüksek görünüyor. Fakat burada asıl mesele, eldeki kozla hedeflenen sonuçlar arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bir hesap hatası ile sınırlı değildir. Papaz takasıyla casus takası arasında, asimetriyi ya da simetrisizliği de aşan bir fark var: casus takasında bir ‘al-ver’ ilişkisi mevcuttur. Alınan ve verilen ‘eşya’ların değeri veya değiş tokuşun zamanlaması hakkında hesap hatası yapılabilir, fakat sonuçta yapılan hata, tarafların karşılıklı anlaştığı bir zeminde yapılan bir hatadır.

Oysa bizim papaz takasında, bir tarafın öbür tarafı elinde tuttuğu rehinle sıkıştırarak, adeta şantaja benzer girişimlerde bulunduğuna tanık olmaktayız. Bunu yapan tarafın da maalesef Türkiye olduğunu, ‘şantaj diplomasisi’ teriminin de Türkiye ile anılır hale geldiğini görüyoruz.

Doğrusu, ‘şantaj’ ve ‘diplomasi’ kolayca yan yana gelecek kavramlar değil. Bu tür şantajlar, tam da diplomasi pratiklerinin henüz varolmadığı veya gelişmediği eski çağlarda görülürdü. Osmanlı’nın da özellikle ilk dönemlerinde yapmaktan kendini pek alamadığı işlerdendir. Çağımızda ise, başta Afrika’dakiler olmak üzere sömürgecilik-sonrası kurulan zayıf ulus-devletlerin tek adam yönetimlerinin çok sıkıştıkça başvurduğu yöntemlerdendir. Tabii bir de, uçak kaçırıp da uçuk taleplerde bulunan ve ‘terörist’ sıfatını en çok hakeden kişi ve örgütler var ki, onları saymak bile istemem.

Kabul etmek gerekir ki Türkiye, İzmir’de onyıllardır oturan bir garip papazı tutup bir rehin gibi kullanmakla, şimdi tam da yukarıda işaret ettiğim şantajcılar kategorisine girmiş bir ülke durumundadır. Gene kabul etmek gerekir ki Türkiye böylece, Trump gibi saldırgan birini ve yönetimini ‘mağdur’ pozisyonuna yerleştirme becerisini de göstermiş durumdadır. Kuşkusuz, çok az ülkeye nasip olan bir beceridir bu.

Trump ve yardımcılarının ‘yeter artık, salıverin papazı, yoksa görürsünüz’ mealindeki tepkisi Türkiye’de çok sert ve tehditkar bulundu, fakat öfkelerini anlamak pek zor değil. Mahkemelerinin bağımsızlık iddiası artık kargaları bile güldürecek boyuta ulaşmışken, Türk tarafının hala ‘bizim elimizden birşey gelmez, bağımsız mahkemelerimiz karar verir’ teranesine başvurması, Amerikalıların öfkesini büsbütün arttıran ilave bir etken şüphesiz. Türk tarafının bu öfkedeki haklılık payını görmezden gelip, bir de ‘tehditlere karşı onurlu çıkış’ pozisyonuna yatması, Amerikalıların tansiyonunu daha ne kadar yükseltir, bilemeyiz artık.

Bilebildiğimiz tek şey, bu oyunun tehlikeli bir kumara dönüştüğü. Ama bu arada olan tabii ki Türkiye’nin itibarına oluyor. Brunson hadisesi, kaç zamandır zaten yerlerde sürünen bu itibara sürülen son bir leke sayılabilir. Türkiye’nin dış dünyadaki konum ve ilişkilerini yakından izleyen yetkin yorumculardan Aslı Aydıntaşbaş, bu hadiseyi ‘yeni bir Midnight Express vakası’ olarak nitelemiş. Çok doğru, fakat şu farkla ki, Midnight Express bir yabancı yapımıydı, bu seferki ise katıksız ve saf bir Türk yapımıdır.

Denebilir ki, Türkiye’nin kendi ayaklarına habire kurşun sıkması vaka-i adiyedendir, o bakımdan üzerinde o kadar durmaya değmez. Vahamet o düzeyde olunca, belki. Fakat belki de asıl üzerinde durulması gereken, Brunson hadisesinin Türkiye’nin iç kamuoyundaki yansımalarıdır.

Türkiye’deki iktidar, her zaman yaptığı gibi, bu defa Amerika ile mağduriyet yarıştırırken, Amerika’nın tepkisini dış emperyal bir gücün mazlum ülkemiz üzerindeki baskı ve tehditi olarak sunmaya çalıştı. İktidarın kendi tabanının bu algıyı satın alması anlaşılır bir durum. İlginç olan şu ki, muhalefet tabanında da bu algıyı kabullenmeye teşni geniş bir kesim mevcut.

Son günlerde, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP’nin önde gelen yetkililerinden hükümetin kurduğu papaz oyununa körükörüne katıldıklarını gösteren açıklamalara rastladık. ‘Papazın içeride tutulması yanlıştır ve Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır’ diyeceklerine, hükümetin ‘biz baskı ve tehdite gelmeyiz’ kabilinden ABD karşısında tutturduğu söylemle aynı telden çalarak, o baskı ve tehdite neden olan yanlış adımları benimsediklerini veya bir şekilde onayladıklarını göstermiş oldular. Belki ne benimsediler, ne de onayladılar, fakat sözkonusu olan bir dış güç karşısında pozisyon almaksa, ve hele bu dış güç bizzat Amerika ise, olayın doğruluğuna yanlışlığına bakmaksızın, ülke hükümetiyle aynı hizaya gelmekten hiç sakınmayacaklarını yeterince belli etmiş oldular. Yanlışlığı aşikar en basit bir olayda bile, milli duvarın dibinde toplaşma refleksinin, ülkenin ana muhalefet partisinde dahi ne kadar güçlü olduğunu bir defa daha görmüş olduk böylece.

Galiba refleks deyip geçmemek lazım. Son seçimler, CHP’deki arızanın nedenleri üzerinde gene uzun spekülasyonlara vesile oldu. En yaygın eleştiriler, partinin belirgin ve tutarlı bir programı olmadığı üzerinde döndü durdu hep. Kuşkusuz doğru ve kaçınılmaz eleştirilerdi bunlar. Fakat arızayı, asıl bu reflekslerde aramak daha mı doğru acaba? Dahası, böyle refleksler veren bir ana muhalefet varken, 16 yıldır iyi kötü gücünü koruyan bir iktidarın sırrını başka yerlerde aramaya gerek var mı sahiden?

*Bugünkü konjonktürde, Brunson’un Fethullah Gülen’i değil, Amerika’da hapse mahkum edilen Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’yi geri almak için rehin tutulduğu ileri sürülebilir. Brunson iki yıl önce tutuklandığında, Hakan Atilla henüz gündemde değildi. İlk başlarda, çeşitli çevrelerde Brunson’un ‘bedeli’ olarak Gülen’in adı telaffuz ediliyordu. ‘Ver papazı, al papazı’ lafı da bu denkleme işaret ediyordu. Şimdilerde ise, Brunson’un Hakan Atilla için tutulduğu düşünülmektedir. Aslı Aydıntaşbaş da, Cumhuriyet’te çıkan son yazısında bu görüşü savunmaktadır(29/07/2018). Bu doğru olabilir. Çok muhtemeldir ki, ilk başlarda terazinin bir tarafında Gülen düşünülürken, sonradan onun yerine Hakan Atilla konmuştur. Eğer öyleyse, böyle bir değiş-tokuş beklentisi yukarıda ‘casus takası’ diye betimlediğimiz tabloya kuşkusuz daha çok uyar, üstelik daha da ‘gerçekçi’ sayılabilir. Fakat bu durumda da, Brunson’un baştan beri bir ‘şantaj’ saikiyle hapiste tutulduğu gerçeği değişmez.

Diğer taraftan, Aydıntaşbaş aynı yazısında ‘takas’ fikrinin aslında Türk değil ilkin Amerikan tarafından çıktığını belirtiyor. Nitekim geçen gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da hiçbir zaman ‘takas’ diye birşey düşünmediklerini beyan etti. ‘Durum’u kurtarmak için elbette kaçınılmaz bir beyanattı bu; fakat ne kadar inandırıcıdır tartışılır. Brunson/Atilla bağlamında takas fikri ilk Amerikalılardan çıkmış olsa da, bu fikrin Türk tarafına yabancı olduğunu söylemek zor. Bizzat Erdoğan’ın zihninin, bir değil onlarca takas senaryosu ile dopdolu olduğu, hareketlerinden ve ardarda aldığı kararlardan yeterince belli olmuyor mu?

Adnan Ekşigil

Önceki haberBravo Ezo
Sonraki haberDayanışmak
Adnan Ekşigil
Adnan Ekşigil 1953’te Istanbul’da doğdu. UCLA’da (University of California at Los Angeles) siyasal bilimler okudu, 1974’te mezun oldu. 1975 – 1981 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 darbesinin ardından, YÖK’ün de kurulmasıyla birlikte fakülteden ayrıldı. 1982 – 1987 yılları arasında Fransa’da yaşadı, çeşitli yayın ve çeviri işlerinde çalıştı ve gençliğinden beri hobisi olan tarımla bağlantılı bazı projelere katıldı. 1983 – 84 yıllarında Sorbonne’un (Université de Paris) Felsefe Fakültesi’nde en sevdiği Fransız düşünürlerden olan Jacques Bouveresse’in seminerlerini izledi ve DEA yaptı. 1991’de, Trakya’da önceden başlatmış olduğu kavak yetiştiriciliğini genişleterek, fide ve fidan üretimine dönük çiftlik kurdu. 1992 – 2004 yılları arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde, Yeditepe Üniversitesi’nin de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarım ve tam-zamanlı olarak belirli aralıklarla dersler verdi. 2007’ten beri zamanının önemli bölümünü Kanada’nın Montreal kentinde geçirmekte olup, halen eski ve “arkaik” tohum koleksiyonculuğu, ağaç fidesi üretimi ve fidancılık ürünleriyle ilgili çeşitli ticari ve deneysel faaliyetlerde yer almaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × two =