Yeni sanat alanları

Finans dünyasındaki küresel krizin etkileri, psikolojik olmaktan çıkıp, reel sektör ve günlük yaşam üzerinde ağırlığını iyice hissetirmeye başladı. Londra sokaklarında sayıları giderek artan boş dükkanlar, astarı iyi atılmamış eski bir yağlıboya resim üzerindeki çatlaklar gibi çoğalıyor. ‘Experian’ın (*) verdiği rakamlara göre, Britanya’da bu yıl içinde 72 bin dükkanın kapanacağı tahmin ediliyor. Bu öngörü gerçekleşirse, 2008 yılı Aralık ayı itibariyle, kriz nedeniyle kapanmış olan 63 bin dükkan sayısı, 2009 yılı sonunda 135 bine çıkacak.

Londra’da geçen hafta yapılan G20’nin krize karşı aldığı önlemlerin, bu ‘resmi’ kurtarıp kurtarmayacağını zaman gösterecek. Ancak, en azından yakın bir gelecekte, büyük bir sorumsuzluk ve kayıtsızlıkla bol bol sürülen boyaların, açılan çatlaklar arasından pul pul dökülmesi kaçınılmaz görülüyor.

Boş dükkanlar, kapalı kepenkler, ekonomik ve politik başarısızlığın görsel imareleridir. İngiltere’de resmi kurumlar, krizi hatırlatan, arpacık gibi göze batan boş dükkanları ortadan kaldırmak veya kamufle etmek amacıyla çareler düşünüyor. Görüldüğü kadarıyla bu çaba, ekonomi-politikanın psikolojik cephesinde verilen önemli bir mücadele alanına dönüşmeye başladı. Boş dükkanların tekrar çalışmaya başlaması şimdilik mümkün görünmese bile, bu görsel kirlenmeyi önlemek için en azından, kullanılıyormuş gibi gösterilemezler mi!

Ticari potansiyelleri harekete geçirilemeyen boş alanların değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, şüphesiz ilk akla gelen sanat ve kültür faaliyetleri olur. Ve tam da böyle oluyor, bugünlerde Londra sokaklarında. Daha bir kaç gün önce yolunuz üzerinde kapalı, camları boyanmış, posta kutusu önünde sahibine ulaşmamış onlarca tozlu zarf gördüğünüz bir dükkanda bir hareketlenme görüyorsanız, içerde, bir serginin hazırlık çalışmaları sürüyor olabilir.

Genellikle yerel yönetim, belediyeler ve mali kaynaklar açısından göreceli bağımsız fakat politik olarak hükümet çizgisinde olan sanat kurumlarının önayak olduğu bu girişimler sayesinde boş alanlar, geçici de olsa yeniden kullanıma açılabiliyor. Bu süreç genellikle şu aşamalardan geçiyor: Belediyeler, bir cadde veya alışveriş merkezindeki boş dükkanları belirliyor ve sahipleriyle (ki bunlar, genellikle tek tek kişiler değil, elinde çok sayıda dükkan bulunan büyük şirketler.) ilişkiye geçiyor. Belediye yetkililerinin, boş dükkanların sanatçıların geçici kullanımına açılma istemi, karşılıklı çıkarlar sonucu, (Örneğin, sergi basın bildirisi veya broşürlerde bu firmaların isminin yer alma zorunluluğu gibi.) sahiplerinden genellikle olumlu yanıt buluyor. Bundan sonraki aşama, yerel yönetim içinde sanat ve kültürel etkinlikleri düzenleyen birimlerin çabalarına kalıyor. Yörenin özelliğine göre seçilen konularda festival veya sergiler planlanıyor. Mali kaynaklar da bulunduktan sonra projeler, öneri yapmaları için sanatçıların başvurusuna açılıyor.

Krizle birlikte ortaya çıkan boş alanların değerlendirilmelerinin gündeme gelmesi, pratik olarak yeni sanat alanlarının ortaya çıkmasını getiriyor. İşte tam da burada sanatçının ikilemi başlıyor. Sanatçı bu oyunun neresinde yer almalı; ortaya çıkan bu olanaklara tamamen sırtını mı dönmeli yoksa içine mi dalmalı? Ya da bu ikilemin dışında, sanatsal bir ‘uzlaşma’ üzerinde mi kafa yormalı?

Son aylarda benim de içinde yer aldığım iki proje, sorunun, yukarıda formüle ettiğim basit seçenekler ötesinde, pratik ve kuramsal sorunları da birlikte getirdiğini gösterdi. Önce tasarım ve pratik süreçte ortaya çıkan sorunları sıralarsam:

Her şeyden önce, resmi kurumların amaçlarıyla, (ki bunlar, sanatçılara başvuru yapmadan önce verilen, projenin konu, amaç ve çerçevesini belirleyen sunumunda açıkça belirtiliyor.) proje tamamlandığında ortaya çıkan sonuçlar (sergi, vb. etkinlikler.) arasında önemli farklar ortaya çıktığına dikkat çekmeliyim. Yani, projeyi destekleyen kurumların başta önüne koyduğu politik hedefler (Genellikle, farklı din ve kültürlerden gelen azınlıklara yönelik, kimlik siyasetinin çeşitli tezahürlerini içeriyor.) ve sanatçıların bu temelde yaptığı ön tasarımlarla, proje sonunda ortaya çıkan sanat yapıtlarının tam anlamıyla örtüşmediğini görüyoruz. Şüphesiz bunun ana nedenlerinden biri, konunun sanat olmasıdır. Kağıt üzerindeki taslak ve düşüncelerin fiziksel olarak ortaya çıkması sürecinde, malzemenin katkı veya yetersizliği ve daha bir dizi nedenden dolayı değişime uğraması; kısaca, malzeme ve düşünce/taslak arasındaki ilişkinin, endeksel bir uyum göstermeme eğilimidir. Diğer yandan, sanatçıların başta sundukları proje taslağıyla (kurumların belirlediği politik hedefler kapsamında, onların bazı standart istemlerine uymak zorunluluğu vardır. Aksi halde öneri daha baştan reddedilir.) üretim süreci içinde ‘bilinçli’ yaptıkları pratik değişiklikler de baştaki hedeflerden uzaklaşmayı getirmektedir. Birinci farklılık, sanat üretiminin doğal süreciyle ilintiliyken, ikincisi, sanatçının bilinçli olarak bu süreci kendi düşünceleri doğrultusunda kullanmasıdır. Yani, yazılı proje sunum aşamasında bir ‘uzlaşma’yla başlayan projeyi, pratikde kendi hedefleri doğrultusunda geliştirme, dönüştürme taktiğinin bir sonucudur.

Peki sanatçının bu ‘uzlaşma’dan ‘kârlı’ çıkması, yani resmi kurumların dikte ettiği hedefler dışında, kendi istediğini yaratma olasılığı var mıdır? Elbette bunun bir garantisi yoktur. Daha baştan, pratik ve düşünsel bir özgürlük içinde çalışma olanağı olmayan bir ortamda çalışmayı kabul ediyorsunuz. Yine de, sanatçıların önüne çıkan bu yeni alanlar içinde, yeni bir mübadele alanı yaratma olasılığının olduğu söylenebilir. Ancak böyle bir çevrede çalışma ortamı, belli yönleriyle onaylamadığınız, hatta karşı olduğunuz bir sistem içinde, kendi görüş ve pratiğinizle, sistemin ideolojisi arasında sürekli manevralarla ilerleyen; her aşamada, bir yandan belli oranda oto sansür uygularken, bir sonraki aşamada bunu telafi etme, önünü açma planları yapılarak yürütülen, estetik sorunlar yanında –bazen daha da çok- politik ve ‘diplomatik’ alanda verilen tartışmalarla ilerleyen bir süreç bu.

Örneğin, kamusal bir alanda, halkın katılımıyla ve organik bir malzemeden yapacağınız bir eser tasarladınız. Bu yapıtın, tanıtılması ve arkasındaki düşünsel değerlerin, basın bildirisi ve duyurularda nasıl yer alacağı konusunda resmi kurumlarla tartışma çıkması kaçınılmazdır. Çünkü, resmi kurumlar, “çevre dostu”, “atık maddelerin geri dönüşümü”, “halkın bu konudaki duyarlılığının artırılması” gibi, belediyenin/hükümetin halka verdiği hizmet temelindeki politik noktaları ısrarla öne çıkarmaya çalışırken, sanatçı, yapıtın estetik yanları ve diğer kavramsal noktaların altını çizme noktasında yoğunlaşmak ister. Onlar için önemli olan, hükümet politikalarının yaşama geçirilmesi, sanatçı için ise, sanatsal sorunlardır. –bu sorunlar politik noktaları içerse bile-

Bunlara rağmen böyle bir ortamda çalışmayı kabul ederseniz, daha baştan bir takım tavizler vermeyi göze almalısınız. Yine de, tavizlerin boyutu, uzlaşmaların derecesi, belediyelerin bu tür sanat etkinliklerini düzenleyen birimlerinde çalışan kişilere göre değiştiğini de belirtmek gerekir. Bu kurumların örgütsel çalışması, her ne kadar bağımsız görüntüsü vermesine rağmen, aşağıya doğru göreceli de olsa gevşeyen bir hiyerarşi içinde gelişiyor. Düşünsel olarak da, tam olarak monolitik diyebileceğimiz bir yapı içinde oldukları söylenemez. Genel politika ‘yukarıdan’ inmesine rağmen, onları hayata geçirenlerin kişisel görüş ve geçmişlerinin yarattığı şeffaflık ve denetimin (elemeye dayalı) büyük oranda yazılı başvuru aşamasında kalması, proje sonuçlarının öngörülenin ötesinde bir yere ulaşmasını getirebiliyor.

Küresel ekonomik krizle birlikte ortaya çıkan bu sanatsal uzamın işlevsel yapısına baktıktan sonra, bu alanları, politik anlamda bir yere yerleştirmek gerekirse; boş dükkanların ‘estetikleştirilme’siyle birlikte sağlanan görsel uyum ve psikolojik rahatlıkla, yapıtların (sergi, etkinlik, festival vb.) hatırlattığı veya tetiklediği -tetiklemeyi umduğu- düşünsel kıvılcımlar arasında bir yere koyabiliriz.

‘TOPLUMSAL ARALIK’TA SANAT ÜRETİMİ

1980’ler ve 90’larda farklı nedenlerle fakat, pratik olarak benzer sonuçlar veren gelişmeler yaşanmıştı. Tekstil dikim atölyelerinin, ucuz iş gücü alanlarının ortaya çıkmasıyla ilk önce Doğu Avrupa, daha sonra da uzak doğuya kayması, Londra’nın özellikle Shoreditch, Hackney ve Harringey bölgelerinde, şimdi bir sanatçı kolonisinin yaşadığı Doğu Londra’da, çoğu sanatçı atölyesi olarak kiralanan yüzlerce boş mekan yaratmıştı. (Özellikle Shoreditch’in bu bağlamda tarihi; fabrika, atölye ve depolardan oluşan, bir zamanlar mecbur kalmadıkça kimsenin yaşamak istemediği bu bölgenin, şimdi, en hızlı gelişen, trendi bir yere dönüşme hikayesi oldukça ilginçtir. Bugün, Doğu Londra’da 10 bin sanatçının yaşadığı tahmin edilmektedir.) Ancak, son dönemde gündeme gelen yeni sanat alanlarının geçmiş deneyimlerden farkı, geçici olması (Bu tabii ki, ekonominin tekrar toparlanma hızı ve yetisine bağlı.) ve her ne kadar ekonomik nedenlerle ortaya çıkmış olmasına rağmen, içerdiği farklı siyasi karakterdedir.

Ekonomik krizin yarattığı işlevsiz alanlara yapılan politik –sanatsal- müdahaleler sistem içinde, özgün bir toplumsallık, bir ‘aralık’ yaratmaktadır. Bu aralık, var olan ekonomik ve politik ilişkilerin biraz ötesinde, sistemin içinde, fakat yapay yaratılmış bir boşlukta; sistemin kaynaklarıyla beslenen, ama biraz onun tam kontrolü dışında; toplum yapısı içinde ancak, toplumsalın kıyısında bir yerde konuşlanmaktadır.

Bu uzamdaki etkinlikler, Nicolas Bourriaud’un, Marx’dan ödünç alarak formüle ettiği ‘toplumsal aralık’ (**) kavramıyla tanımladığı kıyıda var oluşu çağrıştırmaktadır.

Marx’ın, kapitalist ekonomi ilişkileri dışında, kendi aralarında değiş-tokuş yaparak ve ancak kendi ihtiyacı oranında üreterek yaşamını sürdüren toplulukların konumunu tanımlamak amacıyla kullandığı ‘toplumsal aralık’ kavramını Bourriaud, sanatçıların, bir yandan küresel sistemin içinde yer alırken, bir taraftan da, ‘kenarda’ yeni mübadele olanaklarıyla yaratılan insani ilişkilerle kurulmuş, yeni bir sanatsal uzam için kullanır. Tabii burada, Bourriaud’nın bu uzamı daha çok ‘sosyal ilişkiler’ temelinde açılmış bir alan olarak gördüğünü belirtmek gerekir. Sanatı, kaybolmaya yüz tutmuş insan ilişkilerinin geliştirilmesinde, ya da toplumsalın bu ilişkilerle dönüştürülmesinde bir araç olarak gördüğü için, ona göre ‘ilişkisel estetik’, insan ilişkilerinin sanatsal pratiğin merkezine konduğu bir teori ve sanatsal üsluptur. (Bu nedenle de,’ilişkisel sanat’ çokkültürcülük ve kimlik siyasetinin ana sanat pratiklerinden biri olmuştur.)

Benim, ‘toplumsal aralık’ı, küresel ekonomik kriz sonrası ortaya çıkan boş alanlarda gelişen yaratıcı süreçle ilişkilendirmemin nedeni ise, ilişkisel bir alan yaratmak veya yeni bir estetik tarza işaret etmek değil, ortaya çıkan yeni koşulların altını çizmektir. Şüphesiz, bu koşulların özgün bir ifadeye şekil verecek kadar olgunlaşması, -bu bağlamda yeni bir tarzın ortaya çıkması- krizin ne kadar süreceğiyle de ilintilidir. Sorun, çağdaş sanatın bu süreci sorunlaştırarak üstüne gitmesi, işlevselliğe ve romantizme düşmeden, açılan alanlarda, eleştirel bir platform yaratabilmesidir. Bu ‘toplumsal aralık’lar, Adorno’nun deyimini kullanırsak, şimdilik “negatif taahhüt”le girilecek alanlardır.
________________

(*) http://www.financemarkets.co.uk/2009/01/07/retail-outlet-closures-could-hit-72000-in-2009/

(**) İlişkisel Estetik, Nicolas Bourriaud, Bağlam Yayınları, 2005

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.