Yeni y.Ö.kanunu üzerine

Türkiye`de. Bu anlamıyla Türkiye, sosyal dünyayı eleştiriyle dönüştürmeye girişenler için inanılmaz bereketli. Elbette amaç, büyük bir heycanla, hatta ellerimizi birbirine sürterek eleştiri malzemesi bulmak, aramak değil, yanlış olduğuna inandığımız toplumsal ve siyasal sorunları daha akli, adil bir toplumun yaratılması adına eleştirerek ortadan kalkamasına katkı sağlamak. Bu son deprem yükseköğrenim`de meydana geldi ve y.Ö.k`da Türkiye dışında okuyan, master, doktora yapan öğrencilere ilişkin bir değişiklik yapıldı. Daha bir kaç ay önce dinlediğim “bu kadar da olmaz” dedirten bir olayın üstüne yine aynı türden, insanın ağzını açık bırakacak bir y.Ö.k olayı. Ve bu, sanırım yoğun gündem nedeniyle “oldu bittiye” getirildi, bu yüzden medyada da neredeyse hiç işlenmedi. Konuya girmeden önce kısa bir teorik anımsatma yapmak istiyorum.


Adorno`nun Eleştirel Eğitim Teorisin`de ‘Halbbildung’ (Yarım-Eğitim gibi çevrilebilir) kavramı önemlidir. Yarım eğitilmiş kişilerin özelliklerinden birini Adorno şöyle tanımlıyor: Tiyatro, opera vb. etkinliklere katılan ‘yarım eğitilmiş’ birinin orada bulunma amacı, sergilenen eserlerin anlam ve öneminden kaynaklı değil, tiyatro ya da operada bulunmuş olmak, orada görünmek, sergilenen oyunun sevenleri arasında yer aldığını göstermektir. Adorno bununla, asıl amacından sapmış, gerçek amacını yitirmiş, amaçsızlığın amaç haline geldiği ‘kültür sanayi’ içinde gerçekleşen eğitimin ‘klasik eğitim’ anlayışından (Schleiermacher, Humboldt, Kant vs…) koptuğunun vurgusunu yapıyor. Amacının bireyin özerkliği (Autonom), kendi kendini belirlemesi (Selbstbestimmung) ve özgürlüğü olan klasik eğitim anlayışından kopuş. Yani Adorno`ya göre asıl amacı dışındaki nedenlerle yemek yiyen bir insanın bile sorunu, ‘yarım eğitilmişliktir’ dersek abartmış olmayız sanırım.


y.Ö.k 11 Mayıs 2007 tarihli resmi gazete`de yayınladığı ‘Yurt dışı yükseköğretim  diplomaları denklik yönetmeliğine’ şöyle bir madde ekledi: Yapılan denklik incelemeleri sonucunda, yurtdışındaki üniversitelerin programlarında; programın müfredatı ile ilgisi olmayan ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel ilkeleri ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 4 ve 5. maddelerinde ‘Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı’ belirtilen amaç ve ilkelere aykırı dersler bulunması halinde, alınan diplomalara denklik verilmez.” Açık uçlu ifadelerle dolu bu değişikliğe göre yurtdışında eğtim alan öğrencilerin diplomaları herhangi bir biçimde, hatta keyfi olarak geçersiz sayılabilecek yada denklik alamayacak. y.Ö.k 4. ve 5. maddelerinde belirtilen soyut ilkelere, örneğin ‘Türk milletinin milli, manevi, ahlaki, kültürel değerlerini taşımak, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan”, her eleştirel düşünce, her muhalif davranış veya seminer aykırı düşebilir ve sırf bu gerekçeyle yıllarını bilmem hangi yabancı ülkede okumakla geçirmiş birinin emekleri yok sayılabilir. Böyle birinin bilime ve insanlığa olan katkıları bir çırpıda yok sayılabilecek bir pamuk ipliğine bağlanabilir. Bu kadar da olmaz artık diyorum ve hatta alacağım diplomamın bu yazıdan dolayı denkliği bile yapılmayabilir. Yeni yönetmelik bu kadar açık uçlu ve soyut.


Buna benzer yasaları çıkaran aklı selimler! elbette sadece Türkiye`de bulunmuyor. Bir kaç ay önce tam y.Ö.k kıvamında bir hikaye dinlemiştim. Hikayenin kahramanları; vize ve oturum verme işlerine bakan yabancılar dairesi ve masterını tamamlamış doktora yapmak isteyen bir öğrenci. Olay Almanya`da 21. yy.`da geçiyor. Doktorasına yeni başlayacak olan bir öğrenci oturum vizesini uzatmak için yabancılar dairesine gittiğinde ancak danışman hocasının bir referans mektubu yazması durumda oturumunun uzatılabileceği söyleniyor. Referans Mektubu`nda özellikle belirtilmesi istenilen iki şey var: Birincisi öğrencinin, danışmanının yanında asistanlık yapıp yapmadığı, ikincisi ise çalıştığı konunun ‘geri döneceği ülkede’ aktuel olup olmadığı, konunun o ülkeye faydalı olup olmayacağı. Birinciyle istenilen öğrencinin Alman devletine yük olmadan kendini finanse edecek bir işinin olup olmadığının öğrenilmesi. İkinciyle ise, öğrenci öyle bir konu seçmeli ki, çalışması bittikten sonra Almanya`da kalıp iş bulabileceği bir konu olmasın, hemen ülkesine geri dönemek zorunda kalsın; ve daha kötüsü, bir öğrenci kendi ilgi duyduğu herhangi bir konuyu değil, geldiği ülkede güncel, önemli olan bir konuyu çalışmak zorunda bırakılıyor. Düşük bir olasılık ama doğa bilimi okuyan bir öğrenciden böyle bir şey istenseydi şöyle bir durum ortaya çıkardı: Örneğin bir bitki bilimci sadece “Isparta gülleri” yada kansere karşı etkili olduğu iddia edilen medyatik bitkimiz “ısırgan otu” konulu, bir veteriner adayı sadece “Kangal Köpekleri” yada “Van Kedileri” hakkında, bir hekim doktor ise “Türk Karaciğerinin dünü, bugünü, yarını” yada “Küreselleşme sürecinde Türk Kanının Ak ve Al yuvarlarında meydana gelen yapısal değişimler” konulu çalışma yapmak zorunda kalırlardı ve böyle olsaydı ortaya çok daha komik şeyler bile çıkardı. İyi ki böyle değil.


Her iki olay`da Adorno`nun Halbbildung diye tanımladığı bilimin, eğitimin, öğretimin insanlık`a, insanın özgürleşmesi ve kurtuluşuna hizmet etme amacından uzaklaştırmanın girişimleridir. Bunları uygulamak isteyen akli selimler ise yarım eğitilmişliğin en güzel örnekleridir. Eğitim ve Öğretim ancak bu türden nosyonal kimlik inşası amacından kurtulursa Türkiye ‘yarım eğitim’ meselesinde bir adım atmış olur ve demokrasinin ön koşullarından birinin, özgür, özerk, “kendi aklını kullanma cesareti gösteren” bireyin gelişiminin şartını yerine getirmiş olur.


*Hamburg Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sosyoloji, Siyaset ve Eğitim Bilimleri


cetinguerer@yahoo.de

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.