Yenice’den Kapadokya’ya ‘Kış Uykusu’

Sonra bu insanlar, mevsimler içinde değişik zaman dilimi içinde sergilenmektedir. Ve üçüncü olarak da bu insanlar, ÇEHOV’dan esinlenen bir tad içinde aktarılmaktadır.

Film yolculuğuna Ceylan, memeleketinden, ailesinden yola
çıkarak başlamıştır. Çanakkale’nin Yenice İlçesi’nden çıkmıştır. ODTÜ de öğrenimini tamamlamış, ancak Yenice’yi unutmamıştır. Kasaba yaşantısı ile başlarken, yakın çevresi, yetiştiği ortam aktarılmıştır. Çanakkale’nin Yenice Kazası, tipik küçük bir Marmara Bölgesi kasabası. Doğa ile içi içe yaşayan insanlar. Orman, kuşlar ve yaşamın sesi, nefesi.

Babasının ormanda bir ağaca yaslanarak geçirdiği zaman dilimi içindeki kuş sesleri, rüzgar, yaprakların hışırtısı, adeta bir ÇEHOV Senfonisi izlenimini uyandırır. Onun hikayelerinde ki tadı duyarsınız.

Marmara’da başlayan bu yolculuk İstanbul’a kadar uzanır. Kars’a gittiğinde de İshak Paşa sarayına kadar iner, ama yine bir İstanbul bağlantısı vardır. İstanbul, adeta Türkiye’nin bir bileşkesidir aslında.

Marmara da, filmde ki zaman dilimi bahar aylarıdır. Kars a gittiğinde ise kış aylarıdır. Filmlerin de
adeta mevsimlik bir gezintiye de çıkarsınız.

Son filmi, ödül alan filmi, “KIŞ UYKUSU”nda da, yine bizim insanımız anlatılır. Bu kez Kapodokya’dayız. Ve mevsimlerden “Kış” kullanılmıştır. Yine İstanbul bağlantısı vardır. Olay, tümüyle Kapadokya da geçmektedir ama, İstanbul konuşmalarda yer alır.

“KIŞ UYKUSU”n da, Nuri Bilge Ceylan bu kez iyice söze yer vermiş ve konuşmaya başlamıştır. Üç saat içine karşılıklı uzun diyaloglar, sizi bu anlatımın içine çeker. Daha önceki filmlerinde bu kadar yoğun olmaya sözler, bu filmin adeta baş aktörüdür.

Bu filme, bir başka ad vermek gerekse herhalde “Yalnızlıklar Senfonisi” uygun bir ad olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Anlatılan insanlar yine bizim insanlarımızdır. Ama bu insanlarımızı, bir ÇEHOV hikayesinde ki insanlar gibi de izlersiniz. Zaten, ÇEHOV’un hikayelerinden esinlenildiği de, filmin sonunda
belirtilmektedir.

Üç saat bazıları için sıkıcı gelebilir. Ben kendi hesbima filmi izlerken üç saatin nasıl geçtiğini anlayamadım. O
akışa kaptırdım gittim kendimi.

Nuri Bilge Ceylan’ın diğer fimlerinda ayrı, bu filmin öne çıkan özelliği, kameranın kullanılması, rengin ve derinliğin alabildiğine hissetirilmesidir. Mayıs sıkıntısından, kış uykusuna uzanan çizgide, amatör olanaksızlıklar içindeki kameranın, teknik olanakların gelişmesi ve profesyonelliği ile, iyice ilerlemiş olduğunu belgelemektedir.

Bu zaman dilimi içinde gelişen, deneyim ve birikim, maddi olanaklardaki kısıntıları da aşınca, şiir tadında görsel resim galerisi gezer gibi, bir şölen film ortaya çıkmıştır.

Yoğun bir diyalog, aslında bir diyalogsuzluğu sergilemektedir. Her kes kandı dünyasındadır ve bu dünyanın dışına çıkmadan rahattır. Dünyasının dışına çıkmak istediğinde ise rahatsızlıklar başlamaktadır. Konuşmalarda ki, bir birini anlamama, bazen o boyuta ulaşmaktadır ki, yabancılaşma alabildiğine ortaya
çıkar. Tütunamayanların, tütünmaya çalışması olarak da değerlendirebilirsiniz.

Bir aydın yalnızlığı, içine kapanma, kaçış olarak da algılayabilirsiniz filmi. Diyaloglardaki özen, konuşmalarda ki yüz ifadeleri, seçilen mekanlar, sizi içine alırken, kendi yalnızlığınızı da duyumsayabilirsiniz. Yaşam biçimleri, yasama bakış açısı, yaşamı algılama ve yorumlama farklılıkları, öylesine gerçekçi bir dille aktarılmıştır ki, günlük yaşamımızda ki kareler, adeta bize ayna ile yansıtılmak istenmektedir.

Bazen sözcüklerin yerini bakışlar aldığında da, adeta söze dökülmeyen konuşmaları duyar gibi oluyorsunuz. Yoğun bir araştırma sonucu seçilen tipler, adeta labaratuarda hazırlenmiş gibi bir araya getirilmiştir.

Söyleyecek söz çok olunca, filmdeki sözlerin eksik kaldığını da düşünebilirsiniz. Yaşamda o sözler devam etmektedir. Ve o sözler adeta size bırakılmış, filmin devamını siz oyanayın mesajı iletilmeğe
çalışılmıştır.

Nuri Bilge Ceylan’ın, ödül alırken söyledikleri, bence kurgusl değil hep içtenlikle söylenmiş sözlerdir. Bu sözlerde ki insanımızı perdeye taşıyarak, onları yaşatmaktadır.

Burada da büyük bir çelişkiyi yaşıyoruz. Bizim insanımız aktarılmakda, ama filmler bizim insanımıza yeterince ulaşmaktamıdır. Bizim insanımız, bu film yerine nasıl filmler izlemektedir. Bu bir kriter olamaz bence.

Nuri Bilge Ceylan, sömürmeden, ucuzlatmadan, yukarıdan bakarak değil, kamerası ile araya girerek, yaşamı şiir tadında duyumsatarak, resmi değişik renkleri ile belgelemektedir.

Festival için film yapıyor tanımlaması, filmleri izlemeyen ya da filmlerin tadında varamayan, dışardan bir küçümsemeyi amaçlayan sözler olarak değerlendirilebilir. Başkaları için, değişiklik olsun, şimdi bu moda ya da, yabancılar şu noktalara dikkat ediyor diye çevrilen filmlerden değildir bu
filmler.

Yaşam deneyimlerinden gelen gözlemler, adeta yaşamın da, sürekli kamerayla dolaşan bir insanın süzgecinden geçen, yasama bakış ve yaşamı yorumlama filmleridir bu filmler.

Bu film teknik olarak, kameranın çok iyi kullanılmış olması ile sürekli yakın plan çekimleri ve uzun diyaloglarla, söylenecek sözlerin, böyle aktarılması gerekliliğinden doğmuştur. Bir tiyatro oyunu gibi de seyredebilirsiniz bu filmi.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum. Filmi beğendim. Yeniden izleme gereğini de duyuyorum. Böyle bir yönetmen, bu topraklardan çıktığı ve bu topraklardaki insanını, belgeleyip, şiirsel bir dille tablo gibi aktardığı içinde kutluyorum.

Nuri Bilge Ceylan’ın yeni filmlerin de buluşmak üzere. Geçen hafta İstanbul da izlediğim bu filmi, ben yeniden görmeğe gideceğim.

_________________________________

Bigadiç 28 Temmuz 2014. Pazartesi
ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here