İyi uykular büyükler

Vakti zamanında, üç tarafı balçık deryası bir masallar ülkesi varmış. Devrin padişahı saatlerine kaşıkçı elması dizdirir, irili ufaklı kağıttan gemilerini yüzdürür, memleketin dört bir yanına kurularına katık yapsınlar diye külahlarını göndertir, sonrada kerimesiyle karşılıklı geçip nargile höpürdetirmiş.


Huzur ve refah dolu bu masallar ülkesinde, olmaz ya, maazallah bir kazan kaldırmaya karşı hendek kurmak için nice şövalyeler kılıçlarını terk edip hünkarlarına kol kanat gerer olmuşlar.


Balığı bitmiş, denizleri kurumuş, tarlaları çoraklaşmış, ağaçları yana yakıla kül olmuş, enflasyonu yukarı aşağı çekile çekile sündürülmüş kendiliğinden sarkar olmuş, bu zevk-ü sefa ülkesinde yok yokmuş. Hatta bir de develer niyazi, pireler cebellezi, boş gezenin boş kalfası da saray erkanına vekil imiş.


Mutlu mu mutlu, çöplük çöplistanlık bu sakallar bıyıklar ülkesinde eski melon şapkaları kırpıp kırpıp, allar pullar kasket diye yuttururlarmış.


Her hanedan değişiminde allı morlu poşetlere girip de çıkıveren bu misk-ü amber ülkede, dertsiz tasasız mesut insanlar, açlıktan ve işsizlikten, her gün çalar çırpar, birbirini öldürür, keser doğrar, tecavüz eder, kayıp olur, bunun dışında da gül gibi geçinir giderlermiş.


Keselerine giren üç beş mecidiye ile bile en son Frenk modasını illaki takip etmek zorunda hissederek kendini; düşen şalvarına uçkur yerine makara ipliği bağlayan bu ahali, her sabah kuşluk vakti, yalın ayak, kıçı kabak fayton bulamadığı için coking yaparak, ekmek bulamadığı için pastane camı yalayarak, günde bin beş yüz fersah yol kat edip  iş arar, bu vesileyle de Gines rekorlar kitabına girer girer çıkarlarmış.


İncecik formunu korumak için, kolesterolsüz suya kalorisiz ekmek rejimine ölene kadar devam eden bu mutlu zevat, şehir efendisinin elindeki samur fırça ile ‘Arnavut kaldırımlarını yeşilleme kampanyası’, ‘her vatandaşa bir takke, bir tekke kampanyası’, ‘cümle cemaate bir kubur, bir ibrik bir de takunya kampanyası’yla ziyadesiyle alakadar olup, bir sengine yekpare köylü fukara feda olan bu şehr-ü Kerbelaya su pompalamayı unutması üzerine, cildinin ter-ü tazeliğini korumak için senede sadece bir kere, o da kuyu suyuyla yuğunur olmuş. Senenin üç yüz altmış dört günü kandillerin sönük durması icap ettiğinden, varsa bir hacetleri onu da dolunay olan geceye denk getirirlermiş.
 
Mübarek bir mart ayı son günlerinde, Ali Baba ve Kırk Haramilerin yağmalık sokaklarında bir yazıktırı çiziktiri sirki kurulmuş.


Normalde dört senede bir, öteki durumlarda ise gaipten her ‘hodri meydan’ ünlemesi geldiğinde kurulan bu sirkte: Sam Amca’nın palyaçoları, aynı ipte raks edemeyen sözüm ona koalisyonluk cambazlar, yapabildiği tek sihir şapkasından güvercin çıkarmak olan ‘Mandrakeler’ , bakla açan fal bakan geçmişi söyleyen, geri geri nasıl yürünürü öğreten, muska yazan, büyü yapan, müessesinden ikram diye seyircisine altı yanık kadayıfı zorla tıkıştıran, beğenmezlerse takunyalarını kaidelerine tatbik ettiren mübarek zatlar bile varmış.
 Yıllar yılı bunların oyunlarını şakşaklayan bu ‘ne iş olsa kaçarım abi’ kitlesi, her gösterinin sonunda cıscıbıldak kemirilmiş kalırmış ta ‘Aha birazcık et de burada kalmış, buyur burayı da dişle!’ diyerek ardlarını dönerlermiş.
 
Alışıldığı üzre, her masalın ayan ve beyan, hatta anadan üryan bir sonu olduğu gibi, bu masalın da böyle bir sonu olduğu zinhar ve zinhar beklenmemelidir.


Niyedir denilecek olursa, bu seyircinin bu oyuna müptela, bu sirkin de bu seyircinin başına ‘bulunmaz hint kumaşı’ olması itibarı ile ¨Alan razı, satan razı, bürümüş hepsinin gözlerini tavuk karası¨ der anlatıcı!…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fourteen − 13 =