Yine genç Türkler, yine istibdat, yine hürriyet

Yine genç Türkler, yine istibdat, yine hürriyet

0
PAYLAŞ

Türk muhafazakârlığının en önemli kaynaklarından biri olan Nâmık Kemâl bir kasidesinde şöyle der: “Ne mümkin zulm ile bîdâd ile imha-yı hürriyet/ Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten”… Yani, “yani”si şu ki, özgürlüğü ortadan kaldırmak o kadar kolaysa, var gücünle çalış da, insanlıktan idrak etme gücünü, aklı da kaldır, diye bir meydan okumaktadır hürriyet sevdalısı Nâmık Kemâl. Taksim’de Mayıs sonunda yaşanan barışçıl protesto eylemlerine Başbakan Erdoğan’ın kibir ve polis şiddetiyle verdiği tepki, ülkenin önde gelen siyaset bilimcilerinden Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu tarafından bir tür “Yeni Abdülhamid yönetimi kurmak” şeklinde yorumlandı. Takip edenler hatırlayacaktır, bu yönde kimi tespitleri 2011’den bu yana ben de dile getirmiş ve bilhassa “Erdoğanizma” başlıklı yazım münasebetiyle kimi okurların sert eleştirilerine mazhar olmuştum. Ancak Taksim Gezi Parkı Olayları artık alenen göstermiştir ki, Genç Türkler hâlâ dinmek bilmez bir sabırla hürriyet istemekte, istibdat makamı olarak görülen İktidar ise halka hâlâ reaya (sürü) ve teba (kul) muamelesi yapmaya cüret edebilmektedir.

Kemâl, kasidesinin bir yerinde o meşhur ifadeye yer vermiştir: “Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten”. Taksim’in asıl önemi, işte burada zuhur ediyor. İnsanlar, İktidara, ama aslında Tayyip Erdoğan’ın üslubundaki soruna biriken tepkilerini, bardağı taşıran son damla olan o bir çift ağaç vesilesiyle ortaya koyarak, bir özgürleşme, bir rahatlama ve kendini kemiksiz bir dille ifade edebilmenin tadını yaşadı. Toplumun, giderek psiko-patolojikleşen Erdoğanizm furyasına kapılmayan çevreleri, demokrasi ve onun en temel ilkesi olan özgürlüğe, bilhassa özgürlüğün en önemli boyutu olan ifade özgürlüğüne dair umutlarını tazelemiş oldu.

Prof. Dr. Nilüfer Göle meseleyi özetlerken, “Erdoğan’ın kişiselleşen iktidarı, Kars’taki heykelden, İstanbul’daki AKM projesine kadar, kendi zevkini, ufkunu dayatma alışkanlığı, insanların kendi hayatları, çevreleri, kentleri konusunda iktidarsızlaşmasına sebep oldu. Kamusal yaşam, tek pehlivanlı meydana dönüştü. AKP, milletvekilleri, yerel yöneticiler oyuna katılamadan seyirci kaldı. Gezi Parkı konusunda İstanbul Belediye Başkanı’nın yatıştırıcı sözleri kaynadı gitti. Tüm ara mekanizmaların, basın, siyaset, sivil toplum, aradan çekilmesi, bugün tüm kızgınlığın Tayyip Erdoğan’ın şahsında ifade bulmasının nedenidir. Meydandakilerin tek muhatabı olarak [Erdoğan] yalnızlaştı. Kamuoyu nezdinde Başbakan’ın hitap üslubu bir mesele haline geldi. Samimi bulunan, yer yer mizah konusu olan çıkışları, giderek vatandaşı rencide edici, horgören, haysiyet kırıcı bir üsluba dönüştü…” diyerek, olan-bitenin sebebine dair çok isabetli tespitlerde bulundu.

Bununla beraber, Erdoğan’ı, “endişeli modernler” olarak nitelenen çevreler başta gelmek üzere, onun seçmen tabanından olmayan kişilere karşı tavrındaki bu gerilim, süregiden “Türkiye muhafazakârlaşıyor mu?” sorusuna verilmesi gereken tek cevabın, “Hayır, sadece Tayyip Erdoğan ve çevresindeki ekip, mutaassıplaşıyor” olması gerektiği iyiden iyiye ortaya çıkarmakta. Sorunun bir diğer formülasyonu da, “Türkiye demokratikleşiyor mu?” sorusu ile “Hayır, sadece otokratikleşen yönetime karşı mevcut olan demokrasiyi korumaya çalışıyor” diye yapılabilir. Bunu yapanlar “endişeli modernler” mi, diye bir soruya ise, “Hayır, ellerindeki çivili sopalarla caddelerde terör saçanları taşeronlaştırıp kullanan, kendileri de oligarklaşan kimi endişeli muhafazakârlar” diye cevap verilmesi daha sağlıklı ve salim görünüyor. Halkın öfkesinin “yandaş medya”ya yönelmesinin sebebi olarak da, “dünkü” 28 Şubat sürecinin Ertuğrul Özkök’ü rolünü üstlenen “bugünün” [yani 29 Şubat sürecinin] Yiğit Bulut’larının tavırlarına bakılması önerilebilir.

***

Bir de rengârenk ironiler beliriyor tabii… “Onlar milyonlarca twit atsın, bizim tek bir besmelemiz yeter” diyerek, besmeleyi tekeline alıp, twitter kullanıcılarını topyekûn lâ-dinîleştiren, ve fakat besmele ile İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın açılışını yapıp, ‘faiz lobisi’ne kâğıtlı spekülasyon kumarı oynatan; “Twitter baş belasıdır” demesine rağmen hâlâ twitter hesabından her gün twit’ler atılan başbakanın, toplumu inatla dinlememesinin neticesinde, bugün yaptığı her fiil eline ayağına dolanmaya başlamakta… Zinayı yasal düzenlemelerle suç olmaktan çıkaran ama toplu taşıma araçlarında öpüşen gençlere celallenen; “alkolü yasaklamak gibi bir derdi” olmadığını, sadece satışını düzenlemek istediklerini alenen söyleyen, ve iktidarı döneminde örneğin 2004’yılında 452 milyon litre bira satışı söz konusu iken bu miktarın bugün 3 katına ulaştığını gö(ste)rmeyen; İslam’ın temel yasaklarından biri olmasına rağmen, ülkeyi tamamen kredi ve faiz cennetine dönüştüren; 16 yaşında bir çocuğa tecavüz edenlerin tutuksuz yargılanmaya başladığı gün, polisin 22 kişiyi yolda veya kaldırımda “durduğu için” gözaltına aldığı bir Türkiye yaratıp, tecavüz suçlarına kanunu değiştirerek indirim yapan, 2 yıl milletvekilliği yapana süper emeklilik hakları tanıyan; ve tüm bunları yaparken, duyarlı bir Müslüman olduğunu ısrarla vurgulayarak, siyasetine alkış toplayan Tayyip Erdoğan, bugün zahir olan eleştirileri ancak toplumsal gerilimi daha da tırmandırarak aşmayı deniyor ve eline kan bulaştırmayı göze aldığını ortaya koyuyor… Filistin’de İsrail güvenlik güçlerinin gençlere, çocuklara yaptığına gözyaşı döken Erdoğan ailesi, “daha yeşil ve demokratik bir Türkiye için” vurulan, yaralanan, kör bırakılan, dövülen, iftiraya maruz kalan binlerce gence sıra gelince, vuran, yaralayan, kör bırakan, döven ve iftira atandan yana durup, hak ve adalet isteyenlere “size kelle verecek değiliz” diyor. İstibdadın en tipik örneği, dâhili ve harici bedhahlar söylemi ve bu “savaş” jargonu olduğundan, Kalaycıoğlu’nun haklı olduğu daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Okuyucuya “savaş” ağır bir ifade gibi geldiyse, demokratik usul ve esaslar için kimin ne dediğine bakabilir; bu çatışmanın kimle kim arasında olduğunu bir kez daha hatırlayabiliriz. Önce müstebitlikle beraber andığımız İktidar’a, sonra da Genç Türkler dediğimiz Çapulculara söz verelim:

Dikkat edilirse, Erdoğan, epeyce bir süredir her aktüel konuda, ‘Kimse kusura bakmasın’ diye söze başlıyor. Bu ayrıntıya dikkat çeken Prof. Dr. Tayfun Atay’ın sorduğu soru çok kıymetli: “Kimdir o ‘kimse’?” Kusura bakmaması istenenler, Taksim’deki şafak baskınında uygulanan polis teröründen sonra sadece sözleriyle, alkışlarıyla yollara dökülen, dökülmüyorsa da, tencere tava eşliğinde pencereden eylemlere ve eylemcilere destek çıkan %50’den fazla bir seçmene denk düşen çoğunluktaki “ötekiler”in hepsidir.
Oysa Çapulculardan biri olup, Park’taki olayların başından sonuna şahidi olan bir dostum, uğradıkları zulmün gölgesinde bile “Havalimanına başbakanı karşılamaya giden insanlar benim düşmanım değil… Mücadele, başbakanın otoriter yönetim anlayışına karşıdır. Puslu havadan pay çıkarmaya çalışan Hikmet Sami Türk gibi eski düzenin isimleri alandan nasıl kovulduysa, buradan doğacak yeni siyasi iklimde, ırkçı, İslamofobik, anti-demokratik yapılar da aynı şekilde eriyip gidecektir. Laik-militarizm de muhafazakâr-poliscilik de Gezi direnişini anlama yetisinden uzak” diyerek, her şeye rağmen demokrasi mücadelesi verdiklerini dile getiriyor.
Aradaki yaklaşım farkı, bu demokrasi savaşındaki şiddetin failini de göstermiyor mu?

***

Toparlayacak olursak, Taksim Meydanı ve civarı her kesim için öcülerin öcü, gulyabanilerin gulyabani olmaktan çıktığı; farklı sınıflardan, statülerden, semtlerden, görüşlerden, yaşam tarzlarından binlerce insanın birbiriyle karşılaştığı, birbirine temas ettiği bir festival alanı oldu… İki hafta boyunca Taksim, hemen her günün akşam vakti, yılbaşı gecesi kadar, hatta kimi demler yılbaşı gecesinden çok daha kalabalık olmasına rağmen, tek bir kadın tacize uğramadı. Piyano da çalındı, Miraç Kandili de kutlandı. Tek bir polisin olmadığı muhitte, hemen hiçbir şiddet olayı vuku bulmadı. Konuşmaya, siyasal olan her şeye dair fikirlerimizi özgürce ifade etmeye başladığımız şu günlerde, Hyde Park örneğinden ilhamla, herkesin ikişer dakikalığına mikrofonu alabildiği bir yere dönüşen Taksim Gezi Parkı, birçok toplumsal sorunun dile getirilmesi ve birbirine kolayca temas edemeyecek kesimlerden insanlara ulaşabilmek bakımından büyük önem teşkil etti. Park, 1-2 Haziran 2013 gecesinden itibaren adeta bir demokrasi laboratuvarı gibiydi… Beni ve benim gibileri, buraya bu denli coşkuyla sahip çıkmaya sevk eden de bu oldu! Ta ki, başbakanın polisi zabıtası gelip, zulüm ile imha-yı hürriyet eyleyene kadar… Ama artık demokrasi laboratuvardan çıktı, şimdi başka parklarda. Umulur ki, bir süre sonra evlere de ulaşacak, istibdatla yönetilen tüm siyasi parti teşkilatlarına da.

___________________

* Twitter/hasanaksakal83

BİR CEVAP BIRAK