Yine yakmış yar mektubun ucunu…

Yine yakmış yar mektubun ucunu…

0
PAYLAŞ

Onun içindir ki, hep asker bir millet olmaktan ve yedi düvele meydan okumaktan ve bunun sonucu olarak ta; elbette hamaset edebiyatından ve hamasi nutuklardan çok hoşlanırız.


Tıpkı “Bir Türk dünyaya bedel” dediğimiz zaman hepimizin göğsü kabararak buna inanması gibi. Keşke öyle olsaydı da; üstelik bunu beyinlerimizi markalaştırarak, beyinsel üretimlerimizle ve beyinsel değerlerimizle dünyaya “marka” vurarak ve bu imajı yaratarak başarabilseydik.


Yoksa içerideki toplumsal ve bireysel hayatımızda yaptığımız gibi; el-ense çekerek, kıça parmak atarak ve belden aşağı vurarak değil.


Günlerdir ülkemizin gündeminde olan ve güzide medyamızın da, hassasiyetle üzerinde durmuş olduğu bir konu vardı. Yani “tezkere” sorunu. “Tezkere çıksın mı, yoksa çıkmasın mı?” diye. Bir anlamda da; “to be or not to be” (olmak ya da olmamak) bütün mesele bu durumu yani.


Böylesine hassas ve kritik bir konuda öncelikle sorumluluk mevkiinde olan iktidarıyla, muhalefetiyle ve sivil toplum örgütleriyle ne kadar, akil, ilgili ve bilgili geçinen insan varsa; bu konuda ahkam kesti, hatta ağır abiler bile ‘racon’ kestiler diyebiliriz.


Elbette ki, mevcut iktidarın meclisteki sayısal üstünlüğü birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da muhalefeti etkisiz ve yetkisiz kılacak konumda ve üstünlükteydi.


Ama unutulmamalı ki; hiçbir özgür, demokratik, insan haklarına dayalı ve hukukun üstünlüğüne inanan yönetimler tarafından yönetilen toplumlarda, sayısal üstünlük belki çok şey ifade edebilir ama her şey demek değildir.


Yani aynı zamanda kamu vicdanı denilen bir şey vardır. Her kim olursa olsun yönettikleri toplumların sesine kulak vermeyerek, kendi bildiklerini okumaya ve uygulamaya devam ederlerse; yapılan yanlışların ve hataların günahının ve vebalinin altından öyle kolay kolay kalkamazlar.


Çünkü hiçbir etkili, yetkili, ilgili ve bilgili geçinen zevat, anaların, babaların feryatlarını, gözyaşlarını asla göz ardı edemez ya da etmemelidir. Aksi takdirde bunun sonuçlarına da katlanmak zorunda kalır. Sel gider kum kalır misali.


Bugün hızla küreselleşen ya da küreselleştirilmeye çalışılan ülkelerin ve o ülkeleri oluşturan halkların ‘efendisi’ ya da bir başka deyimle dünyanın ‘Jandarması’ ve yine başka bir deyimle de modern zamanların İmparatorluk Devleti (Emperial Devlet) olan AMERİKA, ne yazık ki, birçok ülkede yaptığı gibi yıllardır ülkemizi de İmparatorluğunun ileri bir karakolu olarak kullanmaya devam ederek, bunda da fütursuzca hiçbir sakınca görmemektedir.


Bunun en somut örneklerini ta ‘Kore Savaşı’ndan başlayarak, Somali, Bosna-Hersek, Afganistan ve son olarak ta Lübnan gibi birçok örnekte ve platformda görmekteyiz.


Zaten, İmparatorluk olmanın (Emperial Devlet) en önemli özelliği de bu değil midir?
Yani bir anlamda topraklarını ve buna bağlı olarak ta ekonomik durumunu düzeltmek, sağlamlaştırmak adına ‘işgalci’ olmak ya da oradaki insanları kurtarmak adına o duruma düşmek.


Daha da eskilere gidecek olursak; Osmanlı askerlerinin Yemen çöllerinde acımasızca yok edilişlerinin öyküsünü başka türlü izah etmek mümkün mü?


Evet, askerlik yüce bir görevdir. Askere giden Mehmetçiklerimiz belki ailesinden ilk kez ayrılmanın verdiği heyecanla köylerine, kasabalarına, ailelerine büyük bir özlem duyarlar. Geride bıraktıkları dostlarına, sevgililerine, eşlerine, ailelerine duydukları özlem kor gibi yakar yüreklerini.


Eh, bu durumda ister istemez, şarkılara, türkülere, şiirlere, öykülere konu olmaz mı?


“Yine yakmış yar mektubun ucunu
Askerlikte sevda çekmek zor diyor.
Yükleyip postanın bana suçunu
Hatırımı teller ile sor diyor
Askerlikte sevda çekmek zor diyor”…


Bir başka örnek: “Hakkını helal et! Askerim ana!”… Rahmetli Esmer Ay’ın o unutulmaz şarkısı “Gel tezkere gel…”, “Memed’im”…eskiden beri asker olsun olmasın herkes tarafından beğenilip, söylenen şarkılar.


Bütün bunlar iyi, hoş ta; ya ölen şehit olan evlatları için feryat eden analarımızı, babalarımızı nasıl teselli edeceğiz, acılarını nasıl dindireceğiz?


Her gün şehit olarak ‘şehadet’ mertebesine ulaşmış olan gencecik fidanların tabutları omuzlarda taşınırken ve analar, babalar, bacılar, gardaşlar feryat ederken; böylesine yürekleri dağlayan acıları salt, hamaset edebiyatıyla ve hamasi söylenen nutuklarla geçiştirmek mümkün mü?


İşte, buna en son örnek bir annenin feryadı değil mi? Bilgisayar mühendisi olan ve askerliğini yedek subay (ast teğmen) olarak yaptığı yerde; emrindeki bir başka askerin haince arkadaşlarının geçecekleri yerleri ihbar etmesi sonucunda pusu kurularak haince öldürülerek şehit olan evladı arkasından diyor ki:


“Benim oğlum mühendisti. O kalemden, cetvelden başka bir şey tutmadı. O silah tutmasını bilmezdi ki”…


Evet dostlarım, bu sözün altını çizmek ve bu sese kulak vermek lazım! Yani “O silah tutmasını bilmezdi ki”diyen sese. Çünkü bu ‘ses’ bize askerliğin profesyonelce yapılması gerektiğini ve bu işin altından ancak profesyonel olarak askerlik yapanların kalkabileceğini ve uzman kadroların işi olduğunu anımsatıyor. Yoksa öyle dört aylık eğitimle cepheye yollanan askerlerin altından kalkabileceği işler değil bunlar.


Elbette bu durum karşısında da söylenecek sözler olabilir. Yani “kardeşim bu millet yedi düvele karşı ‘Kurtuluş Savaşı’nı gerektiğinde kazmayla, kürekle kazanmadı mı? O savaşa katılan askerler hep profesyonel askerler miydi?” Bu ve buna benzer şeyler her zaman  söylenebilir. Ama hiçbir zaman sapla, samanı ya da elma ile armudu birbirine karıştırmamak lazım! O durum başka bir şey! Adı üstünde ‘Kurtuluş Savaşı’ elbette öyle bir durum karşısında, kadınıyla, erkeğiyle ,ihtiyarıyla, genciyle vatan savunulur ve bunun aksini kimse düşünemez bile.


Bu ulus, gerektiğinde ateşle imtihan edilmeyi bilmiş ve bu sınavdan da başarıyla geçmsini bilmiştir.


Ama her şeye rağmen bazı gerçekleri de göz ardı edemeyiz. Önemli olan doğru zamanda ve doğru yerde olmak, çağın gerekleri neyi gerektiriyorsa; bilimsel, teknolojik, lojistik, bilişim anlamında profesyonelce düşünerek gereğinin yerine getirilmesi lazım!


Yoksa bu pilav daha çok su kaldırır ve daha çok “Hadi Mehmet’im! Köyündeki Hatçe’ne veda ette git! Ya Gazi ol! Ya Şehit!”sözlerini söylemek ya da dinlemek zorunda kalırız.


Halbuki şehit ailelerinin ve gazilerimizin içler acısı durumu da ortadayken, sanırım bu da işin başka bir boyutu ve madalyonun diğer yüzü. Kanımca bu konuyu da ele alıp, bir başka yazı da; ayrıca yazmak gerekir diye düşünüyorum.


Gelin isterseniz bu yazının sonunu; biri eski, ikisi yeni olmak üzere söylenmekte olan; türkü ve şarkıları “tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun ve şehit ailelerinin başı sağ olsun!” diyerek, onlara ve ailelerine ve tabii bir de; etkili ve yetkili geçinenlere armağan ederek tamamlayalım:


YEMEN TÜRKÜSÜ


Havada bulut yok, bu ne dumandır?!
Mahlede ölü yok, bu ne şivandır?!
Ana ben ölmedim bu ne figandır?!


Eli Yemendir, gülü çemendir!
Giden gelmiyor acep nedendir?!


Kuşların ardında üç ağaç incir,
Kolumda kelepçek, boynumda zincir!
Zincirin yerleri ne yaman sancır!


Nakarat


Kuşların ardında sıra söğütler,
Zabitler oturmuş, asker öğütler
Yemen’e gidecek bu koç yiğitler


Nakarat


Kışlanın ardında redif sesi var,
Bakın çantasına acep nesi var?
Bir çüt kundurası, bir al fesi var!


Nakarat


Kışlanın ardını duman bağladı.
Analar, babalar kara bağladı!
Yemen’e gidene herkes ağladı!


Nakarat


Kışlanın ardında yüzüyor kazlar,
Ayağım ağrıyor, yüreğim sızlar!
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar!


Nakarat


Kışlanın ardında bir kırık testi,
Askerin üstüne Sam yeli esti,
Gelinlik tazeler umudu kesti!


Nakarat


Not: Nakaratta söylenen “alo Yemendir” yahut “ano Yemendir” deyimleri yanlıştır. Doğrusu “Eli Yemendir” şeklinde söylenenedir.  “Burası Huş’tur, yolu yokuştur / Giden gelmiyor, acep ne iştir?” şeklindeki nakarat sonradan katılmıştır.


Elazığ evvela 4. Ordu, sonra da Kolordu merkezi olduğu için, en çok asker, Harput çevresinden gönderilmiş hatta “redifler” bile sevk edilmiştir. Bugün de askeri binalardan birine ‘Redifler Kışlası’ denir.


Türkü, anonim olmakla birlikte; büyük sevkıyatın haftasında kadınlar tarafından çıkarılmıştır. Bu sevkıyat arasında, Kel Fevzi’de vardı. Güzel sesiyle uğurlayanları ağlattığı bilenler tarafından söylenmektedir.


KIŞLADA BAHAR


Kara gözlüm efkarlanma gül gayri
İbibikler öter ötmez ordayım
Mektubunda diyorsun ki: “Gel Gayri”
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım


Ah çekerim resmine her bakışta
Bir mahzunluk var o boyun büküşte
Emin ol ki, her sigara yakışta
Sanki, duman tüter tütmez ordayım


Mor dağlara karargahlar kurulur
Eteğinde bölük bölük durulur
On dakika istirahat verilir
Tüfekleri çatar çatmaz ordayım


Dağlar taşlar bu hasretlik derdinde
Sabır sebat etmez gönül yurdunda
Akşam olur tepelerin ardında
Daha güneş batar batmaz ordayım


Aramıza dağlar girmiş koskoca
Meraklanma gönlüm dağlardan yüce
Bir gün değil, beş gün değil, her gece
Yatağıma yatar yatmaz ordayım


Bahar geldi koyun kuzu koklaştı
İki aşık senelerdir bekleşti
Kara gözlüm düğün dernek yaklaştı
Vatan borcu biter bitmez ordayım


GEL TEZKERE GEL…


Gel tezkere, gel tezkere bitsin bu gurbet!
Evde baban, anan yüzüne hasret!
Yolunu gözleyen yarin yüzüne hasret!
Bir yıl oldu davul, zurna yolcu ettik seni
Duvarın üstüne astık yırtık resmini
Hiç gam yemem yaş olsa da gözlerim
Vatan borcu namus borcu derim beklerim
Gel tezkere, gel tezkere bitsin bu hasret!
Evde anan, baban yüzüne hasret!
Mektup geldi selamın var yaşlı babana
Bacı, kardaş, muhtar emmi, garip anana
Koca öküz, sarı dana nasibin almış
Mektubunda söz etmemiş bir yarin kalmış
Gel tezkere gel tezkere bitsin bu hasret!
Yolunu bekleyen yarin yüzüne hasret!
Çeşmelerde, odalarda adın okunur,
Okundukça yüreğime hançer sokulur
Seni anmak günah değil, kırk kat ellere
Söyleyemem ben derdimi kendime bile
Gel tezkere, gel tezkere bitsin bu hasret!
Evde baban, anan, bacın yüzüne hasret!


Bilmem başka söze ve yoruma gerek var mı? İnşallah beklenen bir tezkere bazı vatan evlatlarının özgürlüğü olurken, bir başka beklenen TEZKERE  yine bu vatan evlatlarının Lübnan’da hayatlarına mal olmaz!


İşte maalesef askerlikte böyle bir şey! Bir tezkereyle askere gidersin, bir başka tezkereyle de askerden döner ya da Allah korusun dönemezsin!


Ne diyelim; Büyük Millet Meclisi tarafından ve özellikle AKP oylarıyla çıkmış olan bu ‘tezkere’ başta Amerika olmak üzere; etkili ve yetkili geçinen herkese hayırlı-uğurlu olsun!


“Anneme şehit olduğumu söylemeyin! O benim tezkere almayı beklediğimi sanıyor!”



Mete Karakaş: araştırmacı / yazar
e-mail:  karakasmete@hotmail.com      


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşk eski bir yalan…
– Aşklar, şiirler ve şarkılar 
– Gittim, gezdim, gördüm
– …bağlı kadınlara selam olsun! (1) 
– Destan’dan destana yol gider (II) 
– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III) 
– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV) 
– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.) 
– Meryem ve Meryem (VI) 
– İki farklı Recep öyküsü… (VII) 
– Teflon insanlar (VIII) 
– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX) 
– Hindi ve papağan (X) 
– Şiir üstüne ne varsa… (XI)
– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)
– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII) 
– Düşünce yazıları…(XIV)
– Sigara – Nargile – Pipo (XV) 
– Acele karar vermeyiniz… (XVI) 
– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII) 
– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII) 
– Bitmeyen Senfoni (XIX) 
– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX) 
– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI) 
– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII) 
– Şu Çılgın Türkler (XXIII) 
– Benim sinemalarım… (XXIV) 
– Muhteşem gece! (XXV) 
– Pamuk eller cebe! (XXVI) 
– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII) 
– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII) 
– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX) 
– Suçlular aramızda… (XXX) 
– Sen neymişsin be abi! (XXXI)
– Durdurun dünyayı inecek var! (XXXII) 
– Bir demet maydanoz…(XXXIII) 
– Tersine dünya…(XXXIV) 
-Yukarıdakiler – Aşağıdakiler (XXXV) 
-Bahar Rapsodileri… (XXXVI)
-Düşman kardeşler…(XXXVII) 
-Uçurtmayı vurmasınlar!…(XXXVIII) 
-Ateş düştüğü yeri yakar…(XXXIX)  
-Sağdan soldan estarabim!…(XL) 
-Paradigma değiştirmek!.. (XLI) 
-Şeytan Üçgeni… (XLII) 
-Sen de benim hatalarımdan birisin…(XLIII) 
-Mutluluğu ararken…(XLIII) 
-Ah şu kadınlar…(XLIV) 
-Bir düğün gecesi… (XLV)
– 3.Uluslararası Adalar Festivali (XLVI)                    
-Sil baştan…(XLVII)

BİR CEVAP BIRAK