İyinin ve kötünün ötesinde; huzur

İnsan mutluluğun peşinden koşmamayı öğrendikçe her şeyden mutlu olabiliyor. Acı edebiyatı yaptıran şeyin içimizde huzurun derin bir okyanusunun  olduğunu keşfedememek olabilir mi?! Zıttı olan her şey gibi mutluluk da hedef haline gelince mutsuzluğu yaşamak daha kolay. Tıpkı kabullenişin hayatımızda yarattığı mucizenin, nefreti, öfkeyi, ızdırap yaratan her şeyi dönüştürdüğü gibi, içimizde huzuru yakalayınca mutluluk da çeşitli biçimlerde algımıza açılıyor.


2008’in ikinci günü 4 yıl vücudumda taşıdığım bir urdan kurtuldum. İyi kötü anılarla beslediğim ve büyüttüğüm bu ura dört yıl boyunca verdiğim anlama şaşarak, insanın nelere anlamlar yüklediği olgusuna gülümseyerek. Bacağımdan alınan o küçük ur, kurtulmam gerektiğini düşündüğüm geçmişin bir bölümü haline gelebilmiş. İki günlük raporumla evde dinlenmenin tadını çıkarıp, uzandığım yerden pansumanımı yapmak üzere yara izime bakınca, o ize sevgi duydum. Tıpkı ruhumda kalan her iz gibi, vücudumda kalan tüm yara izlerimi sevdim. Onsekiz yaşımın sağ el bileğimde bıraktığı dikiş izini okşayıp, tüm izlerin beni değiştirdiğini anladım. Camdan, döne döne düşerek çamlarda, çatılarda, kaldırımlarda biriken karlar içimi sevinçle doldurdu. Öğleden sonra evime gönderilmiş küçük bir saksının içinden bana gülümseyen turuncu çiçekleri nereye koyacağımı bilemedim sevinçten. Üstünde çok sevgili birinden bir not, kocaman bir kucak ve öpücük ile beraber en içten temennilerini iletiyordu. Uzun zaman sonra içimde kımıldanan şeye bırakmaya çalıştım kendimi.


Ne kadar üzdüğümü düşündüm kendimi ve başkalarını birçok şey için. Değer miydi? Ne içindi? İnsan kendinden nasıl bu kadar çıkıp bir başkası olabilir ve bir “ben” iken, bir de “kendim” yaratıp kendini yargılar, eleştirir, değerlendirir ya da sever. Ben niye kendimi sevmeye çalışayım. Niye kendimde böyle bir ikilik yaratayım. Ben benim. Kendimi acıyla, geçmişin kötü anı ve tecrübeleriyle, üzüntü duyduğum durumlarla özdeşleştirip, zihnimle düşünmenin tüm baskılarına maruz bırakıp, niye içimden uzaklaşayım. Niye başkalarını zihnimle anlayıp ve aynı düşünme kalıplarıyla yorumlayıp, yargılayıp kendime ve onların bendeki varlıklarına zarar vereyim. Ne kadar yormuşum kendimi, ararken. Aradığım şeyin  içimde olduğunu fark etsem bu kadar yıpranır mıydım? Dünyayı olduğu gibi anlamanın delirecek kadar düşünmekle, okumakla, çabalamakla olmayacağını hissedecek noktaya getiren tüm şeylere şükran duydum. Güç sağlamaya çalışan egomuz ne kadar güçsüzlük korkağı, aşk peşinden koşan yüreklerimiz ne kadar aşk olmayan bir şeyin tutsağı, sevgi zannettiğimiz şey ne kadar gerçek sevgiden uzak.


Küçükken kenarına gidip oturduğum sazlıklı bir dere vardı. O dere hala var, ama ben yıllardır o çocuk ruhumun yapabildiği şeyi yapabilmeyi unutmuşum. Sadece dinlemeyi ve hissetmeyi. Nerede olduğumu kimse bilmezdi, oturup saatlerce kıpırtısız suya bakardım. Sallanan sazlıklara. Çıkan küçük bir sese, bir kurbağa, bir yaprak hışırtısı, bir su damlası, bazen telaşlı bir kuş, mis gibi toprak kokusu. Öyle şimdiki gibi düşüncelerin peşinden yetişememe korkusuyla koşturmazdım, doğayı dinlerken. Ruhumu da dinlerdim elbet, ama zihnim beni ele geçirmezdi. Zihnin bulandırmadığı şekilde sevmeyi bile unutuyor insan. Duyguyu anlamaya çalışmak bile düşünmeye götürüyor. Bırakıp biraz hissedebilsek sadece, hemen anlam vermeye çalışmasak, hemen aklımızla kavramak istemesek, hemen egomuzla müdahale etmesek. Her şeyin bir ahengi var. Karmaşa gibi görünen şeylerde bile. Tüm karşıtlıkların ötesinde bir huzur hissedişi var. Olumlunun ve olumsuzun ötesinde. İyinin ve kötünün ötesinde. Zamana ve koşullara bağlı olan dışsal her şeyin ötesinde. Alnımızı  yalayan rüzgarda olduğu gibi, içimizde uyanan bir enerjinin tüm tenimizi kaplaması gibi, parmaklarımızın arasından suyun akışı gibi, bir bebeğin ensesini koklayıştaki gibi “hissetmek” diyorum.  Düşünmenin ve anlamanın olmadığı bazen. Sadece hissetmek.


Kime küser insan. Kaderine mi? Kendine yanlış yaptığını düşündüğü kişilere mi? Dünyayı mahvedenlere mi? Onu anlamayan ve anlamak için hiç çaba harcamayanlara mı? Güzel olabilecek her şeyi çirkinleştirenlere mi? ……Kendine küsermiş insan her şeyde. Niye? Acılarımıza tutunup kalmak isteği o kimliği kabullenmek değil mi? Kendi yarattığımız o “hüzünlü” kimliğini. Egomuzun bize sağladığı, düşüncelerimizle beslediğimiz o “benlik” anlayışımızı. “Bende bir ben var ki benden içeri”…Ne kadar zamandır uyanmamı beklemiş. En telaşlı manik hallerimde, en aciz depresif kapanışlarımda seyretmiş ve beklemiş. Hallerime adlar yakıştırılmış, ben uygun bulup kabul etmişim. Değişen her şeyde içimde olan özü görmezden gelmişim. Her şeyi kapsayan ve her şeyle bir olan. İçimde huzur olan bugün gibi günleri çoğaltmaya çalışmak gerek.


Merhaba 31 yaşım.
Merhaba anlamam için tüm çabalarımın metaryellerinin ortaya çıkardığı yeni ben.  Merhaba dünya.


Merhaba 2008.
Merhaba bu minik dikişler, bu turuncu çiçekler, bu kalbe hitap eden okumakla idrak edilemeyecek sayfaları dolduran harflerden oluşmuş cümleler.
ve tüm insanlar.
Aramanın gerekmediğini idrak edince bulmak ne tuhafmış.


Suçladığım ruhumun uyumsuzluğu, aydınlanmamı sağlayacak bir avantajmış.
Sevgi aranmazmış, onun girebileceği kapı bulmak gerekirmiş.
Gerçek ancak işitmeye hazır olunca duyulurmuş.
Kimseyi suçlamaya gerek yokmuş.
Tam “kabul”, kendimize layık görüp, üstümüze etiket gibi yapıştırdığımız kimliğimizin dramını sona erdirirmiş.
Egomuzun başka egolarla çatışma alanı gibi gördüğümüz dünya, kendimizi düşman bir evrenin yabancı bir unsuru olarak algılatıp, yalnızlığa mahkum edermiş.
Mutluluğun kaynağını dışarıda buldum sanmak, yoksunluk korkusuna ve tatminsizliğe sürüklermiş.
Düşmek ayağa daha güçlü kalkmanın bir yoluymuş. Nietzsche gerçekten haklıymış. “öldürmeyen her darbe oldururmuş.”
Egomuzla yarattığımız kimliğin yanılgı olduğunu fark etmek, yine egomuz tarafından kabul edilemez olduğundan, iyileşmenin önünü tıkayacak bilinç dışı çözümler üretebilirmiş. Neden? Varlığımızı bu etiketlerle sınırlı zannettiğimiz için.
İçimizde huzurun kaynağı olan,  bizde bizden içeri olan benliğimiz, sinyal verip hastalık bile yaratabilirmiş. Yenilenme yoluna girmek gerektiğini kendi bedenimiz bile gözümüze sokabilirmiş.
“Kader kalıbınıza örtülü gelen her şeyi kabul edin, çünkü ihtiyaçlarınıza ondan daha çok ne uyabilir ki!” demiş Marcus Aurelius. Ne kadar doğru.


Kendi öykümden başka yaşayacağım, yazacağım ve okuyacağım bir gerçeğim yok. Size kendimi sunuyorum. Kim ne alırsa artık!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here