Yitik sevdalar*

PAYLAŞ

İlkokulu bitirdikten sonra büyük şehrin okullarına gitmek için yola çıktığımda, Gülizar, beni köyün alt yanına dek yolcu etmişti, ”Git bakalım, sen de git!”demişti, ” gidince artık unutursun buraları, bir daha geriye dönmezsin; dönsen de, koluna bir şehirli kızını takar, öyle gelirsin; yine benim elim koynumda kalır…” Yok, unutmam, dönerim; senden başkasına da gönül kaptırmam, dedimse de inandıramamıştım.

Şago (Şagül) ninem, ”Şehir kasabından kemik yalayan it, bir daha köye dönmez” derdi. Felek, benim taşımı çok uzaklara attı; Ankara, İstanbul’la yetinmedim, daha da uzaklara gittim… Yıllar sonra, bir gün, eşimle köye gittiğimde, Gülizar, duymuş, kızıyla, kalp hastası kocasıyla karşı köyden çıkıp geldi. Karşıma geçti, uzun uzun yüzüme baktı; ”Gurbetlik seni ne hale getirmiş, yaşlanmışsın, saçların ağarmış, tanınmaz olmuşsun” dedi. Sanki ben, onu o ilk görüşte tanıyabilmiştim. Karşı köye gelin gitmiş, üst üste altı çocuk doğurmuş, kambur, kupkuru bir kadın olmuştu…

Eşim, durumu hemen kavradı, acıdı mı, ne olduysa Gülizar’a karşı hoşgörülü davrandı. Gülümsyerek: ”Demek senin meşhur Gülizar’ ın bu!” dedi bana, ” bari dışarı çıkayım da, siz iki eski yavuklu başbaşa daha rahar görüşün…” dedi şakayla. Kapıya yönelirken, Gülizar arkasından lafı yetiştirdi: ”De anam, de! herifi alıp uçkuruna bağlamışsın; bizim konuşacak neyimiz kalmış daha!”

Annem, kucağında odun yığınıyla içeri girdi. Gülizar, anneme, ”Hatırlıyor musun hala, küçükken Laz Hüseyin adlı, Köy Enistülü bir öğretmenimiz vardı. Okulunu bitirp ekmek parası kazanmaya başlayan gelikanlılar, köylerinden birer kız alsınlar, birer hayat kurtarsınlar, derdi… O zamanlar, oğluna bakar bakar umutlanırdım. Ama, senin oğlun hayırsız çıktı, kavli karar etmedi, sözünde durmadı…”dedi. Annem kızıyor göründü: ” Böyle deli deli konuşmanın sırası mı şimdi Gülizar, eski defterleri niye karıştırıp duruyorsun…”

” Ne bileyim hala, öyle içim doldu işte. Ben de gider, bir rahat yüzü görür, buralardan kurtulur muydum acaba diye hayâl ettim kendi kendime.”

Kızı o arada tepsi ile çay getirdi. Güleç, cana yakın, pembe yanaklı bir kızdı; annesinin küçüklüğüne de ne kadar çok benziyordu. Gülizar, çayı alırken: ” O memleketlerde tanıdığın, bildiğin helâl süt emmiş biri yok mu; ben gün görmedim, bari bu kız gitsin, kurtulsun.” dedi. Kız, ”Anne!” diyerek azarlayıcı bir gözle baktı Gülizar’a, pembe yanakları al al oldu…

Babamla Gülizar’ ın kocası tarladan, takımdan söz ederek girdiler içeri. Gülizar, “Gel evimin direği, gönlümün paşası, gel otur yamacıma şöyle” dedi kocasına, yanına oturttu, sırtına yumuşak yastık koydu. Adam keyiflendi: ” Ulan karı, senin şu yağmasan da gürlemen dünya malına bedel valla!”

İçerden annemin sesi:

‘Haydin, yemek hazır, sofraya!”

Akşama doğru, gitme zamanları gelmişti. Babam, boynundan yakaladığı bir koyunu ahırdan sürükleyerek getirdi, ”Kurban kesecektik, bırakmadılar. Al götür bu koyunu, ilk yazda kuzusunu alırsın, sütünü de çocuklara katık edersin” dedi Güizar’a. Annem, kulağıma eğildi: ”Eniştenin cebine bir cigara parası koy. Adam hasta, iş yok, güç yok. Altı çocukla perme perişanlar, Alla yardım etsin!” dedi.

Gülizar, boynuma sarıldı ayrılırken, ”Ara sıra telefon et, halimizi, hatırımızı sor” dedi. Yüzüme dokundurduğu parmakları çakır dikenlerini andırıyordu. Bir de türkü tutturdu giderken: ” Kime de kin ettin giydin alları/ Yakın iken ırak ettin yolları…” Eşim surat astı. Annem, ”Ha deli, ha del, coştun yine!” dedi Gülizar’a. Sonra, eşime döndü, ”Bu delinin kusuruna bakma, kendi kendine söylenir durur böyle!”

Onlar tepeyi aşıncaya dek arkalarından bakıp durdum…

Her yıl, 8 Mart geldiğinde, herkes sevdiklerini kutlar, çiçek alır. Kadın örgutleri bildiriler yayınlar, televizyonlarda söylevler verilir. Ben ise Gülizar’ın çaresizliğini düşünürüm… Hiç birimiz, onu, o kör karanlıktan kurtaramayız…
_____________

alinergis@yahoo.se
* Bu yazi Cumhuriyet Gazetesinin Pazar Yazilari sayfasinda da yayimlandi

CEVAP VER