YÖK’ü Değiştirme Zamanı Geldi mi?

YÖK’ü Değiştirme Zamanı Geldi mi?

0
PAYLAŞ

Türkiye ilginç ve sürprizlere açık bir ülke. Yıllardır YÖK konusunda öğrencilerin eleştirisi ve protestosu bastırılır. Akademisyenlerin eleştirisi istenmez. Rektörler üniversiteliler YÖK hakkında bir şey diyecek diye hep tedirginlik yaşar. Ancak ilk defa YÖK başkanı sayın Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya bugüne kadar bilinenlerin aksine hepimizin söylediklerini veya söyleyemediklerini daha gerçeği bir şekilde en üst düzeyde açıklamış oldu. Al Jazeera Türk TV’ye açıklamalarda bulunan Sayın Çetinsaya, akademisyenlerin doğru bildiklerini kamuoyuyla paylaşmaları gerektiğini savunarak, “Susturulmuş bir akademik camia var” ifadesini kullandı. Türkiye’de akademik özgürlüklerin neden tam olarak kurulamadığı sorusu üzerine bunların yasalarla ilgili olmadığını ancak 12 Eylül, 28 Şubat ve çeşitli dönemlerde üniversitelerin akademik tasfiye ve yıldırma ile karşılaştığını belirtiler. Sayın Çetinsaya, “21. yüzyıl Türkiye’sinde akademisyenlerin de doğru bildiklerini kamuoyuyla paylaşmaları gerekiyor. Çözüm ve Gezi sürecinde ‘akademik özgürlük nedir, ne değildir’ bunu çok vurguladım.” ifadelerini kullandı. Sayın Çetinsaya eleştiri ve fikrini sözlü açıkladığı için soruşturmaya uğrayan hocalar ile ilgili davaların YÖK tarafından izlendiğini ancak cezalandırma ile ilgili davların yarısının yasa kaynaklı ise yarısının da zihniyet ile ilgili olduğunu belirtiler. Zihniyet olarak üniversite yönetimlerinin konuyu yasak ve susturma anlayışının bir sonucu olarak gördüklerini ima ediyor.

YÖK başkanının öğrenciler ile katıldığı kitap okuma etkinliğine basına yansıyan kısmı ile “YÖK’ün kuruluş felsefesi ve işleyişi bakımından bugün artık yaşamasının ve savunulmasının mümkün olmadığını söyleyerek, “Artık bu kurumu geçmişe bir tepki olarak değiştirmek de yetmez. YÖK’ü de tamamen lağvetmemiz lazım” ifadesini kullandığı belirtildi ( http://www.milliyet.com.tr/yok-artik-lagvedilmelidir/gundem/detay/1855788/default.htm ).

Aslında bu ifadeler YÖK başkanlarından bugüne kadar duymadığımız ifadeler.

Türkiye YÖK’ün 1981 yılında kuruluşu ile başlayan 34 yıl önce yapılan eleştirilerde bu yaklaşımın eğitim-öğretim araştırma topluma katkı ve yönetim süreçlerinde ciddi sorun yaşatacağı ve kalitenin düşeceği belirtildi. Ve ne yazık ki yapılan bütün eleştirileri şiddetle bastıran ceberut siteminin üniversitelerin hiçbir sorununu çözemediği gibi üniversiteleri verimsiz hale getirdiğini, üniversite atmosferi ve ilkelerini buharlaştırdığı artık herkes tarafından kabul ediliyor. YÖK’ün kurulduğunda bu yana akademik kadrolar yükseköğretim sistemimizin bu şekli ile gitmesi durumunda üniversitenin amacından uzaklaşacağı belirtilir. Bu arada yeni bir koordinasyon ve organizasyona ihtiyaç olabileceği ancak üniversitelerin özerk olmasının öneminin zorunluluğu hep vurgulandı.

Türkiye Yükseköğretimi Niceliksel Olarak Büyüyor Ancak Niteliksel Olarak Geriliyor

YÖK Başkanı sayın Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya “‘Büyüme, Kalite, Uluslararasılaşma: Türkiye Yükseköğretimi İçin Bir Yol Haritası” başlıklı hazırladığı kitabı Haziran 2014 tarihinde kamuoyu ile paylaştılar. Şahsıma da gönderilen kitap için sayın Prof. Çetinsaya’ya ayrıca teşekkür ederim.

Kitap, genç nüfus artışı, ortaöğretim ve yükseköğretim öğrenci verileri dahi geniş istatistiki bilgileri kullanarak ciddi bir durum analizi içeriyor. Kitap Yükseköğretimimizin genel verilerini ve son yıllarda yaşanan gelişmelere ve değişimleri veriler ile karşılaştırmalı olarak anlaşılır bir dille anlatmışlardır. Kitaptan bazı önemli tespitler: 1982 yılında 27 olan üniversite sayıları 2013 te 175’e ulaşmış. 1980 yılında 41 bin öğrenci üniversiteye yerleştirirken 2013 yılında 878 bin öğrencinin üniversitelere yerleştirdiği belirtilmiştir. Son 30 yılda 7 220 000 yükseköğretim diploması verilmiş. Toplam 18.985 profesör, 11.831 doçente ve 29.614 yardımcı doçent olmak üzere toplam 133.088 öğretim elemanı üniversitelerde görev yapıyor. Bugün yaklaşık 5,5 milyon öğrenci üniversitelerde öğretim görmektedir.

Akademisyen dağılımının ağırlıklı olarak Marmara Bölgesinde (İstanbul’da) kümelendiği görülüyor. YÖK yılda 100.000 evrakın giriş ve 50 000 bin evrakında çıkış yaptığı devasa yapı. Üniversite gibi kendine özgü özellikleri olan bir kurumun merkezden tek elden yönetilmesinin

Türk yükseköğretimi uluslararası aşmada ve dünya çapında bilim ve teknoloji üretmede geride kaldığı görülüyor. Gelinen noktada, Türkiye’nin halen yüksek nüfusu, okullaşma oranı ve yükseköğretime erişim talebi halen beklenen OECD ülkeleri düzeyinde olmamakla birlikte önümüzdeki dönemde talep artışı daha da artacaktır. Dünya dinamikleri artık kaliteli eğitimi ve araştırmaya zorunlu kılmaktadır. YÖK’ün mevcut misyonu ve anlayışı ile dünyada ileri ülkeler arasında olma şansımız olacağı beklenilmemektedir.

21. Yüzyıl Türkiye’sinin ve dünyanın dinamikleri dikkate alındığında geri kaldığını ve 2023 hedeflerinin gerçekleşmesinin zor olacağı yaşanan pratikle bugün anlaşılmış durumdadır. Sayın Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in başkanlığı döneminde de 2007 yılında “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” çalışması yapılmış ve sorunun gittikçe büyüdüğü ve ciddi reform gereksinimi belirtilmişti.

Türkiye’nin plansız ve programsız olarak açtığı üniversitelerin en ciddi sorunu evrensel düzeyde üniversitelik bilinci ve bilgi birikimi olan akademisyen bulundurmasıdır. Öğretim üyesi başına öğrenci sayısı yönünden Türkiye üniversitelerinin OECD ülkelerinin çok üzerinde olduğu ve Türkiye’nin yüksek öğrenci ve düşük öğretim üyesi sayısı dikkate alındığında yıllık 8.000’e yakın doktoralı öğretim üyesine ihtiyaç duyulduğu belirtiliyor. Ancak 2011-2012 eğitim döneminde 4.445 doktoralı mezun verilmiş. Tabii doktoralıların bilimsel üretkenlikleri, akademik bilgileri ayrıca ölçülmeye değer. Mevcut hali ile daha fazla kaliteli öğretim üyesine ihtiyaç duyduğu kaçınılmaz ve YÖK’ün kuruluş amaçlarından biride bu konuyu tek elden koordine etmekti. Anlaşılan bu konuda da YÖK işlevini yerine getirememiş. Türkiye’nin doğal olarak üniversite ortamı, çalışma koşulları ve maaş durumu nedeniyle benzer büyüklükteki ülkelere göre dezavantajlı durumda bulunuyor. Yeni dönemde 700-800 TL gibi bir iyileşmenin yapılacağı belirtiliyor. Bu artış için teşekkür ederiz ancak bu iyileşmenin çok yetersiz olduğunu ve sorunu gidermeyeceği şimdiden görülüyor. Eğitim, bilim ve araştırma kapasitesini artırmak Öğrenci ve araştırmacılar için yükseköğretimi çekici hale getirmek ve nitelikli beyinleri ülkemizin bilim ortamına kazandırmak için mutlaka maaş artışı dâhil, özerk ortamın yaratılması konularında ciddi önlem alınması gerekir.175 Üniversitede 5 milyon öğrenciye nitelik ve kalite kazandıracak nitelikli kadroların yaratılması için öğretim üyesi yetiştirme sorunu çok ciddi. Bu konuda evrensel ölçekte kriterlerin gelişilmesi kaçınılmaz görülüyor.

Bir diğer sorun da eğitimin kalitesi ve akademik kadroların kalite sorunu ve yeterliliğidir. Türkiye yükseköğretimi görece son yıllarda ciddi bir niceliksel büyüme gösterirken niteliksel olarak aynı oranda ise gerilemenin yaşandığı sayısal verileri ile ortaya çıkmaktadır. Türkiye kaynaklı yayınlar artış göstermiş ve dünyada 25 sırada yer alırken, akademisyenlerin yayınlarının atıf alma sayısı ve H faktörü sıralamasında ise 37 sırada yer alarak niceliksel olarak büyürken, kalite olarak gerilediğimizi göstermektedir. Türkiye’de yayınlanan makalelerin Dünya yayınları toplamına oranı ise 0,95 gibi çok küçük bir düzeyde kalmaktadır.

Kitabın sonuç kısmında ise açık açık bu durumun böyle gidemeyeceği ve YÖK sisteminde yeni bir arayışın ve değişimin zorunluluğunu belirtiyor. “Yeni bir yükseköğretim yasası, bir üst-yönetim ve finansman modeli, yeni bir sınav giriş sistemi ve yeni bir kalite güvence sistemi” olması gerektiğini belirtiyor kitabında.

Bugün Türkiye Üniversitelerinin Temel Problemleri

I. Özerk ve özgür üniversite ortamının sağlanması,
2. Nitelikli akademisyen kaynağının geliştirilmesi,
3. Nicel büyümeden nitel büyümeye geçilerek kaliteli eğitim ve araştırmanın sağlanması.
Bu üç konu da önemli ancak nasıl sağlanacak? Türkiye 2013 hedeflerine nasıl ve hangi yetişmiş insan gücü ile ulaşacak. 34 yıllık YÖK modelinin yükseköğretimimizi geliştirmediği ve üniversitelilik bilincinin neredeyse kaybolduğu yönünde. YÖK Başkanı Sayın Çetinsaya tarafından kale alınan kitapta da belirtiği üzere yükseköğretimin sorunlarının artığını ve yönetilemediğini belirtiyor.

Türkiye Koşullarında ABD Modeli Önerisi Gerçekçi Gözükmüyor

1981 tarihli 2547 sayılı yasa ile artık mevcut yapının yürütülmesinin zor olduğunu belirtiyor ve “çeşitlilik, bilimsel ve akademik özgürlük, kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, kurumsal değerlendirme ve bilimsel rekabet, mali esneklik ve kalite güvencesi esasları çerçevesinde, 21. yüzyıl Türkiye’sinin hedeflerini ve dünya dinamiklerini dikkate alan yeni bir yükseköğretim yasasının yapılması zorunluluktur” diyor.

Sayın Çetinsaya Yükseköğretim Kurulunu dönüştürmek suretiyle yükseköğretim üst yönetiminin yapısının ve sorumlulukları yeniden tanımlanmalıdır diyor. Belirtilen istatistiki veriler bütün olarak analiz edildiğinde niceliksel olarak büyüyen yükseköğretimin, yönetim ve finansman yönünden ciddi sorunları olduğunu belirten tespitleri doğru. Ancak önerilen yönetim modeli ise uluslararsılaşma, yükseköğretimde finansman kaynağını sağlayan devletin daha çok yönetimde söz sahibi olması fikrine soğuk bakmıyor. Öğretim üyelerinin yönetimde söz sahibi olması yerine, mütevelli heyeti (Amerikan üniversite modeli) veya Milli Eğitim bakanlığı modellerinin de düşünülebileceği kısaca belirtiliyor. Ancak bu sorunların üstesinde nasıl gelineceği ve Türkiye’ye özgü net öneri geliştirme kısmına çok değinilmemiş.
Mevcut hali ile Amerikan ve Anglosakson ülkelerdeki üniversitelerin finansman sorunu kısmen paralı eğitimle karşılanmasına karşın, Avrupa ülkelerinde halen Humboldt üniversite modeline dayalı, özerk ve araştırma eksenli, kamu kaynaklı üniversite modelini benimsiyor.
Türkiye bilimsel araştırmaya ayırdığı GSMH payı % 0.94 düzeyinde ileriye taşınamamış olması ülkemizin önceliği ve bilime verdiği önemin bir göstergesi olarak çokta yakınmamak gerekir. Bütün dünyada olduğu gibi devletin birinci görevi topladığı vergileri toplumun nitelikli insan yetiştirmesine ayırmasından doğal ne olabilir ki. Bu nedenlerden dolayı Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı, üniversitelerin akademik yapısı, yükseköğretimde büyüme talebi halen kamu kaynakları ile finansmanın sağlanmasının daha gerçekçi ve sürdürülebilir olacağı düşüncesindeyim.

Üniversiteler İçin Olmasa Olmazı Özerkliktir

Üniversitelerin toplumun ve çağın gerisinde olduğu konusunda çok ciddi kaygılar toplumun büyük çoğunluğunda hakimdir. Bunun nedenlerinde biride üniversite anlayışının ve atmosferinin yaratılamamış olması. Bilim yöneticiliği idarecilikle eş görülmüş, bilim yerine üniversiteler birer holdinge dönüşmüş, liyakate dayalı olmayan akademik kadroların oluşması, siyasetin etkisi ile yönetim organların belirlenmesi üniversiteleri işleyemez duruma getirmiştir.

Bin küsur yıllık üniversite pratiği ve Humboldt temel yaklaşımı üniversite otoritenin etki alanının dışında olması gerektiği yönünde. Daha öncede tartışıldığı üzere akademik özgürlük, kurumsal özerklik ve güvence sağlanmayan yerde bilim insanı üretkenliği sağlanamaz ve üniversiteler dünya çapında gelişemezler. Türkiye yükseköğretimin bugün en ciddi sorunu özerklikten yoksun olmaları ve akademik topluluğun özgürce kendisini ifade edememesi en ciddi sorundur. Başından beri üniversite özerkliğini savunduğumuzu ancak denetim ve hesap sorulabilirliğin şeffaflığın sağlanması gerektiğini belirtiyoruz. Türkiye’nin bugünkü birçok sorunun temelinde bu bağlamda liyakat, kalite, şeffaflık ile içsel ve kamusal denetimin olmamasından kaynaklanıyor.

Bu bağlamda bağımsızlık ve özerklik olmadan Türkiye üniversiteleri görüşlerini açıklayamaz ve kendini güvende hissedemez.

Özgürlük ve bağımsızlık olmadan üniversitelerde yaratıcı etkinlikler, bilim ve felsefe yapılamaz. Bu konu anlaşılmadan da üniversite olamayız. Bir kurumun kendi kendini yönetmesi yani özerkliği özyönetim ilkesidir. Üniversitelerin misyonlarını yürütebilmesi için özgürlük ve özerklik elzem ve taviz verilemez.

Türkiye’de üniversite tasarısını hazırlayan İsviçreli Profesör Ernest Hirsch, Türkiye anılarında akademik özerkliği kısaca şöyle açıklamıştı: “Özerklik, Akademik özgürlüğün hukuki güvencesidir. Devlet, üniversitesini kurar ama işlerine karışmaz. Üniversite özerk değilse meslek okulu olur. Ancak, devlet, kamu kaynaklarını kullanır ve üniversitelerini sadece mali yönden denetler” der. Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerde üniversiteler temelde özerkliği benimsemiş olup yönetim organlarının belirlenmesinde genelde akademik kadroların ve öğrencilerin görüşleri alınmaktadır. 1981 yalında YÖK kurulurken dönemin askeri yönetim başkanı Evren Paşa YÖK’ü şöyle savunmuştu: “Ne yani, köye muhtar seçer gibi mi seçeceğiz üniversite rektörünü?”

Evet, bugün Sayın Çetinsaya’nın da belirtiği gibi yükseköğretimimiz yönetilemez duruma gelinmiş ve değişim her yönden şart.

YÖK’ü Değiştirme Zamanı Geldi

İlk defa bir YÖK Başkanı bugüne kadar dile getirdiğimiz YÖK’ün Türkiye üniversitelerinin sorunlarını çözemediği ve gerilettiği yönündeki görüşleri dile getiriyor. Toplumun hemen her kesiminin artık kabul ettiği üniversitelerin çağın sorunlarına çözüm üretemediği gerçeği, nitelik eğitim yapılamadığı kanaati YÖK Başkanının ağzından da dillendirilmekte olup artık köklü bir değişime gitme zamanının gelip çoktan geçtiğini göstermektedir.

__________________

* Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Çukurova üniversitesi öğretim üyesi,
iortas@cu.edu.tr , https://www.facebook.com/iortas ,
Tweeter; İbrahim ORTAŞ ‏@iortas

BİR CEVAP BIRAK

four × 2 =