Yıkıp geçmeden

Yıkıp geçmeden

0
PAYLAŞ

Uygarlıkta epeyce yol almış olan toplumlar dönüşürken yani yeni yaşam değerleri yaratırken eski değerlerini korurlar, bu değer bir avadanlık, bir salata ya da bir motif bile olsa. Onlar ilerlemenin değer üstüne değer katmak olduğunu bilirler. Kentlerinde eski güzelliklerin yeni güzelliklerle bir bütün oluşturduğunu görürsünüz. Öyle ki tarihsel gelişimin sezgisine ulaşamamış bir kişi bu uyumdan giderek en eski değerlerle en yeni değerlerin aynı elden çıkmış olduğunu düşünebilir. Uygarlıkta yaya kalmış toplumlar yeni değerler yaratmakta zorlandıkları gibi eski değerleri korumakta da özenli değillerdir. Dünlerini çoktan unutup çıkmış gibidirler. Bugünün şairiyle dünün şairi, bugünün mimarıyla dünün mimarı, bugünün eğitimcisiyle dünün eğitimcisi arasında hiçbir bağ yoktur. Bugünküler dünküleri sessizce aşağılarlar. Uygarlaşmada yaya kalmış toplumlar dünya değerlerine de kapalıdırlar: onları uymaz değerler olarak hatta sapkın değerler olarak düşünürler. Kendini anlayamayan bir geri kalmışın bir başkasını anlayabilmesi için mucize gerekmez mi?

Yeni değerleri yerleştirmek için eskilerini yıkmak gerekir diye düşünenler vardır: uygarlaşmada geri kalmış insanın açık ya da örtülü ilkesidir bu. Bu ilke eski büyük ustaların yenileri boğacağını, yenilere engeller koyup büyük güçlükler çıkaracağını düşünmekle belirgindir. Artık efendim o günler geride kalmıştır, o duyarlıklara yaşamda artık yer yoktur. Fuzuli de Baki de Nefi de onun için yalnızca failatün failatün failün’dür. Geri kalmış adam böyle düşünür. Aşağılamacılık da hayranlık gibi bilinç boşluklarının yarattığı son derece temelsiz bir tutum alma biçimidir. Daha da acı olan, kendini yeni’den yana görenlerin eski değerler karşısındaki alaycı tutumlarıdır. Alaycılık geri kalmışlığın ya da daha genel anlamda ahmaklığın kaynağından beslenir. Gerçekte dünü olmayanın, evrensel görüleri ve sezgileri olmayanın önünde sonunda duyacağı duygu yalnızlık duygusudur. Yeni değerleri yerleştirmek için eski değerleri yıkmak gerekir ilkesi her zaman karşıtı gibi duran bir başka ilkeyle bir arada bulunur: eski değerleri yaşatabilmek için yeni değerleri yadsımak gerekir. Bu açıdan da yeni değerlerin eski değerleri boğduğu, anlamsızlaştırdığı, geçersiz kıldığı inancı belirleyicidir.

Gerçekte yetersiz bir bilinçle yeni’den yana olanların da yetersiz bir bilinçle eski’den yana olanların da değerleri koruma, yaratma, geliştirme ve zenginleştirme açısından yapabilecekleri çok bir şey yoktur. Değerler dünyasına yeterli bilinçle yönelen her kişi insanoğlunun geçmişiyle, şimdisiyle ve geleceğiyle bir bütün olduğunu görür, bu bütünün evrensel çeşitliliklerle, yeterli ve yetersiz oluşlarla durmadan geleceğe doğru evrildiğini, böylece gerçek değerlerin bugünün geldigeçti bilinçlerinde olmasa bile evrensel bilinç çerçevesinde korunduğunu ve yarına aktarıldığını bilir. Bilir ki gelecek zamanlar değer olmayanları, yok yere değer gibi görünenleri, şu ya da bu yolla kendini değer gibi göstermeyi başarabilmiş olanları, bir zaman bir takım pırıltılar nedeniyle değer diye benimsenmiş olanları ayıklayacak, değer olarak geleceğe aktarılabilecek olanları da hiçbir önyargıya yer bırakmayacak biçimde insanlığın ortak hazinesine katacaktır. Bu, yaşam için kavga’ya çok benzeyen, daha doğrusu yaşam için kavganın kültürdeki yansımasını oluşturan bir insan olma koşuludur. Değişen ve dönüşen yaşamın acımasızlığı yalnızca ve yalnızca iğreti değerler karşısındadır. Gerçek değerlerin ortaya çıkması ve gelecek zamanlara yapıcı ve itici güç olarak katılması için böyle bir doğal acımasızlığın bir zorunluluk olduğu kesindir. Sözde değerler ayıklanmasalardı gerçek değerler araya gideceklerdi. Ayıklanma süreklidir: doğa yasaları üzerine temellenmiş olan insan olmanın yasaları bunu gerektirir. Yetersiz bilinçlerle dünyaya yerleşmiş olanlar insan olmanın yasalarıyla bildikleri gibi oynayabileceklerini sanırlar, doğa yasalarının bile oyuna getirilebileceğini düşünürler. Bu yasaların sert taşlarına alınlarını çarptıkları zaman da başlarına gelen şeylerin sinsi mi sinsi bir yazgının ürünü olduğunu düşünerek sorumsuzluklarını akıllarının ermediği sözde bir takım evrensel koşullara bağlayıp rahatlarlar.

Değerlerin dışında yaşayan insan aklına gelen her şeyi doğru sanır. Dünyada bir başına olsaydı işi çok zor olacaktı: durmadan kendisine hayır diyen insanların elinde itilip kakılarak şaşkına dönecekti. Bereket onun gibi çok insan vardır: onun gibi aklına ilk geleni doğru sanan, hoşsohbet, durmadan anlatan ama kimseyi dinlemeyen çok insan vardır. Saplantılarıyla, önyargılarıyla, yetersizlikleriyle son derece rahattır o. Bir de şu başına gelenler olmasa…

BİR CEVAP BIRAK