Yıldız Kenter kardeşini anlattı

Yıldız Kenter kardeşini anlattı

0
PAYLAŞ

Müşfik Kenter’in kaybı herkesi-hepimizi üzdü. Ama bir kişi var ki, onun acısı bambaşka. 80 yıllık ablası, 60 yıllık sahne arkadaşı Yıldız Kenter.
Dün Yıldız Kenter’in Bebek’teki evine gittiğimizde her zamanki zarafeti, özeni, vakarıyla karşıladı bizi. Yüreğindeki acı gözlerinden belli oluyordu; ama kardeşinden her söz edişinde yüzüne bir tebessüm yayılıyordu. Yıldız Kenter’in kızı Leyla Tepedelen de oradaydı. “Babam kadar yakındı” dediği dayısını anlattı bize. Müşfik Kenter’i en yakınlarından dinlerken cız etti içim bir kez daha. Hiç karşılaşmadığıma ve artık Müşfik Kenter’lerin pek bulunmadığına…

– Şimdi, bugün bunu sormak zor ama… Müşfik Bey’den sonrası nasıl sizin için?
– Müşfik’siz hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hiçbir şey… Onun bir nefesi, sesi, görünüşü, bir sahneye çıkışı… Her şeye bedeldi.

– Vedalaşma fırsatınız oldu mu?

– Doktoru bir ara dedi ki “Artık uyutacağız, birbirinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Vedalaşmak ister misiniz?” Bu kadar. Vedalaştık…

– Birbirinize benzeyen iki kardeş miydiniz, farklı mı?
– Çok benzemezdik aslında. O farklılıklar aşkla bütünleşti. Özellikle sahnede bu farklılık çok işimize yaradı. Çok yaratıcı özellikleri olan bir insandı Müşfik ve bunu çok doğal olarak yapardı. Benim en önemli hocalarımdan biri olmuştur. Bütün öğrencilerim hocalarım olmuştur aslında; ama Müşfik benim ilk öğrencim ve en değerli hocamdı. Ondaki doğallık, kendiliğinden oluşan tepkiler beni hep şaşkınlığa uğrattı. Müşfik’ten çok yararlandım.

“Ailemizde hep aşk vardı”

– Çalışırken çatışır mıydınız?
– Tabii takışırdık ama hep aşk vardı. Ben bir oyun yazdım, adı “Hep Aşk Vardı”ydı. Ne olursa olsun… Annemle babamdan kaynaklanan o güç hepimize bulaşmıştı. O aşk hepimizde her zaman mevcut oldu. Kavgalar, gürültüler, dövüşler onu hiç yok etmedi. Allaha şükrediyorum.

– Müşfik Bey sizin peşinizden mi tiyatroya girdi, siz mi önayak oldunuz?

– Bu yetenek sanıyorum bana da, Müşfik’e de annemin babasından geçmiş. Oyuncuymuş o, Shakespeare oynarmış. Ben konservatuara girdim ama kavga dövüş. Bana en büyük abim Nedim de, annem de karşı çıktı. Abimden çok dayak yedim. Babam beni gizlice kaydetti konservatuvara. Müşfik’in girişi ise şöyle oldu. Mahmut Abim Müşfik’i çok severdi. Müşfik’in sapsarı saçları, masmavi gözleri vardı. Mahmut “Sarı bok” derdi ona. Bir gün “Lan sarı bok” dedi, “Senin adam olacağın yok, bari artist ol”. O da dinledi abimi. Hem adam oldu hem çok büyük bir sanatçı.

– Aranızda rekabet oldu mu hiç?

– Hayır, hep destek oldurduk birbirimize. En küçüğümüzdü Müşfik. Annem bana “O senin bebeğin” derdi. Kıskanmayayım diye herhalde. Ki az yaş farkı var aramızda, dört yaş. Müşfik’in en çok sevildiği yaşlar, benim de en çok kıskanacağım yaşlardı. Hakikaten Müşfik hayat boyu bebeğim oldu benim. Ben de onun arkadaşı oldum, candaşı oldum, onu seven yoldaşı oldum her zaman. Hep beraber geçti hayatımız. Şanslıydık, mutluyduk, birbirimizden çok güç aldık.

– Şöyle bir sözünü okudum bir söyleşisinde: “Oyunculuk hep komiğime gider. Yıldız okulda oynarken de gülerdim”.

– Tabii, Mahmut Abi’mle ikisi gelir seyreder gülerlerdi.

– Neden?
– Ne bileyim ben? Ciddiye almıyorlardı.

– Kızmıyor muydunuz?
Kızmaz olur muyum? Ben oynuyorum, onlar kah kah kih kih… Alay etmek değildi herhalde, ama beni sahnede görmek tuhaflarına gidiyordu. Sonra o tuhaflığa Müşfik de girdi. Nerede gülünmesi gerektiğini her zaman çok iyi bildi. Çok iyi bir komedi yorumcusuydu.

– Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nda oynarken küt diye bırakıp İstanbul’a geldiniz…

– Muhsin Bey’i (Ertuğrul) tiyatrodan o kadar tatsız bir şekilde uzaklaştırdılar ki, bu bizi çok rahatsız etti. Cart dedik istifa ettik. Ne istifa ediyorsun; paran yok, pulun yok, işin yok. Kaldık açıkta. Serseri gibi uzun zaman boşta dolaştık. Sonra kendi tiyatromuzu kurduk.

– Hanginizin cesaretiydi bu?
– Benim! Hatta bir gün bana kızdı Müşfik. O zaman Mehlika (Kenter) vardı hayatında, “Abdesthanelerin önünde tiyatro açacakmış. Nah açarsın” dedi, Mehlika’nın koluna girip gitti. İki tane umumi tuvalet vardı o günlerde tiyatronun yanında, onu söylüyor. Geçenlerde bir röportajında bir baktım “Tiyatro binası yaptık” diyor gururla. Bak Müşfik’e! İstanbul’a geldik; evimiz de yoktu, paramız da. Metin And’ın annesiyle babası tatile gitmişlerdi, bize o evi açtılar. Tek kişilik yatakta ben yatıyordum. Müşfik de yerde yatıyordu. İlk oyunumuz “Salıncakta iki Kişi”yi orada çıkardık.

– Kenter Tiyatrosu’nu ayakta tutmakla ilgili sıkıntılarınız olduğunu biliyorum. Son durum ne?

– Binayla sıkıntımız daima oluyor. Bir tiyatro binasını tutmak, bakmak, yaşatmak, dekor-kostümü, oyuncusu, kaprisler… Kolay iş değil. Hele özel tiyatroda olduğunuz zaman… Onun için oyuncuların çoğu rahatı, kolayı tercih ediyorlar. Bizim tiyatromuzdan yetişen pek çok oyuncu, oturma pahasına Devlet Tiyatrosu’na geçti. Bakıyorum, iki-üç sene bir şey yaptıkları yok. Ama maaş alıyorlar. Bu sistemi değiştirmeleri lazım. Çalışan para alır. Çalışmayıp da oturan para almamalı.

Kenter kardeşler, aralarında “Kim Korkar Hain Kurttan” ve “Bir Aşk Hikâyesi”nin de olduğu nice oyunda birlikte oynadılar.

RÖPORTAJIN DEVAMI İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ

BİR CEVAP BIRAK

ten + 16 =