Yönetim

Yönetim

0
PAYLAŞ

AydInlanma’nın büyük düşünürü, Yasaların ruhu’nun yazarı Montesquieu “Tüm yönetimler ilkelerinde aşırılığa düştükleri için çöktüler” der. Bir de şunu söyler: “Cumhuriyetler lükste batıp giderler, mutlakyönetimler de yoksullukta.” Her şeyin aşırısı kendi tersini yaratır. Örneğin en büyük müsrifler cimrilerdir. Ölçülülük Eskiçağ’dan bu yana gerçek insanın en güzel tutkusu oldu. Ne var ki insanlar davranışlarını ölçülülüğe göre düzenleme gereği duymadılar. Bütün zamanlarda insanlar yönetimin yasası şiddettir duygusunu neredeyse bir doğallık olarak yaşamaya alıştılar. Sürekli olarak bir kurallar çemberinde yaşayan ya da yaşatılan insan mutsuz insandır. Yaşamın temel duygusu korku olduğu zaman tüm mutluluklar genel bir mutsuzluk ortamında eriyecektir. O zaman Tolstoy’un şu sözü kolay kolay değişmeyecek acı bir gerçeğin anlatımı olur: “Yönetim bir insan topluluğudur, insanların kalanına şiddet uygular.” Fransız Devrimi’ne ve aydınlanmacı düşünceye karşı olan Louis de Bonald şöyle bir söz eder: “Yönetirken insanları oldukları gibi şeyleri de olmaları gerektiği gibi görmek gerekir.” Bu görüş uzun uzun tartışılması gereken bir görüştür. Fransız Devrimi’nin ve aydınlanma düşüncesinin bir başka düşmanı Joseph de Maistre de tartışılması gereken şu görüşü öne sürer: “Her ulusun kendine yaraşır bir yönetimi vardır.” Joseph de Maistre’in görüşü Louis de Bonald’ınkinden daha gerçekçi gibidir.
Yönetimlerin en iyisi belki de bütün bir toplumu kucaklayan yönetimdir. Bir yönetimin bütün bir toplumu kucaklaması ya da daha somut bir deyişle hoşnut etmesi olası mıdır? Bir ölçüde olasıdır. Sınıflı toplumlarda elbette tüm toplum katlarındaki insanlara aynı olanağı sağlamak kolay değildir. Önemli olan bir denge tutturabilmektir. Birilerinin mutluluğu birilerinin mutsuzluğunu gerektiriyorsa, o gibi durumlarda yönetimler ancak bir sınıfı hatta bir kesimi hoşnut kılabilirler. Sınıfsal çerçeveyi kırmak elbette üretim koşulları içinde bir çırpıda yapılabilecek bir şey değildir ama o koşullarda bile yaşama emek verenin yeri yaşamı sömürenin yerinden daha yukarıda olmalıdır. İnsanlar genelde yönetim biçimlerini tartışırken toplumsal uyumun koşullarını düşünmüşlerdir öncelikle: çoklarına göre dirlik ve birlik önemlidir, bu dirlik ve birlik adaletsizlikler üzerine kurulmuş olsa bile. O yüzden insanlar toplumsal-tarihsel koşulları da pek düşünmeden kafaya göre tasarımlar geliştirmekten geri kalmamışlardır. Bu tasarımların çok zaman gülünç görünümler ortaya koyduğu görülür. Örneğin Talleyrand tarihten ve toplumdan, bu arada insan gerçeğinden haberi olmadığını ortaya koyan şu sözü söyleyebilmiştir: “Bir mutlakyönetim demokrat insanlarca yönetilmelidir, bir cumhuriyet de soylularca.”
Bilginin, kültürün, ahlakın, terbiyenin getirdiği soyluluk düşünülüyorsa o başka. Ama en genel anlamında hepimizin bildiğimiz sınıfsal soyluluksa konu olan, o daha da başka. Mutlakyöneticiler demokrat olabilseydiler insanlık feodal yaşamdan sermayeci düzene geçemezdi. Sermayeciliğin yırtıcı aşırılıklarla gelişmesini sağlayan güç mutlakyönetimin uyguladığı aşırı şiddette yatıyordu. Mutlakyönetimin kanatları altında büyümüş olan yeni yükselen sınıf yani burjuva sınıfı sermaye düzeni oturttuktan sonra sermayenin yararına değil de zararına çalışmaya başlayan bu baskıcı düzenleri sırtından atmaya yöneldi. Fransız Devrimi eski baskı gücünün yani mutlakyönetimin yerini yeni baskı gücünün yani burjuva egemenliğinin almaya başlamasıyla belirgindir. Siz buna karşı çıkacaksınız, hani nerede kaldı aydınlanma, nerede kaldı devrim ruhu, insan haklarına ne oldu diyeceksiniz. Burjuva sınıfının bayrak ettiği özgürlük fikrini nerede bulabileceğimizi soracaksınız. Birazcık kitap karıştırmış olan insanların tümü şu gerçeği pek güzel biliyor: XIX. yüzyılla birlikte özgürlükler tümüyle ticaret yapma özgürlüğüne indirgenmiştir. Belki de insanlığın en eski sıkıntısı bundan böyle daha değişik bir örtü altında varlığını sürdürecekti. Belki de Stanislas Leszczynski haklıydı: “Her çeşit yönetimde insan özgür olduğuna inanmaya ve prangalı yaşamaya göre yönlendirilmiştir.”
Belli ki bir şeyleri beklememiz gerekiyor. Nedir beklememiz gereken şey? İnsanın gelişmesini, daha da gelişmesini bekleyeceğiz. Demokrasi düzeni toplumsal yaşamın hatta toplumculuğun tek gerçek ilkesi olacak. Bu da insanların bölüşmeyi, paylaşmayı, sevişmeyi gerçek anlamda ruhuna sindirmiş olduğu koşulları gereksiniyor. Böyle bir dünya her şeyden önce öngörülü insanların dünyası olacak. Böyle bir dünya bilimin, felsefenin, sanatın insan olma koşullarını belirlediği bir dünya olacak. Sabırla bekleyeceğiz…

BİR CEVAP BIRAK