Yok saydığım şeylerin varlığı…

Bir filmin duyguları altüst eden sahnesinde sersemleyip de

kumandaya alelacele uzanıp nasıl durduracağını bilemediğin

bir aydınlanma anı vardır… tekrar tekrar başa sardığın…

İrade dediğimiz şeyin işte tam da o filmi durdurma anındaki gibi,

O ‘çok istemeler şımarıklığı’ndaki sabır durağı olduğunu hatırladım.

 

Bu gerçeklik yanılgısında yok saydığım şeylerin varlığını…

Gereksiz uzun bekleyişlerin hüsranını,

incelikli konulara teğet geçen insanların gamsızlığını,

yarın korkusuyla, kalbiyle aklı arasında dengeyi şaşıranları,

her bir küskünlüğün yüzünde nasıl bir huysuzluk çizgisi bıraktığını…

Hırsızlığın; bir kalbin en mahrem bölgesine kanırta kanırta dalıp çıkan

kara bir el olduğunu hatırladım.

 

O büyük ‘affet’leri; uzun yolculukların oradan oraya savrulan valizlerinde,

O darp almış yara izlerinden, zedelenmiş aciz nesnelliğinden,

acıyan yerlerinden tanıdım.

 

Hayatın anlamını kavramış, çözmüş insanların

dizlerinin dibinde dinlediğim hikayelerin,

beni benle nasıl yüzleştirdiğini hatırladım…

 

Son zamanlarda fazlaca büyüdüğümü,

büyümenin kabuk bağlamak olduğunu,

kabuk kalınlaştıkça içerideki haznenin küçüldüğünü,

İçeriye aldıklarının sayısı azaldıkça

sahsiyetsizliğin vehametini,

haysiyetin cinsiyetsiz bir insan teması olduğunu anladım.

 

Şimdiye kadar anladığımı zannettiklerimi,

zan’larla örülü duvarların insanı nasıl hapsettiğini,

yüzleşilmemiş her konunun istenmeyen bir istikamete ilerlediğini,

bu istikametin hayatı nasıl da değiştirdiğini kırıla döküle hatırladım.

 

Karşındaki anlatmadıkça şahsi mevzuların kurcalanmayacağını,

anlaşılmadığın yerden sessizce çekip gitmenin ‘haksızlık‘ olmayacağını…

Bütün bir hayatı masaya yatırıp

‘elma dersem çık’ gibi bir aymazlığa soyunulmayacağını hatırladım.

 

“Kul hakkı yeme” nasihatindeki ‘kul’un bazen de ben olabildiğimi,

kendi kulluğuma da değer vermeyi çok iyi hatırladım.

 

Sivri huylarımı illa karşımdakinin yüreğime daldırdığı kör bir bıçakla değil,

bizzat ellerimle, kendimi oyarak ve yontarak körelttiğimi hatırladım.

 

Cesaretin; nereye varacağını bildiğin bir yola çıkma kararı değil,

o yolun nereye varacağını kestiremesen de

göze aldığın bir yolculuk harekatı olduğunu hatırladım.

 

Nasıl bittiğini hatırlayamadığın bir şeyin gerçekten bitmediğini,

‘Bitti’ dediğin yerde de yürüyüp gitmeyi çok güzel hatırladım.

 

Her bir yılın yüzüme keskin çizgiler attığı,

yaş günü pastamın mumuna üflediğim dolu dolu tek kerelik nefesin

aslında geçmiş yılları söndürmek, sonlandırmak, bitirmek olduğunu hatırladım.

 

Mutluluğun gümbürtülü bir bitişle ilintili olabildiğini hem de nasıl hatırladım.

 

Ağlamanın bir zayıflık işareti olmadığı gibi,

sulu sepken dağılıp abanmanın bir samimiyet işareti olmadığını da hatırladım.

 

Doğru bildiğini anlatabilmenin zarif ve içtenlikli yolunu bulanları

tek tek hatırladım…

 

Daha kaç yaz ve kış hatırlayacaktım ki bunları…

 

Eros’un okunu çıkarırken sırtında bıraktığı kıymığı,

o kıymığın olur olmadık zamanlarda kendini hatırlatan

‘Eh oldu bir kez’ kabullenişini hatırladım.

 

Çok akıllı ve çok iyi insanların çok ızdırapları olduğunu,

ve bu çoklu insanların ızdıraplarını paylaşmayı asla başaramadıklarını hatırladım.

 

Kalabalıkları unuttum,

yalnızlıkta ustalaştım,

yeni bir sokaktan, yeni bir şehirden,

yeni bir evden, yeni bir cümleden yeniden yeniden böyle başladım.

 

Çünkü aslında hayat, sormaya cesaret ettiğimiz soruların karşılığıdır;

her insan kendi yarasını, kendi yalnızlığını, kendi travmasını

kendi cevaplarıyla sınar.

 

sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 + 12 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.