Yoksulu değil zengini tatmin eden bir üretim modeli

“Üretimin kendini tüketicinin talep kalıbına uyduracağını ileri sürmek doğru olabilir ama gelir dağılımı bozuksa talep kalıbı, yoksulu değil zengini tatmin eden bir üretim modeli yaratır. Gelir dağılımı düzelmedikçe üretimin etkin ve ekonomik olduğu da söylenemez.”

Prof.Dr. Daniel R. FUSFELD, Çağdaş İktisadi Düşüncenin Gelişimi” adlı eserinde, klasik iktisadın babası olarak bilinen Adam Smith’in ekonominin tüketici talebine uyarlanarak dengeye gelişini anlattığı görüşünü belirtirken ayrıca,  yukarıdaki  görüşünün de altını çizerek bunun ancak gelir dağılımında bozukluk olmadığı durumlar için geçerli olduğunu  ekler..

Aslında çalışmalarını, gelir dağılımı ve bölüşüm sorunundan çok, ekonomik büyüme üzerine yoğunlaştıran ve bu konuda özellikle işbölümü ve uzmanlaşma, sermaye birikimi ve  pazarın genişliğinin önemi üzerinde duran Smith, bununla birlikte görüşlerinin bir bölümünde yukarıda belirttiğimiz, günümüzün en temel sorunlarından biri olan gelir dağılımı ve bölüşüm konusunda da bir yargıda bulunmuştur ve bana göre bu yargı bugün dünden daha geçerlidir.

Bilindiği gibi Fordist Birikim Rejimi başarısı, uygulanan Keynesyen talep yaratıcı politikalarla iç pazara yönelmesi ve sıradan her vatandaşı bir talep, yani tüketici konumuna yükseltmesiydi.

Bunda dönemin koşulları ve teknolojideki gelişmeyle, tüketicilerin araba, televizyon, müzik seti, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi yeni icat edilmiş tüketim malları ile ilk kez karşılaşmış olmalarının büyük önemi vardı. Çünkü tüketici bu malları daha önce görmediği ya da kullanma şansı olmadığı için, ilk planda sadece o mala erişmek isteğiyle potansiyel bir talebi oluşturuyordu. Yani geliri olan her tüketicinin mutlaka bu malları satın almak istemesi doğaldı.

Bu açıdan Keynesyen talep politikası gerek işçilerin örgütlenme hakkı ve sendikalaşmasını destekleyerek, gerekse asgari ücret ve sosyal güvenlik haklarında gelişmeler sağlayarak, en önemlisi de tam istihdamı her şeyin üstünde tutarak herkesin, üstelik de iyi derecede bir  gelir sahibi olarak piyasada merak ve heyecan uyandıran bu yeni mallar için bir talep haline gelmesini teşvik etti ve bu şekilde güçlü bir ulusal pazar sistemi yarattı.

Oysa  Günümüzde, teknolojik katkının artık yeni ürünler sunmak yerine eski ürünleri daha fonksiyonel ve çekici hale getirmeye yoğunlaştığı Post-Fordist Birikim Rejimine dönüşümün olması, bozulan gelir dağılımı ve bölüşüm sorunuyla birlikte talebi, yani ürünün satışının gerçekleşmesini ciddi bir sorun haline getirmiştir.

Daha fonksiyonel ve üstün özellikler için daha çok araştırma ve bilgiye, yani ARGE çalışmalarına eskisinden çok daha büyük bütçeler ayırmak gerekmektedir. Çünkü piyasada aynı ürünün değişik fonksiyonlarına sahip onlarca markadan benzerleri birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedir. Sizin tüm bu markalardan sıyrılıp pazarda pay edinebilmeniz için farklı bir nitelik, farklı bir özellik sunmanız gerekmektedir…

Yukarıda bahsettiğim bu gelişim, bilginin üretimde maliyeti çok yüksek bir girdiye dönüşmesini sağlamıştır.

Bunun yanı sıra sadece farklı ve değişik ürün üretmek yetmemekte, aynı zamanda bu ürünleri onlarca ürün içinden sıyrılacak ve tüketicinin zihnine yerleştirecek tanıtım ve reklam faaliyetleri de çok önem kazanmıştır ve bir diğer önemli maaliyet unsuru haline gelmiştir.

Bu kadar çok maliyet unsuru varken ve piyasadaki kıyasıya rekabet yüzünden fiyatlar da çok fazla yükseltilemezken kar nereden elde edilecektir peki?!…

İşte bu sorunun cevabı emektir… Aşırı sömürülen, sendikal hakları ve sosyal kazanımları her geçen gün elinden alınan, bırakın asgari ücreti, kayıt dışı, enformal dediğimiz sisteme mahküm edilen, güvencesiz, sigortasız çalışan  bir emek gücü ile karşı karşıyayız günümüzde.

Tüm bunların yanı sıra bir de ciddi şekilde yaygınlaşan bir işsizlik ve yoksulluk sorunu yaşanmaktadır dünyamızda ki, bu da kapitalizmin bugünkü krizinde baş etmek zorunda olduğu esas problemi oluşturmaktadır.

Ortalama vatandaşın, hatta orta sınıfın neredeyse asgari ihtiyaçlarını bile tüketemez hale geldiği bu sistemde peki üretim hala daha nasıl ayakta kalmaktadır ve neye dayanarak sürdürülebilmektedir?

Bu sorunun cevabı hiç de zor değildir, gelir dağılımındaki adaletsiz bölüşümden aslan payını alanlar diğerlerinin asgari geçim ihtiyaçlarını bile satın alamayacak durumda olmalarına karşın  kendilerini oburcasına bir tüketim furyasına kaptırmışlardır.

Bunlar bir yanda  yazlık ev diğer yanda kışlık ev, ormanda ayrı, deniz kıyısında ayrı, yurt dışında ayrı ev, her sene değiştirilen mobilyalar, araç ve gereçler, yılda birkaç kez yenilenen arabalar ve diğer lüks  tüketim malları, örneğin televizyon, video, müzik seti, cep telefonu, kılık kıyafet ve giyimde değişen modaya göre sürekli doldurulun boşaltılan gardolaplar, daha kışlık tek ayakkabısı olmayan insanlar varken yüzlerce ayakkabısı olan doyumsuz insanlar, güzellik için  harcanan çuvallar dolusu paralar, sözün kısası üretilenin miktarı ne kadar artarsa da bunları tüketenler hep aynı kitle, bir avuç maymun iştahlı obur insan olmaktadır.

Sanki sıradan insanın ulaşamadığı bir dünya yaratılmıştır. Burada bu insanlar ne üretime katılabilmekte, -çünkü iş bulamadıkları için sistemden atıl bulunmaktadır- ne de bölüşümden bir pay alamadıkları için tüketebilmektedirler. Sistem onları ne üretici ne tüketici olarak kaale almamaktadır.

Ha evet kaale aldığı bir durum vardır, o da emeği birbirine kırdırmak ve bir şekilde işi olanları iliğine kadar sömürebilmek için dışarıdaki yedek işgücü ordusunu koz olarak kullanmak konusundadır bu… İyi kötü işi olanlara karşı hiç işi olmayanlar ve bir iş bulmak için can atanlar sürekli gündemde tutularak göz dağı verilmekte ve bu şekilde şans eseri çalışabilen  insanların  ücretleri de en asgari düzeylerde tutulmaktadır.

Bu böyle sürer mi peki?!…

Şimdi tekrar dönelim üstad Adam Smith’in önemli tespitine, “Üretimin kendini tüketicinin talep kalıbına uyduracağını ileri sürmek doğru olabilir ama gelir dağılımı bozuksa talep kalıbı, yoksulu değil zengini tatmin eden bir üretim modeli yaratır. Gelir dağılımı düzelmedikçe üretimin etkin ve ekonomik olduğu da söylenemez.”

Evet bugün Smith’in vurgulamış olduğu o yoksulu değil de zengini tatmin eden üretim modelinin en çılgın örneğini yaşamaktayız…

Yukarıda da belirttiğim gibi yoksulun bu dünyada ne üretici ne tüketici olarak bir değeri yoktur. Hele yoksul ülkelerin ve onların yoksul halklarının…

Aslında onların yaşamasına bile gerek yoktur, hatta açlıkla, hastalıkla, savaşlarla, terörle kırılmalarında da bir sakınca yoktur. Böylece Malthus’un o çok önem verdiği dengeli nüfus ve nüfusun azlığı oranında artan refah hayali pekala gerçekleşebilir…

Ama Smith’in yukarıda belirttiği sözleri de hafife almamalıdır bu arada,  öyle değil mi “Gelir dağılımı düzelmedikçe üretimin etkin ve ekonomik olduğu söylenemez”

Evet bu üretim modeli hepimize çok pahalıya mal oluyor gerçekten… Hatta tüm insanlığa pahalıya mal oluyor. Sonuçlarını çok yakın bir gelecekte göreceğiz nasılsa…

Tek umudum insanlığın, Malthus’un nüfus teorisinin gerçekleşmesi pahasına açlık ve yoksulluktan, hastalık ve savaşlardan kırılmaması…

Ve insanlığın, daha hümanist, çoğunluğun refahı ve  mutluluğuna dayalı, adil gelir dağılımı ve bölüşüm temel alındığı etkin bir alternatif  üretim modelini bir an önce hayata geçirebilmesi…

*Yrd.Doç.Dr. İ.Ü İktisat Fakültesi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.