Yürek eskimez

PAYLAŞ

Yürek olmasa us kendi başına hiçbir şeyi çözemez. İnsanı insan yapan yürektir. Salt us insanı batağa götürür. Yürek olmadı mı us saçmalar: en güzel şeylerin peşine gider gibi yapar, çamura saplanır. İnsanı gülünç eden, rezil eden, hırsların peşine düşüren şey yürekten ayrı düşmüş ustur yani kaba ustur. Filozoflar usu önemserken, usu iyi kullanmak gerektiğini bildirirken gönülden vazgeçtiler mi? Descartes bile vazgeçmedi, vazgeçti diyen yanlış biliyor. Ustan arınmış yürek nasıl boş duygusallıkların kaynağıysa, yürekten arındırılmış us da bilmiş bir doğrucudan başka bir şey değildir. Yüreksizler aşkı kepaze ettiler, sevgiyi tanınmaz ettiler, her türlü ihanetin üreticileri oldular. Shakespaeare’in Atina’lı Timon’unda şu satırları okurken gülmekle ağlamak arasında bir yerde sıkışır kalırız: “Çok güzel, lort hazretleri alçağın biriymiş meğer. Şeytan insana sinsiliği belletirken ne yaptığının bilincinde değilmiş, kendine rakip yaratmış gerçekte. İnsanın bayağılığı yanında şeytan tertemiz kalırsa hiç şaşmam. Adam temiz görünmeye çalışırken tüm hainliği ortaya çıkıyor. Erdemli olmanın ilkelerini öğrenmiş, onları kötülük yolunda kullanıyor. Sofuluk kisvesi altında koskoca bir ülkeyi ateşe atmaktan çekinmeyen yobazlar gibi.”

İhanetle tanıştıysanız onun kaba ustan beslendiğini anlamışsınızdır. Hainler için yürek tehlikelidir, yanıltıcı bir kaynaktır. Hainlerin göremediği şudur: yüreğin onaylamadığı hiçbir görüş hiçbir bakış hiçbir tutum hiçbir fikir insanı düze çıkaramaz. Sonunda hainin hep aynı yakınmasıyla karşılaşırsınız. Gün olur hain haksızlığa uğramış zavallı insan oyununu oynamaya başlar: onun değerini anlamamışlardır, onu en güzel şeyleri yapma yolundan acımasız bir biçimde döndürmüşlerdir, ona özgürce davranma olanağı tanımamışlardır: bu durumda kötülerin kurbanı olmuştur. Ava giderken avlandım demez hain. Pis oyunlar oynuyordum, bunu yaparken çok açık verdim, bütün bunlar başıma o yüzden geldi demez. Nice aşklar yüreksizliklerde eridi. Nice güzellikler yüreksizliklerde doğmadan öldü. Her şeyi çok çabuk eskiten, eskitip unutturan bir dünyada yaşıyoruz. Eskimeyen hiçbir şey yok mu? İnsanın insanca yarattığı hiçbir şey eskimez. İnsanın usunu da kullanarak gönül gözüyle yarattığı şeyler hiç eskimedi. Eskimeyen yalnız yürektir, yüreğin dünyadaki ışığıdır. Zamanın acımasız çalkantısında anılar en başta eskir. Acılar unutulur, yalnız izleri kalır, sonunda izleri de silinir. Ölüler mezarlarda çürüdükçe belleklerde de silikleşirler. Unutulmayanlar yalnızca yüreğin dokuduğu iyiliklerdir. “Ben kirlenmiş biriyim” demek kimseyi temize çıkarmaz.

Courbet on yaşındaki duygusallığını anlatırken şunları söyler: “O yaşta beni en çok üzen, uykularımı kaçıran yoksul insanlardı.” Guillaume Apollinaire Picasso’nun yalnızca bir ressam olmadığını, insanlığın ışık kaynağı olduğunu, insanlığı aydınlatan pırıl pırıl bir güneş olduğunu belki ilk okuyuşta size karmaşık gelecek şu sözlerle anlatır: “Picasso Michelangelo’nun tüm öbürlerini aştıkları için ve bulutların arasında güneş ışığı kadar parlak oldukları için kartallar adını uygun gördüğü kişilerdendir.” Birileri dünyayı bile bile ya da zavallılığından kabasaba bir ussallıkla karartırken Picasso’lar dünyaya görünmez çeşmelerden aydınlıklar taşıdılar. Böyle yapmakla yoksulun, kimsesizin, çaresizin, kendini dünyada iğreti duyanın dayanağı oldular. İnsan olmak isteyene umut verdiler. Ona sakın insan olmaktan korkma dediler, insan olmak bütün güçlüklerine karşın hiçbir doğa güzelliğinin boy ölçüşemeyeceği eşsiz bir güzelliktir.

Ressam Delacroix, Michelangelo’nun temiz yüreğinden sözederken şunları anlatır bize: “Seksen üç yaşında Michelangelo kendisine çok bağlı olan ve gerçek bir dost olarak davranmış olan hizmetçisini kaybetti. Bu adamın adı Urbain’di. Michelangelo onu 1530’daki Floransa kuşatmasından sonra yanına almıştı, onun yardımlarından ve özverisinden çok hoşnuttu, birçok defa ona para kazandırmaya çalışmıştı. Bu kişi hasta düşünce o büyük insan ona bakmak istedi, ona kendi eliyle hizmet etti, birçok gece üstünü başını çıkarmadan onun başını bekledi, ona evladı gibi baktı, ta ki onun kendi kollarında öldüğünü görene kadar.” O engin yürek olmasaydı Michelangelo bilgisiyle, ustalığıyla, hesaplarıyla ve öbür yetenekleriyle bir hiç olup kalırdı. İnsanı boyamacılıktan ressamlığa, gevezelikten şairliğe, olay anlatıcılığından romancılığa götüren işte bu zenginliktir. Ben Flaubert’im demekle Flaubert, ben Picasso’yum demekle Picasso, ben aslında çok büyük adamım demekle büyük adam olunabilseydi dünya üstten ve alttan basık, tadından yenmez koca bir karpuz olurdu.

CEVAP VER