Yörep köyün Kâzım’ı…

Yörep köyün Kâzım’ı…

0
PAYLAŞ

Geçenlerde, Lund kentine, yıllar önce kalp krizinden ölen arkadaşım Kâzım Çalışkan’ın ailesini ziyarete gittim. Aradan 16 yıl geçmesine karşın evdeki anıları yaşıyordu. Bol bol kulaklarını çınlattık. Telleri yenilenmiş sazı duvarda asılı, raflarda kitapları sıralıydı. Çalışma masası, Kâzım biraz sonra gelip de oturacak gibi duruyordu. Arkadaş ölümlerinden sonra, en fazla kitaplar hüzünlendirir insanı… Darbelerden sonra yurtdışına çıkan siyasi sığınmacılarla kitaplar arasında yakın bir bağ olduğunu düşünürüm. Onlar, 12 Mart ve 12 Eylül’den önce verilen mücadelelerde bizlerle omuz omuzaydı. Bizimle birlikte arandılar, gizlendiler. O günlerde onların payına apartman boşluklarına atılmak, kömürlüklerde saklanmak, sobalarda, banyolarda yakılmak düştü. Yakalandıklarında, bizimle birlikte gözaltına alındılar, yargılandılar, mapus damlarında yattılar. Sığınmacı olarak yurtdışına çıktığımızda da bizi yalnız bırakmadılar. Başka iklimlerde, başka topraklarda bizi arayıp buldular, can yoldaşımız oldular. Öldüğümüzde, bizler tabutlar içinde ülkeye dönebildik.

Kitaplarımız mağrurdu, onlar dönmediler. Geride kalan eşlerimiz, çocuklarımız, bir şekilde bir çıkış yolu buldu, ayakta kalmayı başarabildiler. Kitaplar ise değerbilmez ellerde itildiler, kakıldılar; kütüphane raflarından, depolara, mahzenlere doğru sürüklendiler. Yüzlerine bakan, sayfalarını çeviren, dillerini anlayan olmadı.

Sonunda, torbalara, karton kutulara doldurulup çöp bidonlarının kenarına bırakıldılar. Bir arkadaş ölümünden haftalar sonra ailesi telefon etti: “Bu kitapları ne yapacağımızı bilmiyoruz; gel, al, götür hepsini!” Öksüz yavruyu bir yerlere evlatlık vermenin telaşındaydılar sanki. O kitaplar ki, arkadaşımdan bir tanesini bile ödünç almakta zorlanırdım. Ölümlerden sonra, ailesi ağır bir yükten kurtulmaya çalışıyordu. Peki, ya benim kitaplarım ne olacaktı, bunu düşünen yoktu!… Döne, Kâzım’ın okul defterlerine yazılmış öykülerini getirdi koydu önüme: “Ne olacak bunlar şimdi? Yazmak için yıllarını verdi. Ne yapacağım şimdi ben bunları? Arkadaşın öldü, onun yazılarını kim düzenleyecek, kim yayımlayacak?” Bir defterin arasında, ayrı bir kâğıt parçasına yazılmış not ilişti gözüme: “Bu bölümde karınca yuvalarıyla ilgili gözlemlere geniş yer verilecek.” Yitik bir romandı Kâzım’ın yaşamı.

Ölümünden birkaç hafta önce telefon etmiş; “Bir şeyler karaladım, bir ara gel de birlikte bakalım lo!” demişti. Bir araya gelmek, yazıları gözden geçirmek kısmet olmadı… 12 Eylül günlerinde evine düzenlenen operasyonda, kendisinin ve çocuklarının önünde arkadaşlarını öldürmüşlerdi. Sırtında bir kurşun izi vardı. Kurşun yaraları zamanla iyileşmiş, ancak olayın travmasını atlatamamışlardı. İsveç’e geldikten sonra, (o zamanlar dört yaşında olan) ortanca oğluyla birlikte psikolojik tedavi gördüler. Âşık Mahzuni’nin bir çalışmasından esinlenerek “Yörep köyün Kâzım’ı” adını vermiştim ona. Çok sevmişti bu adı… Lund Belediyesi’nin bahçe işlerinde çalışıyordu… Daha gün gibiydi. Bir akşamüstü Döne telefon etti; “Kâzım kalp krizi geçirdi, hastaneye kaldırdılar, acele gel!” dedi.Yetişemedim. Gittiğimde, Kâzım, morgda, soğuk mermerlerin üzerinde yatıyordu. Kitaplara, romanlara sığmayan koca Kâzım, beş-on dakikanın içinde yok olmuştu. Tabutunu hastaneden aldık, Kopenhag Havalimanı’nda uçağa verdik; Döne, götürdü, Anadolu’da (Hekimhan’ın Basak köyünde) bir köy mezarlığına gömdü Kâzım’ı…

Büfenin üzerinde duran resmine bakıyorum. Saçları, bıyıkları simsiyah bir köy delikanlısı. Günlük yaşamın hayhuyları arasında 16 yıl ne çabuk geçmiş. Yaşasaydı, şimdi 57 yaşında olacaktı. Zamanla onun da saçları, bıyıkları beyaza çalacaktı.

Hafta başında telefon etti Döne, “Hiç mi tuz, ekmek hakkımız yok; Kâzım’ın ölümünden sonra bütün arkadaşları hayırsız çıktı” diyerek serzenişte bulunduktan sonra; “Başka arkadaşlar da gelecek, cumartesi günü çoluk çocuğu al, gel!” dedi. Kâzım’ın ölüm yıldönümünü şölene dönüştürdü Döne, “Ben, bir devrimcinin eşiyim, yas tutmam; ölüm yıldönümünü doğum gününe çeviririm” dedi. Onun sevdiği yemekleri hazırlamış. Sazı duvardan indirdik, Kâzım’ın sevdiği Arguvan/ Hekimhan türkülerini söyledik:

Karanfil ekmişim, gül ekmemişim
Unutup dibine su dökmemişim
Sanki ben ayrılık hiç çekmemişim
Çekerim ayrılık seni bir zaman

Döne, masanın üzerindeki yazı dosyalarını toplayıp sandığa koyarken, “Yaşadığım sürece gözüm gibi koruyorum onları. Ne fayda ki, benden sonra öksüz kalacaklar…” dedi. Kim bilir, bizden sonra, daha kaçımızın yaşamöyküleri, gelinlik yaşta ölen genç kız çeyizleri gibi sandıklarda kalacak…

_______________________

alinergis@ yahoo.se

BİR CEVAP BIRAK

twenty − eleven =