Yukarıdan aşağıya

Birden çıktı geldi derler. Ben aldırmam. Bilirim nasıl geldiğini, hiçbir şey söylemem. Neme gerek, ne diye tartışayım onunla bununla. Oysa çok bellidir: adam gelmemiş düpedüz getirilmiştir. Canım efendim ne farkı var, ha gelmiş ha getirilmiş diyeceksiniz. Siz öyle sanın. Gelmek başka getirilmek başkadır. Kendi gelen adam ağır ağır etekten başlar tırmanmaya. Canını dişine takmış, gecesini gündüzüne katmış, kendini bir değer olarak yetiştirmiştir. Güneş de böyle doğar zaten: önce belli belirsiz bir ışık görünür, sonra ışık büyümeye ve yayılmaya başlar, o koca ateş parçası belirir az sonra. İnsanlığın bütün büyükleri böyle çıkmıştır ortaya. Hiçbir büyük kendini bir çırpıda yaratamaz der stoa filozofu. Kendini bir çırpıda yaratmış olanları ne yapalım diyeceksiniz. Kimse kendini bir çırpıda yaratmadı, kimse herhangi bir şeyi bir çırpıda varedemez, kimse kendi gücüyle bir yere birdenbire gelemez. Birden gelmiş olanlar tepeden inmelerdir ya da daha doğrusu tepeden indirilenlerdir. Onlar gelmemiş getirilmiştir. Onlar bir oyunun oyuncularıdır daha çok da kurbanlarıdır. Kendilerini başkasının ya da başkalarının istemine bırakmışlardır.

Kendi gelen adamdan korkmayın, getirilmiş adamdan ne kadar korkmak gerekirse o kadar korkun. İpleri bir başkasının elinde olandan, yukarıdan bir sepetle sarkıtılmış olandan korkun: onun efendileri vardır ve o efendilerinin bütün isteklerini yerine getirmek zorundadır. Ya getirmezse? Getirmesin de görelim. Onun ipleri kimin ya da kimlerin elindedir? Bunu bazen görebilirsiniz, çok zaman da göremezsiniz. Kendisine sorun. Söyler mi? Söylemez. Ben falanca kişinin ya da falanca topluluğun ya da falanca ülkenin adamıyım der mi? Oraya gelmemiştir o, oraya indirilmiştir, birilerinin oyuncağıdır. Her zaman kendim geldim izlenimi yaratmaya çalışır. Ara sıra çok şükür arkamda kimse yok söylevleri de çeker. Erdemlerden sözeder, ahlak dersi verir, yersen her türlü kötülüğün karşısında olduğunu anlatmaya girişir. Bazı insanları kandıramasa da toplumun inanmaya yatkın saf insanlarını, her benim diyen kimseden umut derleye derleye yaşamını sürüklemekte olan zavallı insanları kandırır. Siz elbet gözü açık adamsınız, onun afra tafrasını yutmazsınız. Mahallenin birçok insanı hiçbir “mahalle baskısı” sözkonusu olmadan onun peşinden gidecektir. Hatta çok zaman onun bu bağlantılarından ötürü yere sağlam bastığını düşünerek ona yakın durmak isteyecektir: ona birilerinden iyilik geliyorsa o iyilikten bize de bir parça düşebilir diyecektir.

Başta siyaset ve edebiyat olmak üzere toplumun birçok alanında tepeden inmiş ya da indirilmiş bu düzeysiz kişilerden bol bol vardır. Başka toplumlar nasıldır bilmiyorum ama bizim toplumumuz bu gibi insanlarla doludur. Bir kurumun kapısından girin, çalım atarak dolaşan insanlar göreceksiniz. Şu karşıdan gelen kaşları çatık adam hiç nedensiz sizi azarlayabilir. Azarlayanı çok olsun, azarlandıkça birilerini azarlamak ister. Koridorda yanınızdan başı eğik boynu bükük bir adam geçtiyse işte o buranın nasıl olmuşsa kendi gelmiş adamıdır. Getirilmişler gelmişlerden çok daha ağırlıklı dururlar. Kendi gelen adam tek kişilik adamdır, getirilmişin arkasındaysa sürüyle insan vardır. O sırada insan demekte zorlanacağınız biri çıkar karşınıza. Bu dangıl dungul tip burada ne arıyor diye düşünürsünüz eğer benim gibi aptal düzeyinde safsanız. Saf değilseniz bilirsiniz ki herif birilerinin maşasıdır. Sürüye çok değerli dostumuz ve çok değerli kardeşimiz kontenjanından katılmıştır. Bu getirilmiş tip bir bakarsınız bilim adamıdır, bir bakarsınız ellisinden sonra canı sıkılıp edebiyata sıvanmış yaman bir şairdir ya da romancıdır, bir bakarsınız siyasette at oynatmaktadır ve toplumun gönlünde belli bir yer tutmaktadır, bir bakarsınız hiçbir konuda uzman olmamakla birlikte danışmandır. Bilen birilerine bu kardeşimiz hangi yetenekleriyle hangi üstün nitelikleriyle hangi becerileriyle buralara geldi derseniz hiçbir yanıt alamazsınız. Baksanıza, iyi bir yayınevine çöreklenmiş, yılan gibi dilini çıkara çıkara aferin harıl harıl roman yazıyor ellerine sağlık, altı ayda bir kitap çıkarıyor. Büyük romancılar onun kadar şanslı olamadı hiçbir zaman. Dostoyevski de Flaubert de Balzac da daha başkaları da elleri yaza yaza nasır bağlamış insanlardır, herbirinin yaşamı bir başka dramdır. Onlar sanatlarını binbir güçlükle sürdürdüler. Bizim kardeşimizse onların gölgesi bile değilken, bakın şöyle üç kere tahtaya vurun, aldı başını gidiyor. Yarım yamalak dünyaların artık ürünleri…

Bunlara akıl erdirmeye kalkarsanız benim gibi mutsuz olursunuz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

six + 14 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.