Zehir zemberek bir yazı

PAYLAŞ

Dünyayı ben mi kurtaracağım diyorum, üstüme vazifeymiş gibi her halta burnumu sokuyorum. Evet, evet artık çok rahat argo kullanıyorum, birisinden yüz mü buldum ne? İçimdeki damarlar kabarıyor, yok Kasımpaşalı değilim, ya da Kadırgalı… Halisinden iki çeşit has damarım var, biri Arnavut, diğeri Çerkes… Kabardı, kabaracak… Uyarıyorum, uyardım… Bir gün bu damarlar, pire için yorgan yakacak…


Ferhan Şensoy’un “Kenef penceresinden deniz gören güldürü” sü gibi “Kiralık Oyun” oynuyoruz. Kimse kimseye güvenmiyor, kimse kimseye sırtını dönemiyor, o kimseler birbirlerinin yüzüne dost arkalarından kuyu kazıcı oluyor, her kimse o kimseler ağızları kötü laf yapıyor, dillerinin altında ne kadar küflü bakla varsa hepsini kustu, kusuyor…
Sıkılıyorum, kimselere, hiç kimselere, her kimse o kimselere…Sıkılıyorum kimsesizlerin, kimsesizliklerine… Kimseli olmayı en çok o kimsesizler hak ediyor, herkesin “hamili kart yakini” olan bir kimsesi zaten var. Sıkılıyorum, kimsesizliğime…


Sadece sanatla yaşayabileceğim bir hayat bana verilseydi, karikatür çizerdim bol bol, resim yapardım kocaman duvarlara, kilden seramik karikatürler adam boylarında, müzik ilkel ritm yaratacak müzik aletleriyle, bir Beethoven olamazdım belki ama ben de kafamın içinde duyacağım sesleri müzikleştirirdim. Tiyatro, evet ki ne evet! Gözbebeğim tiyatro, sahne, uçuşan replikler ve perdee! Sinema, vurdulu kırdılı “action“ değil, animasyon, mizah ve korku içeren filmler yapardım. Senaryosunu yazardım, yönetmenliğini yapardım, belki minnacık bir rol de de oynardım, Hitchkok misali… Demek ki tercihimmiş kimsesizlik… Sanatçı olmamdan mıdır nedir? Yalnız kalmak ve yaratmaya durmak isteğim. Sadece sanatla yaşayabileceğim bir hayat bana verilseydi; Yazardım, şimdi yaptığım gibi…


“BÜYÜYÜNCE NE OLAYIM ANNE?”


Yer: Türkiye, İstanbul, 4.Levent, Mekan: Baltalimanı dolmuşu, iç. Dekor: Dolmuş koltuğu. İki büyük, iki çocuk kişi, sığışmış vaziyette. Oyuncular: Bir anne, iki çocuk, ben ve hiç kimse…


Anne: “…Ben, şimdi olduğum gibi, aynı böyle yaşamaya devam ederim. Ama sen, okuyup adam olursan gururlanırım. Derler ki; ”Bakın doktor Ahmet beyin annesi gelmiş”, iyi olmaz mı o zaman?
Çocuk1: (erkek, sekiz yaşında, kalın çerçeveli gözlükleri var) Kendi evimiz de olur o zaman değil mi anne?
Anne: Senin evin olur oğlum, ben ne yapacağım bu yaştan sonra kendi evimi?!!
Çocuk1: Para lazım değil mi anne ev almak için, çok para. Olsun kendime de alırım, size de alırım bir tane ev…


…Araya suskunluk girer.


Anne: (Suskunluğu bozarak) Şart değil canım doktor olman, oku da hakim ol, avukat ol, mühendis ol, gazeteci ol! Öyle bir zaman ki bu zaman, inşaat işçisi olmak için  bile diploma gerekiyor. Oku da, kendini kurtar.
Çocuk 2: (Kız olan, 5 yaşında) Ben öğretmen olayım büyüyünce değil mi anne?
Anne: Evet, sen öğretmen ol, çünkü sen kızsın. Üç ay yaz tatili var, evlenirsin, evinin işini yaparsın.
Çocuk 1: (Aklı önceki cümleye takılmıştır, düşünceli düşünceli) Ben avukat olamam anne, bana ağır gelir. Avukatın yanında ki yazıcı olabilirim ancak! Ben gazeteci olayım anne, gazetem olsun benim. Baş sayfasında yazayım, “Benim bir annem vardı”diye..
Anne: Aman oğlum, gazete sahibi olmak kolay mı, kaç trilyonluk servetin olacak, gazetecilik dışında esnaf olman lazım ki para gelsin.
Çocuk 1: Nedir yani gazete dediğin, alt tarafı 16 sayfa, en fazla 500 kuruş.
Ben (Çok lazımmış gibi devreye giriyorum): Alt tarafı 16 sayfa ama üst tarafı yüzlerce insan hayatı. Bir sürü insan çalışıyor o gazetelerde, geceli, gündüzlü.
Çocuk 1: (Bana konuşarak) Annem beyin cerrahı ol diyor ama beni kan tutuyor.
Anne: (Bana konuşarak) Çok alçak gönüllü bu, taksi şoförü olmak istiyor.
Çocuk 2: (O da bana konuşarak) Annem önce benim doktor olmamı istiyordu, vazgeçti. Şimdi öğretmen ol diyor
Ben: (Çocuk 1’e konuşarak) Gazeteci olma!
Anne: Nedenmiş o?
Ben: (Hala Çocuk 2’ye konuşarak, annenin sorusunu da arada savuşturarak) Gazeteci olma çocuk. Annene ev alamazsın sonra…


…Müsait bir yerde inebilir miyim?


 


 

CEVAP VER