“Zeybek kavganın dansı değildir”

Mart kışında baharın yaşandığı, bir pazar akşamı, oyundan çıktığımda, oyunu düşünerek yürüyorum. İstiklal Caddesi yine cıvıl cıvıl. Yıllar önce seyretttiğim, hala da zaman zaman buruk bir hüzünle seyrettiğim, “Rembetiko” filmi aklımda. 70’li yılların başlarında,İzmir’de şimdi kalmayan, yerlerine apartmanlar dikilen, Karataş’da, Eşrefpaşa’da, Tirkilikte ki aile evlerini düşünmüştüm. Rembetiko’ya yaşam verenlerin, İzmir’den zorunlu göçü ve İzmir özlemleri.

Unutamadığım bir sahneydi. Topluluk müziklerini yapıyorlar ve sabaha karşı, çorbacıda topluca bir aradalar. Kendi hüzünleri ile. Kendileri ile başbaşa. Grubun bir üyesi, udu eline alıyor. Hüzünlü bir bakış. Karşıya, özlem dolu, buğulu gözlerle, sessizce ve sitemsiz, başlıyor çalmaya. “İzmir’in kavakları”

Tiyatro PERA, 13.yılına ulaşıyor. Geçen yıl, İKSV’nin düzenlediği, Tiyatro Festivali’nde sergilediği oyunu, gecikerek de olsa izledikden sonra, yoğun bir duygu yükünü atmaya çalışıyorum.

İzmir 1923 yılı, 1. Dünya Savaşı sonrasında, İzmir’in işgali sonrası, Kurtuluş Savaşı sona ermiş,1923 yılı. “Mübadele Yasası”nın çıkartılması, sonrası yaşananlar. Hüzün. Yıllardır, bir arada yaşamış, ayrı dil, din ve ırktan insanlar. İzmirliler. Birlikte bir yaşam kültürü oluşturmuşlar. Birlikteliğin ve beraberliğin, güzelliğini duyumsayarak yaşıyorlar. Türküler,şarkılar ve enstrümanlar bile, bu kaynaşmanın, bu birlikteliğin yansıması. Kulaklarınızda aynı melodi, dil değişse de, enstrümanlar değişe de.

Peki, nedir enjekte edilmeğe çalışılan, bu kan ve kin. Nedir, insanın insanla uğraşmasını ve sonunu hazırlaması. Bu senaryolar kime ait. Bu senaryoları biz, 50’li yıllarda da yaşadık. İstiklal Caddesi’nde, bu düşüncelerle yürüyorum. Hafif bir yağmur çiseliyor. Islatmayan, serinlik veren. Aynı senaryoların, değişik sahnelenmesi, gündeme getirilmiyor mu günümüzde. Ve daha 20 yıl önce, şimdi paramparça edilen Yogoslavya’da ki yaşananalardan, hala bir ders alamıyormuyuz. Aynı senaryoyu tekrar tekrar sahneye koyanlara karşı, bu senaryolar dışında, kendi senaryolarımızla, yaşamayı sürdüremiyormuyuz. Ne güzel söylüyor. “Zeybek kavganın dansı değildir”

Tiyatro Pera’da, Nesrin Kazankaya’nın imzasını taşıyan her oyunda, görülen bir süreç. Önce araştırma ve okuma dönemi. Bir dönemin haritasını çıkarma, yaşam koşullarını belirleme. Giysiden, yemek kültürüne. Doğadan getirilenlerin, yaşamda ki yansımaları. Bu kez 1923’ün İzmir’i ile yetinilmemiş. Homeros’a uzanılmış. Homeros’dan başlıyoruz. O yüzden, Nesrin Kazankaya imzalı bu oyunun, bende çok ama çok önemli bir yeri oldu ve olacak.

Bu güne kadar, Sıraselviler’de, bu küçük ama sevimli salonda, bir kaç oyun dışında, her sahnelemeyi izlemeğe çalıştım. “Ah Smyrna’m, Güzel İzmir’im”. Bu oyunu yeniden izleyebilirim. Bu gereksinimi, oyundan hemen çıktıktan sonra düşünüyorum. Aynı sahnede, başka sahnelerde ve kentlerde de. Özellikle de İzmir’de.

Tam bir takım oyunu. Tüm oyunucular, oyunun hakkını veriyorlar. Hekes başrolde. Sessizliği ile Ali Rıza’yı oynayan çocuk, Asır Akkaya da buna dahil.

Bazı sahnelerde rumca konuşmalar da var. Alt yazı yok. Ama siz oyuna öylesine kaptırıyorsunuz ki kendinizi, eksiklik de yok. Hele de müzik de, hangisi Türkçe, hangisi Rumca, onlar bile karışıyor. Toplumun bütünlüğünü bu denli yansıtan müzik, yaşamın içine bu denli giren ezgiler ve danslar. Ne güzel açıklıyor. “Zeybek kavganın dansı değildir”

Nesrin Kazankaya’nın, yazdığı, yönettiği ve de rol de aldığı bir oyun. “Ah Smyrna’m, Güzel İzmir’im.” Dekor, kostümler, ışık, seçilen müzik, enstrümanlar ve dans. Cemal Atilla ve Güneş Çağlar’ı getirdikleri yorumla, özellikle kutlamak istiyorum. Muhammet Uzuner, İlker Yiğen ve Doğan Akdoğan, Zeybek’i sahnede, danslarıyla, sözlerden daha fazla anlattıkları için.

Etnik köken üzerine politika yapmak, dinsel tercihleri, politika’da öne çıkarmak, dil’in kendi içindeki güzelliğini, ayrımcılığın aracı haline getirmek, toplumları ne hale getiriyor. Oysa, türküler, şarkılar, enstrümanlar ve birlikte oluşturulan yaşama kültürü, bunu ne güzel çözmüş ve özümsemiş. Bunları yok saymak, kime ne yarar getiriyor. Savaşların galibi var mı ? Acılar ve yıkıntılardan başka.

Neden bu insanlar ve yaşamları ile oynanıyor. Haritalar yeniden çiziliyor. Bölünen yaşamlar. İnsanın yaşadığı ve yaşamak istediği topraktan koparılması. Gidenler kadar, kalanlar da bu acıyı çekyor. Kolay mı ortak yaşama, hemen bir darbe ile son vermek. Oyunun sonunda ki türkü ne güzel aktarıyor. “Bırakıp gitmek kolay mı”.

Yakılan, yıkılan, yok edilen, sadece geçmişimiz mi. Şimdi bu yıkımların, savaşsız bile yaşar hale getirilmek istendiğini göremiyormuyuz. ?

Geçmişi yakarak, yıkarak, yok ederek yeniyi kurmak, acıları getiriyor, özlemleri arttırıyor.
İlyada’da Troya savaşında yaşananlar, tekrar tekrar neden yaşanır ya da yaşatılmak istenir. Kan ve kin, toplumların en büyük kemiricisi. yok edici terminatörü.

Bu karmaşık düşüncelerle, yaşananlarla, aydınlığı özlemek ve yaşam biçimi haline getirmek, aslında hiç de zor değil. Kolay.

Eve dönünce, telvizyonu açıyorsun. “Kin” yansıtan konuşmalar. “Kan” kokan savaş kışkırtmaları, Yıkımlar. Televiyonu kapatıyorum. Ama yaşamın dışına çıkaramıyorum ki ? Bu önlemek değil, kaçmak aslında. Kaçmamız gerekirken.

“Zeybek kavganın dansı değildir”. Orda herkes, kendince özgür ve bütünlükle bir yaşama kültürünü oluştururlar. Birlikte dönerler. Başları daime diktir. Diz çökerler, ama elleri havadadır, yaşamı kucaklarlar. Mağrurdurlar. Yıkık değil, canlıdırlar. Eller, kollar ve başlar. Onur abidesi gibidir.

İzmir’ i özledim. inciri, üzümü, enginarı, radikeyi, şevketi bostanı, kaya barbununu, bulabilirsem traçayı, burada değil, orada. Kordonda nargile içmeyi özledim. Tütün kokusunu, İzmir’in martılarını özledim.

Şimdi zeybek oynamalıyım. “Zeybek kavganın dansı değildir”

_________________

* İstanbul, 11 mart 2013. ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.