Özgür üniversite, gerçek üniversite

Bir üniversiteden beklenen, doğal olarak, öncelikle ülke sorunlarına, ve tabiatıyla, dünya sorunlarına çare üretecek tartışma ortamı yaratmak, farklı fikirleri bir ortamda buluşturarak, aralarından en elverişlisini toplumda yaygınlaştırmaya çalışmaktır. Neoliberal adı altında aslında emperyalizm tüm yerküreye hakim olurken, sadece Türkiye üniversitelerinin değil, tüm dünya üniversitelerinin de sessiz kalması ne insanlık ne de üniversitelerin görevi ve prestiji açısından olumlu görülebilir. Bu yazıda, böyle bir ortamda “çölde vaha” misali, değerli hocamız Profesör Fikret Başkaya’nın yönetimindeki Özgür Üniversite’nin geçen hafta sonunda tertiplediği çok yararlı toplantıdan söz edeceğim.

“Alternatif Bir Ekonomik Model” Özgür Üniversite’nin tertiplediği toplantının başlığıdır. Bu başlık, sanki “neoliberal politikalar” adı altında emperyalizm uygulamalarının dünyaya dayatıldığı ve uygulamaya geçildiği dönemde iktisat yazınına girmiş olan (TINA) sahte sözcüğüne naziredir. TINA sahte sözcüğü, 1980’lerde İngiltere’de başbakanlık görevini yürüten “demir lady” Margaret Thatcher’in ortaya atmış olduğu “Alternatif Yok” (There Is No Alternative) sloganının İngilizcesindeki kelimelerin baş harflerinden oluşmuştur. O dönemde hatta hâlâ da yaygınlığını koruyan bu ifade, toplumsal algılamayı denetleme aracı ve sloganı olarak Türkiye’de de sıkta kullanılmıştır.

Geçtiğimiz hafta Özgür Üniversite tarafından tertiplenen çalıştayda neoliberalizmin, daha geniş bakış açısıyla, kapitalizmin alternatifi olduğu enine boyuna tartışıldı. Programda dört ayrı panelde konuyu çeşitli yönlerinden irdeleyen onaltı konuşmacı bu konuyu Türkiye özelinde enine boyuna tartışmıştır. Gerek konuşmacılar gerek konuşmacılara yöneltilen sorularda çok değerli görüşler ve politika önerileri sergilendi. İleride raporlarının basılacağı çalıştayın böylece toplumun büyük kesimine yayılarak çok değerli katkılar yaptığını düşünüyorum. Tüm çalıştay konularını, kısa olarak da olsa, burada özetlemek olanaklı olmadığından, sadece bazı noktalar değineceğim.

Tartışılan önemli bir konu, insanın oluşturduğu sistemin, daha sonraları doğayı ve bizzat insanı nasıl esir aldığı, tüm dokuları metalaştırarak yok olmaya mahkum ettiği konusu etrafında cereyan etti. Tartışmalarda, “insan-sistem-doğa ve insan” zinciri şeklinde özetlenebilecek etkileşimin dünyamızı her gün biraz daha telafisi olanaksız sona doğru ilerlettiği belirtildi. İnsanın kendi aklı ve mahareti ile oluşturduğu sistemin doğayı tahrip ettiği gibi, insanı da esir alarak, kendi hakimiyetini kurmaya yöneldiği belirtildi. Girişte de ifade etmiş olduğum gibi, ne çare ki, böylesi korkunç bir tehlike yakın olarak görüldüğü halde, ne bilim dünyasında ne de siyaset arenasında içimize ferahlık salacak bir öneri ya da uygulama aracı geliştirilmektedir, bu alanda hemen hiçbir adım da atılmamaktadır!

Tartışılan diğer bir konu da, bir zamanların tarım ülkesi olmakla övünen ülkemizin, özellikle 1980 politikalarının şiddetli etkisiyle, giderek ciddi tarım ürünü ithalatçısı durumuna düşmüş olmasıdır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bütçelerde “Konya Ovasını Sulama Projesi” yer almışken, günümüzde Avrupa Birliği ülkelerinin müşterek projesi aldatmacası altında, emperyalizmin tarımı baltalama projesi olan “Tarıma Doğrudan Destek” uygulaması ile zaten oldukça düşük verimle çalışan tarım kesiminde üretime ciddi darbe vurulmuştur. Genetiği değiştirilmiş tohumluklara esir olmanın da bir emperyalist araç olduğu vurgulandı. Bu konuda Hindistan halkını kurtarmaya yönelik çok önemli bir atılım yapmış olduğu halde, Türkiye’de hükümet sanki ülke ve halkların çıkarları ile değil de, sermayenin çıkarı ile işbirliği yapmışçasına olaya aktif müdahalede bulunmaktan imtina etmektedir. Tarım konusu ile bağlantısı diğer önemli bir alan da ormanlardır. Ülkemizde, 2010 ile 2012 arasında yok edilen orman alanının neredeyse Kayseri kenti büyüklüğünde olduğu belirtildi. Dünyada yaşanan iklim değişikliğine paralel olarak ülkemizde girişilmiş olan orman katliamı ciddi iklim değişikliklerine yol açacaktır. Uluslararası raporlara göre, Dünyasal iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgenin Akdeniz havzası olması göz önünde bulundurulduğunda, her ne sebeple olursa olsun orman tahribatının ülkemize yönelik ne büyük bir katliam olduğu düşünülmeye değer diğer bir konudur. Aynı şekilde akarsular üzerinde yürütülen politikanın da yerüstü ve yeraltı suların yataklarını değiştirdiği ölçüde bölgesel doğa ve estetik tahribata yol açacağı açıktır. Yürütülen programlara göre yakın gelecekte 72 ilde 1012 kadar HES tahribatının yaşanacağı çalıştayda ifade edildi.

Toplantıda alternatif bir ekonomik modelin bulunduğu üzerinde ittifak sağlanmış olmakla beraber, hangi yollardan bunun inşa edileceği de tartışma konusu edildi. Bu konudaki görüşler, biraz keskin hatlarla söylemek gerekirse, iki uçta toplandı. Bir uçta hem içte tarihsel koşulların olgunlaşmamış durumu hem de dünya koşulları muvacehesinde alternatif sisteme dönüşümün oldukça zor, hatta olanaksız olduğu görüşü yer aldı. Bu bağlamda, özellikle ülkemize mevcut hakim kırsal yapı ve kapitalizmin çeşitli manevralarının ani dönüşüme olanak vermediği tartışıldı. Diğer uçta yer alan görüşte ise, içinde geçtiğimiz karanlık günlerde, doğanın ve insanın yok olmaya yüz tutmuş olmasının, koşulların olgunlaşması tarihsel sürecinin en önemli delilini oluşturduğu, dolayısıyla, alternatif sistem ve değişim arayışlarının sürdürülmesinin yararlı, hatta gerekli olduğu savunuldu.

Sistem alternatifi üzerinde düşünürken; başlangıç noktasının insan olduğundan hareketle, insanların algılama konularının irdelenmesi ve iktidarın gücü karşısında mücadele hamlesine yönelmeye itebilecek dinamiklerin araştırılarak, açığa çıkarılmasının gerekliliğinin tartışıldığı toplantıda konunun iktisat alanında değil, sosyoloji ve sosyal psikoloji alanları içinde kaldığı vurgulandı. Buna rağmen, umutsuzluğa katılmadan yol alınması gerektiği belirtildi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × four =