Özgürleşmenin neresindeyiz?

Cumhuriyetin 85 yaşına günler kaldı.
Bir asır yaklaşan bu dönemde Atatürk’ün Türkiye’yi “devlet gibi devlet” yapmak için attığı adımlar ve gerçekleştirdiği devrimlerin ilerisinde neler yaptık?
Önemli olan küllerinden yeniden inşaa edilmiş bir devleti, bir cumhuriyeti nereye taşıdık, nasıl taşıdık?
Çok partili dönemin değerini fark edebildik mi?

Tek partili Cumhuriyet ve tek parti dönemi kendine özgü koşullar dikkate alındığında, dünyanın içinde bulunduğu durum dikkate alındığında bir başka değerlendirilir ve eleştirilebilir.
Bugünün koşullarına “koşullanmış” durumda ise bir başka değerlendirilebilir ve eleştirilebilir.

İkinci Cumhuriyetciler ne yazık ki, gelinen nokta ve içinde bulunduğumuz dünya koşullarına göre bir değerlendirme yaparak geçmiş dönemi eleştiriyorlar.
Hatta suçluyorlar…
Ucuz polemik…

Hatalar, yanlışlar, geleceği iyi görememek, hele Atatürk’ün ölümünden sonraki siyasette dünyayı yanlış algılamalar, geleceği iyi tahmin edememe başka bir şey.
Atatürk dönemini “ceberrut yönetim” olarak algılamak başka bir şey.

Devrimleri içselleştirmek  için kelleyi koltuğa alıp uygulamalarda direnmek şimdilerde kolay gibi geliyor.
Oysa en güçlü partiler, şu andaki carsayılan  özgürlük ortamında  dahi en “kıytırık” bir yasa tasarısını dahi meclisten geçirmek için binbir takla atmak zorunda kalıyorlar.
Gelin de Cumhuriyetın kurulduğu yıllardaki meclisle bu meclisi mukayese edin..
İkinci Cumhuriyeti savunanlar, bu açıdan bakınca çoğu gerçekleri ıskalıyorlar. Üstelik bunu bilerek yapıyorlar.

Aslında Türkiye’nin ilerlemesi, mesafe katetmesi, Avrupa’ya doğru ne kadar yol alıp almadığını anlamak için sadece tek bir ölçü ele alınsa yeterli olabilir.
O da özgürleşme kriteri.
“Ne kadar özgürleştik?” sorusuna hakiki yanıtı bulabilmek.

Müesses nizamı, yani kurulu düzeni korumak ve kollamak görevi tamamen siyasetcilere bırakılmadığı sürece…
Parlamentodaki seçilmişlerin sık sık “ hadi biraz kenara çekilin?” tehdidiyle oyun dışı kalmadıkları sürece…
Böyle bir düzende özgürlüklerin pekişmesi gecikir.
Bu düzene de zaten demokratik nizam denemez.

Avrupalılar, bu kıtanan hakimleri bizim her açıdan özgürleşmemiz için bazı dayatmalarla bunu gerçekleştirebileceklerini sanıyorlar.
Özgür Avrupa’nun her ülkeye göre değişen özgürlük anlayışlarını bir kenara bırakıp, sanki tek tip özgürlük varmış gibi bize de aynı elbiseyi giydirmek istiyorlar.
Oysa bizim özgürlük anlayışımız çok farklı.

Biz bu anlayışı kimliklere göre başka.
Mezheplere göre başka.
Yerli ve yabancılara göre başka.
Sonradan gelme azınlıklara göre başka.
Hatta yerleşik azınlıklara göre başka başka yorumluyoruz ve uyguluyoruz.

İstediğimiz kadar Avrupalının yaptığını yapalım.
İstediğimiz kadar onların kriterlerini hayata geçirmeye çalışalım.
Kopenhag diye adlandırılan kriterlere Avrupalılardan daha fazla uymaya çalışalım.
Gerçek veya ona yakın özgürleşmeyi sağlayamayız.

Özgürleşmek hiç bir zaman dışardan gelmez.
Dışardan ithal özgürlükler kalıcı da olmaz.
Özgürlük istemi halkın kendi içinden gelmeli.
Özgürleşmeyi içselleştirmek için halkın gayreti olmalı.
Önce özgürlüğü halk sevmeli.
Halkın çoğunluğu sevmeli
Severek yaklaşmalı özgürleşmeye.
Gerisi kendiliğinden gelir.
Avrupa’dan gelmesine de gerek kalmaz.
Geride kalan 85 yıla bakıldığında özgürleşme konusunda bir arpa boyu yol almadığımızı görürürüz…
Bunun suçunu içimizde aramalıyız.
Geçmişi kötüyen laklakiyatla suçlu avına çıkma yerine, bize bırakılanların üstüne ne koyduk, neden özgürleşmeyi hala hazmedemiyoruz diye özeleştiri yapılsa daha isabetli olur…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.