Özgürlüğün açmazları

Özgürleşme meselesi, aydınlanmacılar ve romantikler, ilerlemeciler ve muhafazakârlar arasındaki gerilimde, içinden çıkılamayan bir meseleydi… Doğrusu hâlâ da öyledir. Özgürleşmenin, neden/kimden kurtularak gerçekleşeceği konusunda bile bir uzlaşıdan söz etmek çok zor. Yine de, bu tılsımlı kavramı, Hegel’in “bildung” yani “kendini var etme/yaratma” kavramıyla ilişkili okuyunca taşlar biraz daha yerlerine oturur gibi… Hobbes’lardan Locke’lardan bu yana, insanı hep diğer insanlara gereksinim duyan bir varlık olarak değerlendirmiş Batılı düşünürlere bakınca, özgürleşmeyi “bağımsızlaşma” olarak okudukları göze çarpıyor. Oysa özgürleşmeyi, bir başka varlığa bağımlı olmaktan, “bağımsız” (independence) olmaya geçmek değil de; “karşılıklı bağımlılık” (interdependece) ilişkisini, yeni bir boyuta taşımak veya yeni bir biçime sokmak diye yorumlamak, bana daha mantıklı geliyor… İnsanın insandan “kaçamadığı” bir dünyada, varlıklar arasındaki ilişkilerde üstün olma çabası, özgün olma/kendi olma çabasının da önüne geçerken, birileri için “yabancı” olmaktan çok, insanın kendine karşı “yabancılaştığı” gerçeğini görmek gerekiyor.

Hegel’in düşüncesine başvurursak, kavramın ne denli müphem olduğunu daha iyi anlayabileceğimizi sanıyorum. Gerçekten de, özgürleşirken bile, insan, başka şeylere ve başka insanlara bağımlılığı nedeniyle, çabasının sonuçsuz kalışına seyirci oluyorsa, kıramadığı ve kıramayacağı zincirler konusunda yeni bir şey bulmak zorunda demektir… Bana öyle geliyor ki, bugün ulaştığımız nokta şudur: Başkalarına muhtaç, esirce bir “özgürlük”! Yönetilenlere gerek duyan bir hükümran, kendisine âşık bir adama muhtaç olan maşuk, köleye mahkûm bir efendi… Köleye kölelik derecesinde bağımlı olduktan sonra, efendinin efendiliği gerçek bir efendilik midir sahiden? Maşuka âşık gerekliyse, sahip olunan güzellik kendi başına hiçbir anlam ifade etmez hâle gelmiyor mu? (Öyleyse, “Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” diyen şaire katılmamak mümkün mü?) Kendini başkaları ya da bilindik deyişle “öteki” üzerinden tanımlamaya, anlamaya çalışmak, dışsal bir varlığa esaretin ilk adımını oluşturmuyor mu? “Öteki”ye göre, güzel, zeki, uzun, güçlü, zengin olmak, “olmak”lığın ham-saf-doğal özgürlüğünden kopuşun da başlangıcı değil mi?

Rousseau, otobiyografisinde etrafındaki insanlara çocukça bir hayret duygusuyla bakıp, kendisini, hiç kimseye benzemeyen, hiç kimseden üstün olmasa da, en azından herkesten çok farklı olan bir varlık olarak keşfetmesindeki “bireysel özgürleşme” duygusunu ifade ederken, bir bakıma kâinattaki benzersizliğini, tekilliğini fark ediyordu… Bu özgürlük arayışı, tam da, benzersizlikle yalnızlık hissinin de kesiştiği bir nokta. Nietzsche gibi yalnız ve özgür olmak, dağlara, taşlara tırmanıp kitle insanını ve kitleselleştirilen her şeyi “yozlaşma”nın ve “çöküş”ün ürünü olarak görmek; demokrasi, sosyalizm, milliyetçilik…hepsinin özgürlüğü toplum lehine birey aleyhine bozan şeyler olduğunu anlamak, bu büyük bir vazgeçişi gerektiriyordu. Bugün bunu hangimiz yapabilecek cesarete sahibiz, diye durup düşünmek kendimizi yenilemek için faydalı olabilir…

Konuyu tersten de okuyabiliriz: Yalnızlık, ilk insanın sonsuz özgürlüğüyken, sonraları üreyip çoğaldıkça, insanın insana mahkûmiyeti gelişmedi mi? Yüzyıllar boyunca tekrarlanan söz, mealen “Kula kulluk edene yazıklar olsun” olduysa, insanın kendine uygun gördüğü düzene karşı bir sitemi var demektir. Diğer yandan, devrimci teşebbüsler de olmadı değil. Yakın tarihten biliyoruz ki, sosyalist düşüncenin “bir ağaç gibi ‘hür’ bir orman gibi kardeşçe” yaşama ütopyası, kula kulluk etmenin sonunun geleceğini iddia ediyordu ama bunun nasıl olacağına dair cevabı pek net değildi. İslâm da benzer bir dengeden söz ediyordu; “İnananlar kardeştir” deyip, hakkı ve hukuku dengeleyecek ve bireyi ahlâken şekillendirici kurallar tesis ederek… Hem özgür olacaksın, hem toplumun bir parçası… Toplum ahlâk tanır mı? İnsan-kişi-birey belki ahlâka bağlı kalır belki ama toplum daima şeytanîdir; giyotin görmek ister, idam sehpası, tımarhane, hapishane ister… Kıstas ne? Peygamberlerin hapishanesi de tımarhanesi de yoktu. Jandarması, askeri yoktu. Tıpkı ilk insanın dünyasındaki gibi… Fakat sonraları, insanlar ahlâkı, hakkı başka şeylere dönüştürerek, iktidarı, gücü, patronajı elde etmenin peşine düştü. Sanıldı ki, insanlık gemisinde, üstte olanlar, altta kalanlarla aynı istikamete doğru yol almıyor. Oysa batmak, çökmek, herkesin felaketidir. Bu çöküş gerçeği, bütün dinler için de, felsefe ve ideolojiler için de böyledir. İsa Peygamber ilahî selam ve kelamı insanlığa ilettikten sonra, Paul onu aldı ve bambaşka bir şeye çevirdi. Luther ise, hepten yeni bir dünya anlayışı geliştirdi. Lenin sosyalizmi, Leninizme çevirdi ve belini büktü. Stalin onu kırıp ikiye ayırdı. Gerçekteki sosyalizm, düşüncelerdeki/düşlerdeki sosyalizm diye… Milyonlara da, esirlere yaraşır bir şekilde, sadece “peki madem öyle” demek düştü.

Özgürleşme meselesi, iktidara sahip olanların çıkarları doğrultusunda hep bireysel özgürlüğe karşı kullanıldı. Teorisyenler, propagandacılar, hatipler, kitlenin özgürleşeceği yönünde kolektif bir müjde verirken, tüm insanları homojen görüp, tekil ve yalnız insanın, arzularını görmezden geldi. İnsan, feda edilebilir bir şeydi. Mesele de bu zaten: Bugün ne değişti? Özgürlük, hâlâ, Liberya’nın “özgür ülke” ismini taşıması kadar yalan bir şey. Özgürlük isteyenler Tibet’e gitmek, manastırlara, dergâhlara, dağ kulübelerine kapanmak zorunda hâlâ… Modern dünya bu konuda, Ortaçağ’dan bir adım bile ileri götür(e)medi insanlığı. En özgür olanımız bile, mutlaka bir şeyler karşısında köle olmaktan ötede duramıyorken, şair Hasan Hüseyin’in dediği gibi, “acı çekmek özgürlükse” gerçekten özgürüz hepimiz de…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.