Üzülmeli miyim?

Üzülmeli miyim?

0
PAYLAŞ

Siyasetin getirdiği çirkinlikleri gördükçe kendime teşekkür ediyorum, “İyi ki yıllar önce siyasetle ilgili heveslerini tükettin Afşar efendi, yoksa şimdi bin türlü gariplik içinde sen de bir köşeden boşuna öfkelenip duruyordun” diyorum. Siyaset bana göre toplumların yüzeyindeki dalgadır, için dışavurumudur, asıl oluşum içtedir. En içtekiler daha az dışavururlar, dışavuranlar yüzeye yakın olanlardır. Magmaya doğru inildikçe her şey derin bir sessizliğe gömülür. Orada gerçek felsefenin dinginliğiyle, gerçek sanatın renk renk duygusallığıyla, bilimin insana hiç korkma diyen sevecenliğiyle karşılaşırsınız. Oysa yukarıda kıyamet kopmaktadır: öfkeler, kinler, ayak oyunları, terbiye dışı sözler, yaltaklanmalar, ihanetler birbirini kovalar. Korkmadan, pişman olmadan, insanlığın en genel acılarından başka acılar çekmeden yaşamak istiyorsanız magmaya doğru gidin. Oraya indiğiniz zaman size yapılan bütün kötülükleri unutacaksınız.

Öğrencilik yıllarımda Sirkeci-Halkalı treninde başıma bir iş geldi. Bir günün sonunda yorgun eve dönüyordum. Tren her zaman olduğu gibi bir yerden sonra her durakta çok insan bırakıp az insan almaya başladı, bizim Soğuksu’ya doğru birden tenhalaştı. Sekiz on yaşlarında bir oğlan bitiverdi bir yerlerden. İçim parçalandı, nasıl aralıksız gözyaşı döküyor. Gözyaşları önünü baştanbaşa ıslatmış. Herkesin yapacağı şeyi yaptım, niye ağlıyorsun diye sordum. O gün kazandığı bütün paraları çaldırmış. Şimdi bu durumda eve nasıl gidecekmiş. Üvey babası onun kemiklerini kırar, belki de canını alırmış. Bir yandan hıçkırıyor, bir yandan bana kesik kesik bunları anlatıyordu. O zamanlar çok yoksul zamanlarımdı. Hem okula gider hem bir yerlerde çalışır, üç beş kuruşu denklemeye bakardım. Kazandığım üç kuruş paraydı. Ondan bir parça artırıp yoksul evimize hafta sonunda bir şeyler almanın dışında hiçbir lüksüm yoktu. Çocuğa da acıdım. Ne kadardı çaldırdığı para? Az da değildi. Cebimdekilerin tümünü versem karşılamıyordu. Gene de ben cebimde para adına neyim var neyim yoksa verdim oğlana. Verdim ve pişman olmadım. Ama onu üç beş gün sonra aynı gözyaşlarıyla bir başkasını dolandırırken gördüğümde tepemden aşağıya kaynar sular döküldü. “Gene mi sen!” diye üstüne yürüdüğümde hiç durmadı kaçtı.

Aptal yerine konmak çok üzdü beni. Sonra sonra bu yaşadığımı sık sık düşündüm ve her düşünmemde üzüntüm biraz daha azaldı. Bir insan yalandan gözyaşları dökecek kadar alçaldıysa senin yapacağın şey acıma duygusunun çirkin bir duygu olduğunu bile bile ona acımaktır. Bütün ruhu, bütün bilinci, bütün benliği insanları kazıklamak üzerine kurulmuş bu küçücük varlığın geleceğini düşündükçe acıma duygum iyiden iyiye arttı. O hep yalan söyleyecek ve hep birilerini inandırarak gününü gün edecekti. Belki bir gün birileri karşısına çıkıp hesap soracak, belki birileri bir gün bir yerlerine bıçak saplayacaktı. Ama ne olursa olsun o hep kazançlı olacaktı. Bir türlü geliştiremediği aklıyla doğayı ya da dünyayı bildiği gibi kandırabildiği için kendini eşsiz bir insan sayacaktı. Ve bir gün kızından dayak yediğinde, oğlu uyuşturucu komasına girdiğinde, her koşulda ona bağlı karısı artık onu adam yerine koymadığında son noktaya geldiğini, başını taşa çarpmak üzere olduğunu görecekti. O zaman dünyanın dönüşsüz bir dünya olduğunu anlayacaktı. Çocuk yaşlarından başlayarak haince geliştirdiği ince siyaset sonunda onun paçalarına dolanacaktı. O zaman aklını başına toplar mıydı? Hayır, o gene kendini suçlu görmeyecektir. Ona göre kızı ve oğlu nankör insanlar olmuşlardır, karısı sefilliğin doruklarına tırmanmıştır, çevresindekiler arasında kendi gibi olanların dışında hiç kimse onu insan yerine koymamaktadır. Bunları düşündükçe gönlüm kendi adıma ferahlardı ama bu defa onun adına üzülürdüm. Daha sonra buna benzer pek çok olay yaşadım. Bu kandırmacanın daha ince biçimlerini, ince siyasetle oluşturulmuş biçimlerini gördüm.

Bütün bunlar beni genelde bir yalanlar, bencillikler, ikiyüzlülükler alanı olarak gördüğüm siyasetten soğutmuştur. Elimde olsaydı da o zaman o küçücük çocuğa hiç korkmamak adında son derece büyük, son derece önemli bir erdemin varlığını anlatabilseydim. Ona acı çekmenin değerinden sözedebilseydim, kimsenin beş kuruşuna dönüp bakmamak diye bir yücelik olduğunu da öğretebilseydim. Öbür yolun bu yoldan daha çetin ama daha sağlam olduğuna inandırabilseydim onu. Ona yaşamın güçlükleri karşısında küçülmemesini, kimseye el açmamasını, dimdik durmasını, çağırıldığı her sofraya oturmamasını söyleyebilseydim. Siyaset adına iyi bir iş yapmış olurdum belki de.

BİR CEVAP BIRAK