Özümüzde, sözümüzde, gözümüzde turnalar…

Uçup gittin buralardan, canımın canı nerdesin?
Gittiğin yol çok mu uzak, dönülmeyen yerde misin?

Gel yağmur ol gel! Gel rüzgâr ol gel!
Bulutlar yoldaşın olsun, Allahım seni korusun.
Yolun açık, aydın olsun, Turnalara tutun da gel…

Güzel Anadolu’muzun semalarında uçan kuşların en bilinenlerinden biri de Turna veya yaygın söylemle Durna’dır. Dilimizde adı binbir tadla dolaşan, gönlümüze türlü donda sökün eden, en çok da türkülerimize saçtığımız kuş kimilerine göre; “türkü doğuran halk”ın en önemsediği kuş’tur, türkülerde adı çokça geçtiği için kimimizde; “acaba turnalar olmasa türküler nic’olurdu?” hissi uyandırır. Bu leylek büyüklüğünde, uzun bacaklı, zarif boyunlu, parlak, duru, güzel gözlü su kuşları diyardan diyara, Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika arasındaki 4 – 5 bin km.’lik mesafeyi büyük bir ustalıkla aşarlar. Yurdumuza nisan ayı başlarında gelir, türkülerimize göre ağzı dolu şeker ve hurma getirirler. Ağustos ayı gibi dönerlerken ne haberler, hasretler, sevdalar ve umutlar götürürler herhalde bunu kendileri kadar hiç kimse bilemez…

Efsanelere göre hep hayat kurtaran, yardım eden, umut dağıtan, güzellikleriyle binlerce yıldır baş tacı edilen turnalar yalnız bizde değil, Mısır mezarlarından, Rus şarkılarına, Amerikan Yerlilerinin totemlerinden, Avustralya yerli danslarına, Yunan ve Roma mitlerine kadar birçok kültürde karşımıza çıkar.

Turnanın başının arka tarafında geriye doğru sarkan bir zülfü, kanatlarında göz alıcı, mavi, kırmızı ve yeşil tüyler vardır. 10-15 yıllık ömürlerinde nehir vadilerinde, göllerde ve bataklık yerlerde eğleşen bu sıcak memleket kuşunun dişileri yılda eşlerin kuluçka zamanı nöbetleşe beklediği, dokunanın yandığı iki yumurta yumurtlarlar. Su kaynağına en fazla 500 m. mesafeye yuva yapar, göçerken 16.000-26.000 fit göğe yükselirler. Göç sırasında yorgun düşen telli turnaların en başlıca tehdidi kartallardır… Ölen eşini yedi yıl bekleyen turnalar sevgide sadık, dostlukta vefalıdır. İmam Demîrî’nin Hayâtü’l Hayvân’ında adlı eserine göre yaşlanan ana ve babalarına bakan canlılardır.

Halkın sözlü yaratılarında hayvan ve bitkilerin önemli bir yer tuttuğu Totemizm ve Şamanizm inancı dönemlerinden beri inancımızda, halk edebiyatımızda, insan ve yer adlarımızda, duygularımızda sıkça yararlandığımız, baştacı ettiğimiz varlıklardan biridir. Eşimizden ayrılsak onlara benzer, işimiz olsa (nedense) onları gözünden vururuz…

Tellisi – telsizi, allısı – sarısı, yaralısı ile gurbetimizi, hasretimizi, nazlı yardan ayrılışımızı ve özlemlerimizi dökerek dize geldiğimiz türkülerimizde, bir kuştan öte sılamıza, sevdiklerimize haber götüren, sıladan sökün gelirken inci mercan gibi yârin elvan elvan kokusunu getiren sırdaşımız, ulağımız, aciz kaldığımız hallerde kolumuz kanadımızdır. Dallarda durur görünce; “sizi bizim ellerde bekleyen var!” diye uçmağa özendirir, sevdiğimizin diyarına onlarla selam salarız. Yâri üzülmesin diye öğütlerken çaktırmadan; “Hasret kimseye kalmasın, sevdalılar ayrılmasın! Sevdanın, aşkın narına ben yandım, eller yanmasın!” diye de dizimizi döveriz.

Bir çift turna gördüm durur dallarda,
Seversen Mevla’yı kalma yollarda.
Sizi bekleyen var bizim ellerde,
Bizim ele doğru gidin turnalar…

Kanadı göçmen buluta takılı kalan bazılarından eski ben’imizi dinler, biz büyüdükçe kirlenen dünyada herşey gibi zamana yenik düşen “o patika yollara, dağlara, kırlara, karlı ovalara çıkmasın” diye tembihleriz. Bizden sonraya göklerden başka hiçbir şeyin kalmadığı, herşeyin uçurtmalara binip uçup gittiği zamanlara ağıtlar yakıp yaş dökerken bugünü görmeyiz.

Aaahh, kalkın turnam kalkın Van’dan sökülün,
Erciş’in gölüne dolun tökülün,
Malazgirt beyinden korkun sakının ,
Onlar avcı sizi vurur turnalar…

Gökyüzünün engin maviliklerinde uçarken her biri müziğin notaları gibi ahenkli kanat vuruşları, şiirler gibi armonik ötüşleri ile bu özgürlüğe sevdalı kuşları hikmet sahibi ruhu temsil eden Gök Tanrı ile bir tutar, kutsal sayarız. Yaşayışı ile yaşamımız arasında içsel ve sihirli bir bağ kurduğumuz, kendimize yakın bildiğimiz, bazı avcılara gelin donunda göründüğünü duyduğumuz bu kuşa silah sıkmayı günah bilir, sıkanın başına hırlı iş gelmeyeceğine inanırız. Zalim avcılar elinden can vermişlerine yanar tüteriz…

Dün mü burdayıdın, bugün mü geldin?
Ötme garip garip, sinemi deldin.
Eşimden ayrıldım ben burda kaldım,
Yâd avcılar vurdu telli turnamı…

Ayrıca ilkbaharda buğday getirirse bolluk, kemik getirirse ölüm, yılan getirirse felâket; havanın alçakta uçarsa soğuk, yüksekten uçarsa sıcak olacağını düşünür, kondukları tarlaya bereket getirdiği inancıyla katar katar geçişlerinde dua eder, niyet tutarız. Kendiliğinden dökülen bir teleğini bulursak uğur diye saklar, yuvalarına ilişip bozmaktan çekiniriz.

Sen seher yelisin, gider gelmezsin,
Gelirsen de güle baki kalmazsın.
Seni uçuranlar murad almasın,
Seni kim uçurdu gölünden turnam? Onlarla cümle yâre, yarene, ATA’ya, öteye selam ederiz;

Şükür Erzurum’dan indim ovaya,
Benden yâre selâm edin turnalar.
Kemah dedeleri dursun duaya,
Benden yâre selâm edin turnalar…

Çıkın Çankaya’da bir katar tutun,
Kemal Atatürk’ün yasına yetin,
Radyo’nun damında fırlanın, ötün,
Benden selâm edin yâre turnalar…

Ya da onunla yaşananları sadalar (sıralar), tarihe not düşeriz;

Turnam gider isen bizim illere,
Vezir Ardahan’dan göçtü diyesin.
Karşı geldi Kızılbaşın hanları,
Çıldır’da da döğüş oldu diyesin.

Çoğu zaman onlardan çok şey öğrenir, zaman zaman da bir şeyler öğretiriz;

Kılavuzun yanlış yola salarsa,
Şahin görüp tellerini yolarsa,
Alayını bölük bölük bölerse,
Ayrılık nic’olur görün durnalar…

Türk kültürünün ve Türk sözlü anlatıları halk hikâyeleri ve türkülerimizin, halk oyunlarımızın vazgeçilmez bir parçası olarak karşımıza çıkan bu sade, zarif ve onurlu varlıkları kimi zaman coşkumuzun, kimi zaman hüznümüzün, bazen de mutluluğumuzun habercisi bilip türkülerimize en çok onları katık etmişiz. Kültür coğrafyamızda bu kadar önemli bir yeri olan turnayı alplik, hâkimiyet, kuvvet, cesaret, güzellik, uğur, bereket, niyet ve süs alameti olarak giyim-kuşamımızdan halı-kilimimize, eşiğimizden beşiğimize, hayatımızın bütün alanlarına motif motif işlemiş, halı ve kilimlerimize dokuduğumuz turna ile evrenin koruyucu ruhlarından şefaat dilemişiz. Kuş tipi elbise giyen şamanın fevkalâde bir kuvvet kazandığı Yakut Türklerinden beri gelen gelenek ve semboller mistik anlamıyla bugün Bergama ve Edremit civarındaki köylerde yaşayan Alevî, Türkmen ve Çepnilerin kuş telekleri ile bezedikleri için “kepez” dediği, gelin baş süslemelerinde yaşatılmaktadır.

Turna kuşu, Divân-ı Lûgat-it Türk’te isim olarak zikredilmektedir. Kutadgu Bilig’in, insanın doyumsuzluğunun anlatıldığı bölümünde av hayvanları sayılırken onun adı da geçer. Dede Korkut Hikâyeleri’nde de; “Kan Turalı baktı gördü ki bu konduğu yerde kuğu kuşları, turnalar, keklikler uçar” ibaresiyle geçmektedir.

Turna sembol olarak el sanatlarına, halıdan, kilime, taş ve ağaç işlemeciliğine kadar pek çok sahada kullanılmıştır. Türk hanımlarının ilmek ilmek işlediği; turna bacağı, turna kanadı, turna katarı, turnalar bu nakışlardan birkaçıdır. Çocuk oyunlarında bedensel özellikleri, davranışları ve kendi aralarındaki ilişkilerle çocukların büyük ilgisini çeken bütün kuşlar gibi turnaya da rastlarız. “A telli turna”, “turna vurdu” bu oyunlardan bazılarıdır.

Türk kültüründe turnalar şans, refah ve umut kuşlarıdır. Efsanelere göre hep hayat kurtaran, yardım eden, umut dağıtan kuşlardır. Halk inanışına göre; tek eşli ve gururları için yaşayan hayvanlardır. Eşlerini kaybettikleri vakit bir daha topluluklara karışmazlar. Eşinden ayrılanları yaşamına son verdiği için bu davranışına takdir ve hürmet edilmiştir.

Hazreti Şah’ın avazı,
Turna derler bir kuştadır.
Asası Nil deryasında,
Hırkası bir derviştedir…

Anadolu Alevi – Bektaşi inancında da turnalar ezelden ebede giden yolda, yoklukta varlığın sırrına ermiş bir varlık olarak kabul edilip büyük değer verilir. Alevilikte güvercin kadar kutsal sayılan turnanın sesini Hazreti Ali’den, sevgiyi bülbülden, aşkı gülden, hikmeti arıdan aldığına, erenlerin turna ile şevke geldiğine inanılır. Anadolu’da Hoca Ahmet Yesevî’nin de turnaya dönüşebildiği inancı yaygındır.

Cemin önemli bir unsuru olan semahlardan biri olan ve ayrı bir makamda çalınıp söylenen Turna Semahı onların uçuşuna esenlemedir. Alevi-Bektaşi geleneğinde turna katarı âyîn-i cemde ilâhi aşkla yola giden iman-ikrar sahibi canları temsil eder. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle semah dönen, döndükçe yükselen canlar Hakk’a yükselip Hakk’la Hakk olmak isterler. Ali’yi yine sesi ile Hz. Ali’ye benzettikleri turnaya sorarlar;

Kim gördü deryada balık izini,
Eğildi Kanber’in öptü gözünü,
Turnalardan işittim avazını,
Turnalar Ali’mi görmediniz mi? (Pir Sultan Abdal) Ya da;

Aman turnam aman aman Ali misin sen?
Yoksa Hünkâr Hacı Bektaş Veli misin sen?
Ali sevilmez mi (hey hey) deli misin sen?

Turnalar, sabahları erken ve akşamları gün batarken olmak üzere suda iki defa adeta raks ederler. Bu nedenle Erzurum yöresine ait sıra barlarından dördüncü barın adı, esin kaynağı bu raks olan “Turna Barı”dır. Turna Barı’nda biri kadın, diğeri erkek olmak üzere iki oyuncu, bir çift turnayı temsil ederler. Oyunda ara sıra ötüşme taklitleri yapılır. İki oyuncunun birbirleri etrafında dönmeleriyle başlayan oyunda erkek oyuncu dişiyi aldatarak diz üstü yere çöktürür. Etrafında üç devir yaptıktan sonra sırtına çıkıp oynar. Oyun dişinin yine erkek tarafından kaldırılması ile sona erer. Turna barı, Erzurum düğünlerinde kadınlarınca da oynana gelmiştir.

Turnalar uçarken başlarında öncü bulunur, öncünün ardından dar bir zaviye içinde tesbih daneleri şeklinde katar takip eder. Bu takip belki de Mevlevî ayinlerindeki “sema”ın bir hareket noktasıdır. 17’nci asır Bektaşî şairi Ahû turna öncüsünü mürşide giden rehber görür:

Biri rehber olmuş mürşide gider,
Sözünce semaın aşikâr eder,
Muhammed Ali’nin erkânın güder,
Nazlı nazlı söyler Horasan deyu…

Turna sürüleri göç ederken genellikle “^” biçiminde uçarlar. Bu onlara has bir uçuş tekniğidir. Çiftler halinde yaşarlar ve tek eşli bir hayat sürerler. Yuvalarını diğerlerinden ayırırlar. Eğer bir avcı turnanın birini vurur ya da turna çiftlerinden biri ölürse, geride kalan turna yaşamaya devam etmez ölümü seçer ve kendini suya bırakır. Turnalar sadece uçuşlarıyla değil, eşinden ayrıldıklarında dertli dertli ötmeleri ile de insanları etkilemişlerdir. Şair onun ötüşündeki yakıcılık ile kendi durumu arasında paralellik kurar.

Turnam dertli öttün, derdimi deştin,
El vurup yaremin başını açtın.
Eşinden m(i)ayrıldın, yolun mu şaştın?
Doğru bir katere gidin turnalar.

Turnalar hiç durmadan kilometrelerce uçabilen ve havada en uzun kalan kuş türlerinin başında gelir. Büyük Anadolu insanı bu özelliğinden dolayı uzak diyarlardaki eşe dosta yaktıkları türkülerde turnalarla selam göndermiştir. Bu türkülerin en güzel örneklerinden biri evrene Keskinli Âşık Hacı Taşan’ın (1930- 1983) davudi sesinden yayılan, Allı Turnam türküsünde yankılanır;

Allı turnam bizim ele varırsan,
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle.
Eğer bizi sual eden olursa,
Boynu bükük benzi soluk yar söyle. Gevheri “Garip Turna” türküsü, Ercişli Emrah;

Katar katar olmuş giden turnalar,
Sizler bilirsiniz hallerimizi.
Sılada sevdiğim öz anam – atam,
Daha gözlemesin yollarımızı…diyen dizelerle sılaya haber gönderirken Erzurumlu Emrah dost iline giden turnalara şöyle seslenir;

Dost eline giden turna,
Bekle kelamı, kelamı.
Uğrar isen yar yanına,
Eyle selâmı, selâmı… Türkü yürekli Anadolu insanı kimi türküde:

Gidin turnalar gidin, yârime selam edin.
Yârim uykuda ise, uykusun haram edin, derken kimi türküde de turnaya gideceği yeri bizzat belirtir;

Turnam gidersen Mardin’e,
Turnam yâre selâm söyle… Bazı türkülerde hâl – dert sorarken ondan yardım ister;

Yüce dağ başında uçan turnalar
Yok mu sizin vatanınız, eliniz?
Bir nağme yazayım yâre götürün,
Uğrar ise dost eline yolunuz…

Genelde geleneksel Anadolu kültüründe, özelde ise Tahtacı samahlarında bir yerde durmayıp diyar diyar gezen turnalar erenlerle bir tutulmuştur.

İki turnam gelir de dost ellerinden,
Evrilir, çevrilir, döner göllerde.
Muhabbet getirir dost ellerinden,
Korkmaz ki avcı var deyi yollarda, diye başlayan samahın;

Sakının Turnalar, Urum gışıdır,
Poyraz vurur, şıvgaların üşüdür.
Konup göçmek evliyalar işidir,
Konup göç ki söylenesin dillerde… diye süren dizeleri bunun örneğidir.

Türkülerde tersi söylense de her canlı gibi turnalar da avcılardan korkar, tedirgin olurlar. Bunu bilen duyarlı yürekli Âşık Davut Sulari onlara;

Sulari’yi avcı sanma,
Sakın kara taşa konma.
Bizim yaylalardan inme,
Üç telli, dört telli, beş telli turna,
Sen olmaz isen buralarda durmam, diye seslenmiştir. Büyük ozan Karacaoğlan da turnalara uzak değildir.

Katar katar olmuş gelen turnalar,
Şu halime, şu gönlüme bak benim.
Şahin pençe vurdu, tüyüm ağarttı,
Kanadıma bir ok vurdu berk benim.

Turnam gökyüzünde bölüktür bölük,
Ayrılık elinden ciğerim delik,
Önü muhabbet de sonu ayrılık,
Depreştirmen, eski yaram çok benim…

Turnaların türkülerde yüklendiği bir başka fonksiyon da, kendileriyle dertleşme ve söyleşmedir. Gurbette kalmış, hasret çekenler veya herhangi bir derdini paylaşmak isteyenler turnalarla söyleşir. Ozan;

Gitme turnam gitme bir sualim var,
Turnam neden düştün sen bu yollara?
Sana söyleyecek gizli halim var,
Turnam neden düştün sen bu yollara?

Ağlamışsın gözlerinin yaşına,
Uğramışsın zemherinin kışına,
Karlı ovalarda senin işin ne?
Turnam neden düştün sen bu yollara?
Allı da turnam telli de turnam, bir gözleri sürmeli… derken bir başka türküde ozan kendi çektiğini çekmesin diye turnaya yalvarır;

Gitme turnam bizim elden,
Dön gel Mevla’yı seversen.
Ayrılık ölümden beter,
Dön gel Mevla’yı seversen… Aynı dert başka türküde de tüter;

Geldim gurbet ele geri dönülmez,
Kim öldüğün kim kaldığın bilinmez,
Ölsem gurbet elde gözüm yumulmaz,
Anam, bacım, bir yâranım yok benim… Turnalarla söyleşilen bir başka türkü Sefil Ali’nin gönül telinden bütün Anadolu’yu karış karış dolaşır;

Üç turna uçurdum Yozgat dağından,
İzin aldım ağasından beyinden,
Başı boz dumanlı Çavuş köyünden,
Erzurum İline konun turnalar… Bir başkası onlara içini döker, kendini anlatır;

Arifim söze karışmam,
Küserim yâre barışmam.
Karadır muradım şaşmam,
Darılırım telli turnam…
Allı turnam telli turnam
Sensiz bu yerlerde durmam… Pir Sultan’ın dizelerinde tüten yürek ise bazen onun düşsel uçuşundan tad alamayacak denli tasalıdır, Muhammed – Ali aşkına turnaya niyaz eder;

Çevrilip çevrilip üstü yanımda,
Ötme turnam ötme gönlüm hoş değil.
Benim derdim yeter bir de sen katma,
Ötme turnam ötme gönlüm hoş değil.

Bir sağlık yeğ imiş dünya varından,
Nice vazgeleyim zülfün telinden?
Ayrı düştüm vatanımdan, ilimden;
Ötme turnam ötme gönlüm hoş değil. Kimi deyişlerde O’na Bâtıni âlemden sual sorar;

Yemen ellerinden beri gelirken,
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?
Hava üzerinde semah dönerken,
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

Şah’ım Hayber kalesini yıkarken,
Nice Yezit halka olup bakarken,
Muhammet Mustafa Hacc’a çıkarken,
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

Kim gördü deryada balık izini?
Eğildi Kanber’in öptü gözünü,
Turnalardan işittim gür avazını,
Turnalar Ali’mi görmediniz mi? …

Turna sadece Anadolu kültüründe değil, Japon kültüründe de önemli bir simgedir. Japon kültüründe hastalık sahibi bir insan kâğıttan bin adet turna kuşu yaparsa sağlığına kavuştuğuna inanılır. 1945’te, Hiroşima’daki evlerinin yaklaşık 1 mil uzağına atom bombası atıldığında iki yaşında bir bebek olan Sadako Sasaki 12 yaşına kadar normal bir yaşam sürer. Doktorlar, hastalığına “atom bombası hastalığı” adı verilen kan kanseri teşhisini koyduklarında uzun bir yaşamı, ümidi, iyi şansı ve mutluluğu temsil eden turnaların efsanesi yeniden yazılacaktır. Bu dert O’nun ve ailesinin aklına hasta birinin kâğıttan bin turna katlarsa tanrıların onun dileğini yerine getireceği ve sağlığına kavuşturacağı şeklinde anlatılan “Kâğıttan Bin Turna Kuşu” efsanesini getirir. Bunun üzerine Sadako hastalığını büyük bir cesaretle karşılayıp kâğıt turnaları katlamaya koyulur ve katladığı turnalara: “Kanatlarınıza huzur yazacağım; böylece tüm dünyada uçabileceksiniz!” der. Ancak küçük Japon kızının gücü bin adet turnayı katlamaya yetmez. Sadako, 25 Ekim 1955 günü 644 kâğıttan turnayı 645’inci turnaya tamamlayamadan hayata gözlerini yumduğunda arkadaşları eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömerler. O günden bu yana turna kuşu barışın ve nükleer silahsızlanmanın uluslararası sembolü olur. Sadako’yu tasvir eden bir anıt, Hiroşima’daki Barış Parkı’na dikilir. Bugün, dünyada acı çeken çocukların ortak duygusunu yansıtan turnalar; “Bu bizim çığlığımız, bu bizim duamız: Dünyada barış!” yazılı anıta gönderilmeye devam ediyor. Her sene Ağustos ayının altısında kutlanan barış gününde, dünya çapında birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroşima’ya gönderilmektedir.

Sözü en sevdiğim turna türkülerinden biri ile 27 Kasım’da Hakk’a yürüyen babacığım gibi Anadolu’ya konup göçen, göçmeye devam eden, tutsak veya gurbette olup hasret çeken cümle canlarının “Turnalar yoldaşı olsun!” dileğiyle tatlıya bağlamak istiyorum.

Turnam başım darda benim, şu yaban diyarda benim,
Bir sevenim var mı bilmem, gözden uzaklarda benim?

Çekerim turnam sineye, derdi sineye,
Bu yıl bize gülmek haram, belki seneye…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.