Zubin Mehda İstanbul’da

Zubin Mehda İstanbul’da

0
PAYLAŞ

Dışarıda yağmur. Sütlüce’de ise, tınılarla, İtalya’dan Macaristan’a, oradan Avusturya’ya uzanan bir yolculuk. Alkışlar coşku ve Final. Slav danslarından sonra, İspanya’ya geçiyoruz. Rimski- Korsakov ve İspanyol Kaprisi. Coşku ile dans ediyoruz.

2012 bitiyor. Yeni, Sermaye Piyasası Yasası ile grev yasağı getirilmiş. Sosyal Güvenlik Yasası yine değişiyor. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası çıkalı daha bir ay bile olmamış, uygulama başlamadan değişiyor. İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası çıkalı altı ay olmuş, yeni yılla birlikte, ay başında geniş olarak uygulama başlayacak, ancak nasıl olacağına ilişkin bir dizi çıkarılması gereken yönetmelikler daha ortada yok. Toplantılar, tartışmalar, sıkıntılar. Yaşam ve yasalar ayrı istikamette hızla ilerliyor. İstanbul kışa hazırlanıyor. Yağmur aralıklarla sürüyor. Taksim kazılıyor, çamur. Bir yerden bir yere gitmek için saatler öncesinden yola çıkmak gerekiyor. Yürümek bile neredeyse imkansız. Nefes almak istiyorum.

Cuma akşamı, Sütlüce’de, Zubin Mehda, İstanbul da. Birazdan sahnede olacak. Geçen yaz, Antalya’da Aspendos’da, Festival’de izlemiştim ilk kez. Ilık Akdeniz rüzgarı arasında. müzik esintileri. Tatlı bir sarhoşluk. Ekim’de Viyana’da, İsrail Filarmoni Orkestrası’nı yönetmişti. Önce, sahneye İtalyan’lar geliyor. Floransa Maggio Musıcale Orkestrası. Herhalde Türkiye’ye ilk kez geliyorlar. Orkestra’nın ilk kez sahne aldığı tarih 1928. Riccardo Muti ve Zubin Mehda, orkestranın daimi şefleri. Zubin Mehda, bu yıl Floransa’da ilk sahneye çıkışının, 50 yılını kutluyor. Orkestranın, yaşam boyu Onursal Şefi olan Zubin Mehda, 50 yıl önce başladığı Floransa yolculuğunu, bu kez şefliğini yaptığı Orkestra ile, İstanbul’a Haliç’e taşıyor.Salonda aralarda bir kaç boş koltuk dışında boş yer yok. Mağrur, 76 yaşındaki delikanlı sahneye geliyor. Zubin Mehda. Alkışlar.

Kısa bir İtalya turu ile başlıyor yolculuk. Verdi’nin, La Forza del Destino Uvertürü. 18.Yüzyılda, Ruslardan gelen öneri ile Petersburg Saray Operası için bestelenen, konusu İspanya ve İtalya da geçen, dramatik bir aşk hikayesi, dört perdelik bir Opera. Sevil kentinde, doğan tınılar, 1862 kasımında Rusya’da, Petersburg da ilk kez sahnelenerek, o gün, bugündür, dünyayı dolaşıyor. Şimdi de, İstanbul da Haliç’de. Bir dönem Milletvekili de olan Verdi’nin, belki politikacı kimliği nedeniyle, konserde, bizden politikacılar var mı diye gözlerim boşuna arıyor. Bu arayışta gözüm Yaşar Kemal’e takılıyor.

Kısa bir ara, sahnede değişiklikler. Ve alkışlar arasında iki kardeş piyanistimiz, Güher ve Süher Pekinel kardeşler, Zubin Mehda ile beraber, sahneye geliyorlar. İki piyanonun arkasında, yine iki ayrı vurmalı çalgılar. Ve iki İtalyan. Lorenzo D’Attoma ile Fausto Cesare Bombardıerı. Bu kez yolculuğumuz da, Macaristan’a geliyoruz. Bela Bartok’un, Türkiye yolculuğundan döndükten sonra, 1937 de bestelediği bu eser, Balkan ezgilerini de içermektedir. Türkiye dönüşü bestelenen bu eser, 75 yıl sonra, iki piyanistimiz tarafından Haliç’te seslendiriliyor. Piyano ve vurmalı çalgılar. Birlikte düşünülmesi ender enstrümanlar. Ancak yaşamda pek gerçekleşmeyen uyumu, müzik sağlıyor. Eserin içine girmek birden zor. Ama tınılar size, uyum sürecinin güzel yolculuğuna taşıyor. Bela Bartok’un bu eserinin programda yer alması da, güzel bir seçim. Pekineller, bu eseri daha önce de, ilk kez 24 yıl önce Avrupa da seslendirmişler. Şimdi de, aynı eseri, Türkiye de seslendiriyorlar. Alkışlara, Pekinel kardeşler, bir bis ile yanıt veriyor.

Dışarıda yağmur devam ediyor. Haliç’e ışıklar yansımış. Arayı, bir bardak kırmızı şarapla değerlendirip, salona dönüyoruz. Şimdi de, Avusturya’dayız. Dvorak’ın 7.Senfonisi. Brahms’dan etkilenen eser, dönemin Çek-Macaristan-Avusturya politik çekişmeleri arasında da yolculuk yapmaktadır. Zubin Mehda’nın önünde yine nota tahtası yok. 76 yaşında, delikanlı edasıyla yönetiyor. Aralarda gereksiz alkışlama eğilimleri olsa da, sizi müzikten kopartamıyor. Ancak böyle bir programı izlemeye gelmiş dinleyicilerden, az da olsa gelen bu kesik alkışlar, diğer izleyicileri de şaşırtmıyor değil. Ve final, alkışlar, ayakta alkışlar ve bir bis. Dvorak ile devam ediyoruz. Slav Dansı. Ancak alkışlar devam ediyor. Zubin Mehda coşku ile orkestrayı, bu kez İspanya’ya götürüyor. Tabii bizleri de. Rimski Korsakov’un, İspanyol Kaprisi. Coşku seli daha da artıyor. Ve alkışlar, ayakta alkışlar sürüyor. İKSV, 40 Yıl kutlamasını bu görkemli Konser ile kapatıyor.

Güzel bir gece böyle noktalanıyor. IKSV 40 yılında, Nejat Eczacıbaşı ile başladığı yolculuğunu, bu yıl festivali tüm bir yıla daha geniş yayarak, İstanbul da ağırladığı orkestra ve sanatçılarla, Avrupa ile bütünleşen bir müzik kenti İstanbul olma yolunda, tüm olumsuzluklara karşıt, ilerliyor. İyi ki varlar ve biz bu güzellikleri paylaşabiliyoruz. 2013 baharında da, New York Filarmoniyi, İstanbul da dinleyeceğimiz fısıltısı bizi daha da mutlu ediyor.

Konser çıkışı, Zubin Mehda’nın yaşam sürecini düşünmeden de kendimi alamıyorum. Hindistan’da, Bombay’da doğup, tüm dünyanın tanıdığı bir orkestra şefi olarak damga vurmak. Bombay’da kısa bir tıp tahsili ve 18 yaşında Viyana. 1961 den bu yana, Viyana, Berlin ve İsrail Filarmoni Orkestralarıyla devam eden işbirliği. Bir çok orkestra ile dünyanın dört bir yanında sayısız konserler. Viyana’da, İsrail Filarmoni ile dinledim. Berlin Filarmoni ile de bakalım, hangi ülkede, hangi sürede dinleme olanağı bulacağım. Dördüncü karşılaşma nerede nasıl ve kimlerle olacak. 1981 de İsrail Filarmoni Orkestrası’nın kendisine, Yaşam Boyu Müzik Direktörü, ünvanını verdiğini ve bu orkestra ile beş kıta da, iki binden fazla konser yönettiğini düşündüğümde, belki bir gün İsrail’de, Festival de de dinlerim diye aklımdan geçiriyorum. Neden olmasın. İtalya da, Floransa’da da, bu orkestrayı, yerinde de izlemek belki gerçekleşir. Ama, bir opera prodüksiyonunda da izlemeyi arzu ediyorum. İstekler çok. Bu çağda yaşıyorsam, bu çağın güzelliklerin bir kısmını yakalamak, tınılarla sevgi ve barış yolculuğunu sürdürmek. İstemek, yola çıkmak için bir başlangıç.

Dışarıda yağmur yağıyor. Trafik tam bir sorun. Taksimde neredeyse yürüyecek yer bulamıyoruz. İstanbul, İstanbul olalı bu denli rahatsız edilmemiştir herhalde. Fatih’i kemikleri sızlıyordur mutlaka. Benim aldığım bu kenti ne hale getiriyorsunuz diyordur. Kununi Sultan Süleyman, Hürrem ile uğraşacağınıza, Mimar Sinan’ın yaptığı camileri, minareleri, bir yana bırakıp, beton yığınları dikerek, bu güzelliği nasıl çirkinleştiriyorsunuz diyordur.

Bunlar da dışarı çıkar çıkmaz gördüklerimiz ve düşündüklerimiz. Az önce müzik tınıları ile nereleri dolaşıyor ve neleri düşünüyorduk. Şimdi ise nasıl bir girdabın içindeyiz.

Ve İstiklal Caddesi’nde ki, İnci Pastanesi, bu gün yok. Orada artık, soluklanıp, profiterol yiyemeyeceğiz. Pastane’nin, adeta savaş alanı gibi yok edilmesinin fotoğrafları. Bu geçmişe değerlere saygısızlığın, hangi boyutu, ya da aşaması. İnci Pastanesi, İstanbul’un bir simgesi. Bu yok etme çılgınlığı nereye kadar. Daha 15 gün önce uğramıştık. Şimdi yok. Rejans gibi o da yok artık. Müziğin tınılarını duymayıp, yaşamın tınılarına ne kadar duyarsız kalabiliyoruz. Her şey rant mı. Tarih, kültür, biraz rant için, böylesine feda edilir mi ? Değerler, estetik, nerede. Nefes almak istiyorum.

Gecenin büyüsüne yeniden geri dönmek için, Zubin Mehda’nın CD’lerine yöneliyorum. Yaşam böyle de devam ediyor. Macar besteci Bela Bartok’u düşünüyorum. Balkan seslerini, uluslararası potada eritip, yeni çok sesliliğe ulaştırmasının yanı sıra, birlikte benzerleri çok az olan, piyano ve vurmalı çalgıların tınılarının, nasıl uyum içinde olabileceğini göstermesi konusu ise beni yeniden duygu seline kaptırıyor. Eseri, bir kez daha dinleme isteği ve bu çok sesliliğin içinde, bu rüzgara kapılma özlemi duyuyorum.

________________

ismail.bayer1@yahoo.com
________________
AÇIK GAZETE: Yazarımızın PazARTesi yasıız teknik bir sorundan dolayı geç yayına alındı. Özür dileriz.

BİR CEVAP BIRAK