1 Mayıs’ın önemi

1 Mayıs önemlidir; bu yıl daha da önemlidir. Bu önem, 1 Mayıs gününün bayram ya da kutlama vesilesi olmasından değil de, sermaye-emek çatışmasının anlaşılması ve tüm yerküreyi yöneten gücün Türkiye’deki etkisini görme ve güce karşı mücadelede bilenme vesilesi olmasından kaynaklanmaktadır. Aksi halde, 1 Mayıs giderek mücadeleci ruhunu yitirmeye yüz tutan, burjuvaziyi ve emperyalizmi korkutamayan bir tür kutlamaya dönüştüğünde iç ve dış güçlü çevrelerin ekmeğine yağ sürülmüş olur. 1 Mayıs’lar emekçi algılamasının bilince çıkarıldığı gün olmadıkça, her yıl tekrarlanan, her tekrarlandıkça da mücadele ruhunun yitirildiği bir tür sosyal ritüel olarak ya da bayram şeklinde algılanmaya başlanır. Daima aynı mantık ve yaklaşımla uygulanan her sosyal eylem zamanla mücadeleci ruh ve amacından sapar ve içi boş kutlama konumuna dönüşür. 1 Mayıs programlarının böyle bir konuma sürüklenmemesi gerekir; olaya çok sakin fakat bir o kadar da bilinçle yaklaşılmalıdır.

Sermayenin ve kamu otoritelerinin içtenlikle istediği 1 Mayıs’ların amacından uzaklaştırılmasıdır. Sermaye ve kamu otoriteleri amacından saptırmak istedikleri hiç bir eyleme cepheden karşı çıkmaz ve göze batacak şekilde eylemi yasaklamaz, ancak tam tersini yaparak, içini boşaltıp sürecin devamını sağlar. Böylece, kontrollü süreçte kütleler denetim altına alınır ve yönetilebilir. Amacından saptırılan eylem bizzat başlangıç amacına karşı kullanılabilen bir silaha dönüştürülmüş olur. Eylemlerin amacından saptırılmasının engellenmesinde en etkili yöntem, sonuca ulaşılıncaya kadar her dönemde yinelenecek ve üzerinde ant içilecek ana hedefin saptanmasıdır.

1 Mayıs programlarının anlamlı ve dolu görüşlerle coşkulu olarak sürdürülebilmesi için emekçilerin akademik ve ruh olarak beslenmesi gerekmektedir. Emekçi eğitim programları her sendikanın ilkeleri arasında olup, bu amaçla fon da bulundurulur. Ancak, eğitim sözcüğü fevkalade anlamlı olduğu kadar, etkisi de içeriğine bağlı olarak çok farklı gerçekleşebilir. Kastettiğim emekçi eğitimi, olağandan farklı olarak, kapitalist sistemin işleyiş mekanizmalarının özel kavramları ile derinlemesine tartışılmasını kapsar. Kapitalist sürecin detaylarının tartışılması bağlamında, üretim sürecinde emek-sermaye ilişkisi ve çelişkisi, katma değerin anlamı ve taraflar arasındaki dağılımı sürecinde sömürünün oluşumu, tüm bu ilişki ve oluşumlarda kamu otoritelerinin rolü ve etkisi gibi konular detaylı olarak gündeme gelmelidir. Böylesi bir eğitim-tartışma programının yapılabilmesi amacıyla, sendikalar samimi davranıp, Mayıs ayını bir günlük göstermelik programla geçiştirmek yerine, bu ayı “Emekçi Ayı” olarak ilan edip, ay boyunca böylesi bilinç yükseltici eğitim programları tertiplemelidir. Böylesi programların yapılması iledir ki, sendikaların emek yanlı olma pozisyonlarındaki samimiyet derecesi test edilebilir ve emekçiler de 1 Mayıs’lara daha bir uyanık bilinç ve azimle çıkabilirler.

Güçlü bir eğitim ve tartışma programı uygulanmadan her yıl yinelenen 1 Mayıs alan kutlamalarının, sermaye karşıtı olmayan ve emekçi olarak sömürüldüğü duygusunu açığa çıkaramayan bir kesimin, sistemin müsaadesi nispetinde bir günlük rahatlama gününe dönüşmesi mukadderdir. Sermaye ve kamu otoriteleri birlikteliği çok farklı manevralarla olayı amacından saptırabilir. Bunun en tipik örneğini, politik makamlarla emekçiler arasında hemen her yıl yaşanan eylem yeri kavgası oluşturabilir. Kamu otoriteleri ile emekçiler arasındaki bu yapay ve anlamsız kavgayla emekçilerin sermayeye karşı potansiyel mücadele gücü soğurtulmuş ve enerji yer konusu üzerinden kamu otoritelerine dönüştürülmüş olur.

Bir yandan üniversitelerimiz bölünme ve mekân değişikliğine sürüklenirken, diğer yandan Türkiye’nin farklı siyaset rayına oturtulacağı muhtemel seçime gidilirken 1 Mayıs’ın önemi daha bir gündemde üst sıralara çıkmıştır. 2000 IMF-Derviş programının başından beri bilinen ve ilgili çevrelerin her fırsatta ikaz edildiği uygulanma sonuçları alınmış ve kur-riski döneminden kur-maliyeti dönemine geldiğimiz bugünkü tablo karşısında açımızı genişletip, dünya ekonomisini yönetenleri odağa alıp, hedefe neyi koyacağımızı çok iyi düşünmek durumundayız. Ülkemizde yaşadığımız ve karşı çıkmaya çalıştığımız olumsuzluklar giderek sıkışan kapitalizmin ülkemizde yarattığı dalgalanmalardır. Türkiye’ye giydirilen IMF-Derviş programı rastlantısal değildir. Küresel mali ve yatırımcı sermayeye güvenli ve denetimli piyasa konumuna getirilen ülkemizin bugün buraya geleceği belli idi. Zira ne enflasyon önlendi ne de istihdamda gelişme sağlandı, çünkü söz konusu proje ile ülkemiz sanayiden uzaklaştırılıyor ve montaj aşamasına sürükleniyordu. Uzun vadeli programlanmış planın uzantısı, girişilen çeşitli açılım programları ile de, çevremizde iradi olarak yaşatılan günümüzün siyasi olaylarının başlangıcı idi. Merkezileşen ve yoğunlaşan kapitalizmin çevresel ülkelerden tek istekleri montaj-bakım-tamir konularında beceri sahibi olabilecek, vasat bir yüksek tahsili görmüş olarak köylülükten çıkmış tüketici zümre oluşturmaktır. Dolayısıyla, emperyalistler açısından çevresel ekonomiler bilim yapma ya da teknoloji üretme gibi boylarını aşan uğraşlara girmemelidir. Küreselleşen dünyamızda yaratılan katma değerden en yüksek payı teknoloji üreten ekonomiler alacakken, bunların montaj-bakım ve tamirini yapanlar alt sıralarda yer alacaklardır. Bu koşullarda yüksek eğitim, hatta eğitim programımızı buna göre gözden geçirmemiz gerekirken, maalesef biz farklı yolda ilerliyoruz. Bu konu kısa süreli ve siyasi iktidarın yaşam süresi ile sınırlı olmayıp, uzun vadede ülke kaderini etkileyecek şekilde fevkalade ciddidir; zira ileriki dönemlerde ya emperyalizmin istediği gibi cehalet çukurunda birbirimizle boğuşuruz, ya da nitelikli nesil yetiştirerek hep beraber emperyalizme karşı çıkarız. Şu hale göre, eğitim işi, hele de üniversite ve yüksek araştırma kurumları ancak ehil komisyonlar tarafından uzun müzakere ve tartışmalar sonucunda oluşturulmak ve yönetilmek durumundadır. Neron Roma’yı yaktı, kısa sürede yeniden yapıldı; Hitler ise zamanına göre dünyanın en güçlü eğitim merkezini yıktı, aradan yarım asırlık bir süre geçmiş olduğu halde hâlâ Almanya eski düzeyine gelemedi. Maddeleri yıkmakla kafaları yıkmak arasındaki fark budur!

Görülüyor ki, bu yıl 1 Mayıs, Türkiye’nin kaderini belirleyecek böylesi fevkalade önemli oluşumların arifesinde olarak, diğer yıllardakinden çok daha büyük bir önemi haizdir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

16 + 19 =