100 yıl sonra geriye bakış

100 yıl sonra geriye bakış

0
PAYLAŞ

Hiçbir sistem içinden net olarak anlaşılamaz. Feodalizmden kapitalizme geçildikten sonra ancak feodalizm net olarak anlaşılabilmiştir. Bu bulanıklığın sebebi bir sistem içinde mukayese olanağının bulunmaması ya da çok yetersiz olmasıdır. Hal böyle olunca birey ancak sistem içindeki gelişmeleri ya da bozulmaları kısmen ve salt mutlak olarak algılayabilir. Oysa, net algılama yapabilmek için mutlak değil, göreli algılamaya yönelinmelidir. Göreli algılama yapabilmek için ise, ya iki farklı durumu bilmek ya da soyut düşünce düzleminde bulunmak gerekir. Soyut düşünme yeteneği başlı başına felsefi ve zor bir yöntemdir. Buradaki amacım böylesi zor yöntemi denemek olmayıp, bugünkü algılamamı sanal olarak bir asır ileriye taşıyarak basit olarak ifade etmektir. Bu amaçla, bundan yaklaşık yüz yıl sonra bir sosyal antropolog ya da bir siyaset bilim uzmanının yüz yıl geriye dönüp Türkiye konulu bir araştırma yürütse acaba neleri saptayacağını ve içinden geçtiğimiz siyaset tüneli hakkında nasıl bir kanaate ulaşacağını kısaca tasavvur etmek istedim.

Araştırmacımız doğal olarak, Cumhuriyet’in kuruluş aşaması ile araştırmaya başlayacaktır. Böylece başlatılacak araştırmada görülecektir ki, Sevr’i parçalayarak tarihe gömmüş olan kurucu kadro liderliğinde Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında girişilmiş olan Batılılaşma hareketi ve devrimci atılımların ketsel dokulardan toplumun alt katmanlarına gereği kadar sirayet edememiş. Söz konusu akamete uğranılmasında 1950 yılında başlatılmış emperyalizme bağımlılık olduğu kadar, toprak ağaları ve aşiret reislerinin çıkar hırsının da çok önemli rol oynadığı görülecektir. İlginç olan, her iki akımda da halkın kutsal din duygularının sömürülmüş olduğunun saptanıyor olmasıdır. Böylece, aşiret reisleri ya da tarikat şeyhlerinin bu davranışları ile salt halklara hainlik yapmış olmakla kalmamış, aynı zamanda emperyalistlere de hizmet etmiş oldukları görülmüş. Özellikle halkımızın çarpık algılaması ile çok partili demokrasiye geçiş olarak algıladıkları 1950 hareketi ile şehirlere dolarak büyük köyler oluşturan kırsal kesim üzerinde yükselen muhafazakar kültür dokusunun ülkeyi ünlü bir sosyologun ifadesiyle “imam öğretmene galip geldi” aşamasına taşımış olduğu görülmüş olacaktır.

Hiçbir ülke ya da ekonomi dünya koşullarından soyutlanamaz. Yarı kalkınmış ve şekilsel İslâm’ın yükseldiği bir Ortadoğu ülkesi konumundaki Türkiye Cumhuriyeti, hem hacmi hem de künyesi ile dönemin egemen gücü için bulunmaz bir fırsat olarak görüldüğü ve 1950 dönüşümünün bu zihniyete büyük bir kapı aralamış olduğu yargılanacaktır. Bizzat Türkiye üzerinde olduğu kadar özellikle de Ortadoğu havzasında aktif rol oynayan emperyalist gücün, Türkiye’de siyasetin dolaylı yoldan ele geçirilerek denetlenmesinde din kisveli ajanları da devreye sokmada bir beis görmediği saptanmış olacaktır. Dönemin egemen gücü bu süreç çerçevesinde Ortadoğu’da olduğu kadar, dünyanın birçok bölgelerinde de Rusya ve Çin gibi potansiyel düşmanlara karşı Türkiye künyeli kurumlar üzerinden hakimiyet kurmaya çalışmış olduğu görülecektir.

Küreselleşme döneminde Rusya ve Çin gelişirken Ortadoğu’nun önemi daha bir belirgin olmuş. Gelişen Rusya’ya karşı emperyalizmin Ortadoğu devletlerini ele geçirme çabası çoğu Ortadoğu ülkesinde önce sözde demokratik kalkış ve akabinde de müdahaleleri gündeme taşımış olduğu yargılanacaktır. Doğal olarak, Türkiye bu akımın dışında tutulamazdı. Üstelik de, bu ülkede egemen merkezden denetimli iki başlı siyaset hakimiyeti oluşturulmuş ve ülkedeki görünür siyasal örgüt, toplumsal temsilden uzak bir seçim sistemi ile parlamentoda önemli sandalye sayısına ulaşırken, dincilik ve sadaka kültürü ile Türkiye’yi 100 yıl önceki Sevr Antlaşması konumuna çekmeye çalıştığı saptanacaktır. Üstelik de Osmanlı’yı bitiren Sevr dış güçler tarafından dayatılırken, bu kez bizzat iç güçler tarafından 12 yıllık iktidar süresinde devlet yapısı ve sosyal yapının değiştirilmesi yoluna girilerek, adeta tarihin akışına ters nitelikteki habis emelin gerçekleştirilmesinin denenmiş olduğu kayıtlara geçecektir. Sanal küresel federal yapıda ana devletin elini kolaylaştırmaya yönelik olarak bir eyaletin valisini ihalenin yerine getirilmesinde tek sorumlu konuma sokmak için diktatörün kafasına yerleştirilmiş başkanlık sisteminin gerçekleştirilmesi için parlamentoda kavgalara, akla hayale gelmez hedef şaşırtıcı dedikodulara baş vurulup, algı yönetiminin havalarda uçuştuğu ve her türlü baskılama yöntemlerine yönelindiği anlatılacaktır. Fakat, aynı anlatımda, bu hesapların yapıldığı dönemden yaklaşık bir asra yakın süre önce o günkünden çok daha ağır ve kapsamlısının hem de tüm ülke fiili işgal altında iken bu ülke insanlarına yutturulamamış olduğu gibi, yeni hamlenin de ulusal bilinçle tarihin derinliğine gömüldüğü saptanacaktır.

Araştırmacımız o dönemde kritik bir seçimde aday olmak için canhıraş çırpınışlar sergileyen zavallıların haleti ruhiyesini de ele almadan edemezdi. Araştırmacımız şunu da gördü ki, o dönemde ülke, bir yandan ekonomik koşullar, diğer yandan siyasal örgütün 12 yıl boyunca uygulamış olduğu bölücü ve şiddet politikası sonucunda adeta “dağılan toplum” manzarasında idi. Dağılan dokularda canlı varlıkların ilk refleksleri can ve varlıklarını kurtarmak şeklinde tezahür eder. Belki de çıkar düşkünü bu varlıkları, henüz insanlaşmamış dokuları içinde pek suçlamamak gerekirdi. Zira, siyasetin halka hizmet değil, aklına göre memleketi sürükleyen bir diktatöre hizmet olmasına karşın, tüm yaşamın ekonomik garantiye alındığı bir dönemde algılanan çaresizlik hissi insana her şey yaptırıyor olabilirdi. Fakat bu gafiller hesaplayamamışlar ki, hizmet etmeye koştukları siyaset ülkeyi felakete götürdüğü zaman ilk altta kalacak olanlar kendileri olacak idi. Nitekim de öyle olmuş. Her ülkede despot görülebilir. Diktatör ilk anda halka sempatik de gelebilir. Demokratik görüntü verebilmek için diktatör etrafına toplayabildiği bir iki sanatçı ya da akademik görüntülü kuklalar da bulabilir. Tarih bunları Hitler kamplarında ve sair dönemlerde de görmüştür. Ne var ki, keşke yaklaşık bir asır sonra geriye bakan araştırmacı hırslı ve akıl dışı uygulamaların ülke halklarına ne büyük acılara mal olduğu yerine, ülkenin nasıl mutluluk ve refah yaşamış olduğunu görüyor olsa idi!

Suçlu sadece siyasete nizam veren diktatör ve siyasi örgüt müdür! Bunun yanıtını tarih bize çok net vermektedir: Her toplum layık olduğu idareye kavuşur misali, hiçbir diktatör belirli bir toplumsal taban olmadan sahneye çıkamaz, varlığını sürdüremez! Ne hazindir ki, söz konusu zeminin oluşumunda çok büyük katkısı olanlar arasında ışıktan korkan, el öpen, göstermelik destek toplantılarına koşan aydın yaftalı mahlukların da rolü ve sorumluluğu pek büyük olmuştur.

BİR CEVAP BIRAK

eighteen − one =