‘2005 Afrika Yılı’ ve gerçekler

Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) Hong Kong’ta düzenlediği, 149 ülkeden bakanların katılımıyla gerçekleştirilen toplantı geçtiğimiz gün bitti. Yine bu ayın başında Kyoto’da ‘iklim değişiklikleri’ ile ilgili bir zirve yapılmıştı. Bu iki uluslararası toplantı, amaç ve hedeflerine ulaşma açısından hayalkırıklığıyla bitti. İki zirvede de, mağdur ve taviz vermesi gereken ülkelerle, anlaşmaya yanaşmayanlar ve küçücük bir adım da olsa hertürlü tavizi vermeye hazır ülkeler aynıydı. Uzun bir liste yapmaya gerek yok, bu ülkeleri tanımlamak için. Bir tarafta, dünyanın baş kirleticisi ABD ve her konuda olduğu gibi demokrasi ve geri kalmış ülkelerin havarisi kesilen Avrupa Birliği, diğer tarafta da, başta Afrika olmak üzere, Güney-Amerika ve Asya ülkeleri yani hemen hemen dünyanın geri kalanı.

‘Kyoto zirvesi’nde, soruların çözümüne yönelik, hemen başlaması anlamında pratik hiç bir sonuç çıkmamış, en son gün sadece, “bundan böyle konuşmamız gerekir” gibi ne anlama geldiği belli olmayan (ya da çok iyi bilinen) bir “anlaşma”ya varılmıştı. Hong Kong zirvesinde de benzer bir sonuç çıktı. 2013’de başlayacak bir süreçle varolan sorunların çözüleceği sözleri verildi. Bu sözlerin tutulup tutulmayacağını şüphesiz zaman gösterecek. Ancak, şimdiden pek umutlu olmamak için tek yapılması gereken daha önce verilen sözler hakkında neler yapıldığına bakmaktır.

WTO’nun Hong Kong toplantısı başladığında istemler ve hedefler belli ve basitti: Az gelişmiş ülkelerin kendi potansiyellerini kullanabilmeleri için, adil bir ticaret sistemi yaratmak. Bu amaçlada, gelişmiş ülkelerin, en başta ABD ve AB’nin üreticilerine verdiği devlet desteğini geri çekmeleri ya da en azından azaltmaları ve IMF, Dünya Bankası gibi kredi kuruluşlarının, verdikleri borçlarla birlikte  zorlanan politik yaptırımlara (kamu sektörlerinin özelleştirilmesi gibi) son verilmesi. Böylelikle, örneğin Afrika’daki çiftiye, ürününü satabileceği bir pazar yaratılabilecek, süreç içinde de, ülke ekonomisinin kendi ayakları üzerinde kalkmasının önkoşulları yaratılabilecekti.  AB geçen sene, ihraç ürünlerine verdiği devlet desteğinden yılda 2.7 milyar Evroluk bir indirim yapabileceğini ilan etmişti ancak, diğer ülkeler de (yani ABD) aynı yönde adımlar atmadığı takdirde bunu başlatmayacağı şartını da koymuştu. Böylelikle topu ABD’ye attı. ABD ise her konuda olduğu gibi, oyun ve kurallarını kendi belirlediği için, sonrasında hiç bir gelişme olmamıştı.

2005 yılı ‘Afrika Yılı’ ilan edilmiş ve Afrika’nın yoksul halkları için büyük umutlarla başlamıştı. ‘Yoksulluğu Tarih Yap’ kampanyaları, 2 Temmuzda Bob Geldof ve Bono’nun öncülüğünde, dokuz ayrı ülkede aynı anda düzenlenen ‘Live-8’ konserleri hala hatırlardadır. Edinburgh yakınlarındaki Gleneagles’da toplanan G8 liderlerinin yapacağı zirveye bu konuda baskı yapmak için 200 bin kişi yürümüş, konserlere yüzbinlerce kişi katılmış ve tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından izlenmişti.

G8 zirvesinde de istemler aynıydı. Zengin ülkelerin son 35 yıldır verdiği sözleri yerine getirmeleri: 62 yoksul ülkeye olan borçların silinmesi, Batıdaki çiftçileri koruyan devlet desteklerinin ve diğer önlemlerin kaldırılması. (Gelişmiş ülkeler çiftçilerine günde toplam 1 milyar dolar destek yardımı yapıyor) Geldof, bu zirveyi, Afrika için tarihin en önemli toplantısı ilan etmiş, yardım ve borçların silinmesi açısından 10 üzerinden 10 vermişti. Oysa daha G8 zirvesinin birinci gününde, 7 Temmuz’da Londra’da patlayan bombalarla basının ilgi odağı değişmiş, Afrika gündemden düşmüştü. Zirveden kısa bir süre sonra da, Almanya ve İtalya’nın, bütçelerindeki kısıtlamalar nedeniyle verdikleri sözleri tutamayacakları yönündeki açıklamalarını çok fazla kişi farketmedi. Diğer taraftan, Dünya Kalkınma Örgütü’nün verdiği haberlere göre, IMF, G8’in borçlar konusunda aldığı kararları geri çekmeğe çalışıyordu. Ondan sonra da, İngiltere Maliye Bakanı Gordon Brown, söz verdikleri ek para yardımının (50 milyar dolar, ki bu bile ancak 2010’da verilmeye başlanacaktı) ve silmekten sözettikleri borç miktarının aslında aynı para olduğunu açıkladı. Ağustos ayının başında, Dünya Bankası’ndan sızan belgelerde ise, G8 zirvesinde, 18 ülkenin (Bu ülkelerden 14’ü Afrika ülkesiydi) borçlarının “yüzde yüz” silineceği ve bunu diğer 20 ülkenin izleyeceği yönünde alınan kararın gerçekte, bu ülkelerin 19 ayrı kredi bankasına olan borçlarından sadece üçüne (IMF, Dünya Bankası, Afrika Kalkınma Bankası) olan borçlarını G8’lerin üstlendiği ortaya çıktı. Yani diğer 16 kredi bankasına olan borçları yine bu ülkeler kendileri ödemekle yükümlüydü. (The Independent, 26 Ekim 05)

G8’lerin,  borçların silinmesi yanında hiç bir “koşul” öne sürülmeyecek sözüne rağmen, söz konusu 18 ülke Ekim ayında, IMF ve Dünya Bankası’nın “Ağır Borçları Olan Yoksul Ülkeler İçin Plan” çerçevesinde, dokuz yıllık “neo-liberal yapısal düzenlemeler”i tamamladı. Geriye kalan diğer 20 ülkeyede bu “plan”ın sunulacağı açıklandı.

Ağustos ayının sonunda, ABD’nin BM elçisi John Bolton anlaşmada yapılmasını önerdiği 750 maddelik değişikliklerle, bir fiil, BM’in 2000 yılında Afrika için planladığı eğitim, sağlık ve yoksuklukla ilgili yardımları ortadan kaldırıyordu. ‘Action Aid’in (Afrikaya yardım kuruluşu) raporuna göre (Guardian-6.Eylül.05) BM’in Afrikada önüne koyduğu tüm hedeflerde başarısızlığa uğradığını ve durumun G8 zirvesinden daha kötü olduğunu belirtiyordu.

Görüldüğü gibi G8 zirvesinin üzerinden daha altı ay geçmeden, bırakın verilen sözlerin yerine getirilmemesini, basında alındığı belirtilen kararların bile gerçek olmadığı ortaya çıktı.

Bir avuç  “rock star”dan ne beklenebilirdi diye sorulabilir. Tüm bu başarısızlıklar onların politik naifliğine de bağlanabilir, ancak gelişmeler başından izlendiğinde, asıl böyle düşünmenin naiflik olduğu  görülür. G8 öncesi ‘Live8’ çerçevesinde yapılan tüm düzenlemeler, zirveye evsahipliği yapan İngiltere’deki iktidar partisi Yeni İşçi Partisi kontrolünde yer aldı. Öne çıkanlar Bob Geldof, Bono ve Richard Curtis olmasına rağmen her şey hükümetin istemleri doğrultusunda yürüdü.

O zaman Londra’daki Live8 konserine Afrikadan bir sanatçı bile çağrılmaması eleştirilmişti. Bunun üzerine eceleyle Cornwall’da (Güney-Batı İngiltere’de) Afrikalı sanatçılar için bir konser düzenlenmişdi. Sponsorlar arasında Nestlé, (Afrikada AIDS salgınından yaralanıp süt ürünleri mamülleri satarak kar sağlamakla suçlanıyor) Rio Tinto, (insan haklarını ihlal ve çevreyi kirletmekle suçlanan dünyanın en büyük madencilik tekeli) BAE Systems (Afrikada sürekli olarak çatışmaları körüklemekle suçalanan, İngiltere’nin en büyük silah tekeli) olması bile Live8’in arkasındaki gerçek yüzlere ışık tutuyordu. Geldof ve ekibinin iyi niyetine rağmen politikacılar tarafından kullanıldığı kabul edilse bile, o zaman da bugün gelinen noktada Afrika ile ilgili yapılanların başarısızlığa uğradığını ve “aldatıldıklarını” açıklamaları gerekirdi. Ancak şimdiye kadar bu konuda bir şey duyulmadı.

‘Afrika yılı’nda hiç kimsenin yararlanmadığı söylenemez tabii ki. Ünlüler, ünlerine ün, zenginliklerine zenginlik kattılar. Daha konserden bir kaç gün sonra, Live8’e katılan sanatçıların albüm satışlarında rekorlar kırıldı.  4 Kasım tarihinde Bob Geldof MTV Avrupa Ödülleri’nde yaptığı “hayır” işlerinden dolayı “Free Your Mind” (bu ironik olarak da görülebilir) ödülü verildi. 14 Kasım’da Debrett’in geleneksel, Britanyanın en başarılı kişileri listesine girdi. Bono’nun solisti olduğu U2’ya, ‘Uluslararası İnsan Hakları Örgütü’ tarafından, “Vicdani Delegelik Ödülü”yle ‘Şövalyelik Rütbesi’ verildi. 19 Aralık’ta Time Dergisi Bono’yu ‘Yılın Adamı’ ilan etti. U2 şu sıralarda da dünya turunda. Bu arada politikacılar, özellikle de Tony Blair, yoksullara yardım eden “aziz”lik mertebeseine ulaştı.

2005 yılı boyunca Afrika ile yapılan eylemlerin bir çoğu kamu oyuna, gerçekte sorunların kaynağı bu kurumlar (IMF, Dünya Bankası, G8 zirvesi vb.) olmasına rağmen, Afrika’da yaşanan sorunların çözümü, bu kurumları ikna etmekten geçiyor izlenimi verildi. Eylemlerin hedefi bu kurumlar olması gerekirken, eylemleri düzenleyen ya da yanında yeralan bu kurumlar oldu.

Bu yaşananlardan sonra sorulması gereken asıl soru, böylesine önemli bir konuda nasıl olurda, hiç bir politik görüş ve platformu temsil etmeyen  bir avuç “ünlü”nün politik gündemi belirlediği ve eylemlerin başını çektiği sorusudur. Buna verilecek yanıt da tektir, solda varolan politik boşluk.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.