Refik Abi’nin Ardından

PAYLAŞ

Altı ay kadar önce son gördüğümde, daha uzun yıllar hayata tutunacak gibiydi.  Birkaç ay önceki son telefon konuşmamızda da, dipdiri sesiyle bir dolu projesinden bahsetmişti.  Bedenine bir tarafından kanser bulaştığını duymuştum; fakat hiç belli etmiyor, kuyruğu hep dik tutuyordu.  Ama oğlu Murat’tan, ihtiyar delikanlının 90’ına çeyrek kala, 88 yaşında Edirne’de bir hastanede vefat ettiğini öğrendim dün.  Edirne’de işi neydi, doğrusu anlamadım; ama her nasılsa, evinden kaçan bahtsız bir adamın yalnız ölümünü anımsattı bana—benzetmek gibi olmasın ama, Tolstoy’un tren istasyonundaki ölümünü mesela…

Refik Erduran, bir zamanlar bana babam kadar yakın biriydi (annemin ikinci eşi olması dolayısıyla, uzun bir dönem ‘üvey’ babamdı zaten), fakat o benim için hep ‘Refik Abi’ olarak kaldı.  Gerçi son bir kaç yıl hariç, onyılları kapsayan çok uzun bir süre boyunca kendisiyle ne görüşmüşlüğümüz ne de karşılaşmışlığımız vardı. Araya giren başka evlilikler, Kıbrıs’ta kurulan yeni hayatlar, benim uzun yurtdışı ikametlerim ve daha pek çok başka etken, buna fırsat bırakmadı pek.  Ama şu bir gerçek ki, Refik Abi çocukluk ve ilk gençlik çağımın önemli figürlerinden biridir.

Neresinden başlayayım, bilemiyorum, ama şöyle söyleyeyim: ergenlik dönemime rastgelen 60’lı yıllarda, Refik Abi Türkiye’nin önde gelen piyes yazarlarından biriydi.  Türk Tiyatrosu’nun altın çağı sayılan bu yıllarda, en çok üreten ve çoğu oyunu kapalı gişe oynanan bir yazardı.  Türk tiyatrosunun en civcivli zamanının keyfini çıkarmam onun sayesindedir.  Adile Naşit’ten Gazanfer Özcan’a, Haldun Dormen’den Gülriz Sururi’ye Türk Tiyatrosu’nun nice emektarını ve yıldızını da onun sayesinde tanıdım.  Onların Refik Abi’nin yazarlığına ivme kazandırdığı şüphe götürmez, ama buna mukabil onun kıvrak ve çelimli yazarlığının da bu yıldızların parlamasında azımsanmayacak bir payı olduğunu düşünürüm.

60’ların sonunda davetli yazar olarak gittiği Amerika’da, Refik Abi’nin aynı başarıyı yakalayamadığı malum.  O diyarda ölçek çok farklı tabii: orada başarının, çok daha fazla sayıda pozitif etkenin bir araya gelmesine bağlı olduğu da malum.

Aslına bakılırsa, Amerika’da iyi işler çıkarması için gerekli altyapısı hiç de eksik değildi: Amerika’nın en prestijli üniversitelerinden birinde tiyatro tahsili yapmıştı, Amerika’yı iyi tanıyordu, üstelik Türkçe’deki maharetini neredeyse aynen gösterecek kadar İngilizce’ye hakimdi—ki bu onun kuşağında nadir rastlanan bir özelliktir. Nitekim doğrudan İngilizce oyun ve senaryolar kaleme almaktan geri kalmadı, fakat bunları istediği sahne ve perdelerde oynatma imkanı bulamadı.  Doğrusu, çok arzulamasına rağmen, bu hedefine yeterince odaklandığı da şüphelidir.  Amerika’nın—ve Hollywood’un—farklı cazibelerine kapıldığı ve çabalarında pek sebat etmediği söylenebilir.  ‘Havai’, ‘maceraperest’ eğilimleri ve kendine çok yakıştırdığı ‘serseri’ ruhu, kolayca ‘dağıtması’nın başlıca nedenleriydi belki.

Ama diğer tarafan, ‘şans’ diye kocaman bir etkenin olduğunu da unutmamak lazım; en azından benim yakından izlediğim bir hadisede, pek de şansı yaver gitmediydi Refik Abi’nin: 70’li yılların ilk yarısında, ‘Cengiz Han’ın Bisikleti’ adlı oyununun yönetmen Elia Kazan tarafından beyazperdeye uyarlanması sözkonusu olmuş, fakat 1974’te Kıbrıs harekatının gerçekleşmesi üzerine, proje yeterince olgunlaşamadan Rum asıllı prodüktör tarafından rafa kaldırılmıştı.

Kuşkusuz, yalnız Amerika ve uluslararası planda değil, Türkiye bağlamında da, Refik Abi’nin tiyatro serüvenini bir başarı öyküsü olarak nitelemek istemeyenler çıkacaktır. Yazdıklarının sığ vodviller, didaktik dramlar veya bulvar komedilerinden ibaret olduğunu savunarak, onun oyun yazarlığına dudak bükenler hep vardı; korkarım bugün öyle düşünenlerin sayısı daha da yüksektir.  Nitekim, tiyatroyla ilgili ulusal ve uluslararası bir çok önemli mevkide bulunmasına rağmen, son yıllarda Refik Abi’nin Türk tiyatro camiasında giderek yanlızlaşması, hatta neredeyse bu camiadan düpedüz dışlanması boşuna olmasa gerek. Camia içindeki sıkıntı ve gerilimlerin teferruatına vakıf değilim, fakat yanlış algılamadıysam, sahip olduğu kurumsal mevkilerin sayısı arttıkça yazarlığının irtifa kaybettiği ters orantılı bir görüntü oluşmuştu adeta.

Bugünkü konjonktürün stresi dışında kalabilen ve Refik Abi’nin oyun yazarlığı hakkında daha nesnel düşünebilme durumunda olanların birleştikleri asgari ortak yargı şudur sanırım: tiyatronun nihai sınırlarını zorlamak, sorgulamak gibi bir derdi olmadı, ama tiyatronun geleneksel sınırları içinde tekniğini iyi çalıştırdı, kalemini iyi oynattı.  Burada Refik Erduran tiyatrosunu elbette değerlendirecek değilim, ama bu asgari tesbite katıldığımı söyleyebilirim.  Her halükarda, az sevilsin çok sevilsin, Türk tiyatrosunda kalıcı bir yeri olduğu kanaatindeyim.

Diğer taraftan, Refik Abi’nin tiyatrodan başka uğraşları olduğunu da unutmamak lazım.  Daha çok gençken, 50’li yıllarda yayıncılık işine girdiği, filmciliği de bir kenarından teğet geçtiği bilinir. Ne kadar doğrudur bilmem ama, Ethem Eğilmez’e flimcilik virüsünü ilk onun bulaştırdığı rivayet edilir. Eğilmez ve bir başka ortağıyla birlikte kurduğu Çağlayan Yayınevi ise, elden küçük ‘cep kitapları’nı ilk basan yayınevidir.  Bu kitaplar arasında Kemal Tahir’in Mike Hammer müstear adıyla yazdığı polisiye roman dizisi de vardır.  Keza, Yaşar Kemal’in İnce Memet’i de.  Kendi romanı ‘Yağmur Duası’ da bu cep serisinden çıkmıştır.  Şimdi okusam nasıl bulurum bilmem ama, neredeyse yarım asır önce elime geçen bu ufak romanı keyifle hatmettiğimi hatırlıyorum.

Yayıncılık uğraşı pek uzun sürmemişse de, Refik Abi’nin piyes yazarlığı dışında hayatı boyunca başından eksik etmediği bir başka şapkası daha vardır: 1965’te Milliyet’te başlayıp 1981’den sonra da diğer çeşitli gazetelerde devam eden köşe yazarlığı. Vefatı dolayısıyla medyada rastladığım bir haberde yeni farkettim: meğer Gazeteciler Cemiyeti, 1985’te Refik Abi’ye en başarılı köşe yazarı ödülünü vermiş.  85’i bilmem ama, 60’lı yıllarda herhalde fazlasıyla hakettiği bir ödüldü bu.  Zira o yıllarda (daha net olursak, 60’lı yılların ikinci yarısında) köşe yazarı denince, hiç değilse sol kesimin nezdinde, akla üç isim gelirdi.  Birincisi, köşe yazarlarının şahı Çetin Altan’dı elbet. Onu İlhan Selçuk izler, üçüncü sırada da Refik Abi bulunurdu genelde.  O dönemde köşe yazarlarının sayısı bugüne göre çok sınırlıydı; yazıp çizdiklerinin de o oranda bir ağırlığı vardı. Çoğu zaman, Refik Abi’nin köşe yazarlığının oyun yazarlığından daha etkili olduğunu hissetmişimdir.  Çetin Altan’ın gazete yazılarını romanlarına tercih edenler gibi, onun köşe yazılarını da oyunlarına ‘bin kere’ yeğleyenlere epey sık rastlamışlığım vardır.

Diğer iki köşedaşına kıyasla, Refik Abi daha bir ‘yalnız adam’ profiline sahipti; onlar kadar siyasi toplantılara katılmaz, onlar kadar yazar meclislerinde bulunmazdı.  Yani bir bakıma daha az sosyal biriydi.  Öyle kalmaya da adeta özen gösterirdi.  Fakat o kadar tarakta bezi olunca, sosyal hayat ve getirdiği trafikten kaçınması mümkün değildi.  Nitekim, hayli ölçülü de olsa, döneminin önde gelen tüm sol siyasetçisi, gazetecisi, sanatçısı, yazarı ve çizeriyle daima temas halindeydi.  Tiyatro dünyasına gözümü nasıl onun sayesinde açtıysam, edebiyat (ve sol siyaset) dünyasına da aşinalığım onun sayesindedir.  Bir çok bakımdan birbirinin zıddı olan iki büyük Kemal’i (Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’i) tanımam dahi, Refik Abi’nin dostlukları çerçevesinde oldu.  Keza, Kemal Tahir’in unutulmaz sofra sohbetlerinin tadına varmam da öyledir.

Bilerek veya bilmeyerek, benim yalnız belirli sosyal çevreleri değil, çok değişik planda farklı coğrafyaları tanımama da vesile oldu.  1968’de oğlu Murat’la kalkıp Amerika’ya gidişimiz, onun davetli olarak o sıralarda Amerika’da bulunmasının sonucudur.  Ama en önemlisi, hayatım boyunca keyfine doyamayacağım Istrancalar bölgesini keşfetmemdeki rolüdür.  Refik Abi’nin arada biz çocukları da katarak arkadaşlarıyla av için gittiği bu bölgeye genç yaşta bir kere ayağım alıştıktan sonra, oraları terketmem hiç mümkün olmadı.  Avcıların bir kaç sefer sonra uğramaz oldukları yer, benim için daimi bir yaşam alanına dönüştü.  Ben avcı olduğum için değil, tam tersine, muhtemelen hiç olmadığım için.  Yani hayvanları vurmak yerine gözlemekten veya sadece izlerini sürmekten hazettiğim için.

Üzülerek belirtmem gerekir ki, sonraki onyıllarda Refik Abi yeterli bir iç hesaplaşmaya girişmeksizin, kendini yontulmamış, adeta vahşi bir serbest piyasacılığa kaptırdı ve haliyle  60’lardaki kimliğinden hızla uzaklaştı.  Bunun sonucu olarak da, bir yenisini kazanamadan, eski seyirci ve okuyucu kitlesini kaybetti.  Bu eğer bir tür imaj kaybı, yahut düpedüz bir prestij kaybı ise, elbette sadece Refik Abi için geçerli değildir.  Zira benzer bir durum, burada adını andığımız kalemşörler üzerinden gidersek, sözgelimi, kapitalizmin cazibesine kapılıveren Çetin Altan için de geçerlidir.  Daha sabit ve istikrarlı duran İlhan Selçuk’un durumu biraz farklı görünebilir, ama siyasi imajı cuntacılıkla lekelenen Selçuk’un da başka bir şekilde prestij erozyonuna uğradığı herhalde su götürmez.

Çetin Altan ve onun kuşağından pek çok solcu yazarın, kapitalizmin erdemlerini keşfederken buldukları ve dayandıkları başlıca değer, liberalizm ve onun öngördüğü özgürlük fikriydi.  Liberalizm adına, kapitalizm güzellemesine katlanmayı göze aldılar.  İnsan hakları, çoğulculuk ve öncelikle de devlet karşısında sivil toplumun güçlendirilmesi gibi hedefler, başlıca motifleri oldu.  Refik Abi’yi de siyaseten yerinden döndüren motifler bunlardı.  Fakat onu Çetin Altan ve diğerlerinden ayıran, devlet karşısında hiç değilse asgari bir mesafeyi korumak yerine, devletin ve hatta doğrudan doğruya  iktidarın nimetlerinden nemalanması oldu.  Teoride ödünsüz bir serbest piyasacıyken, pratikte devlet kurumlarında mevki tutmaktan ve devlet kaynaklarıyla iş görmeye çalışmaktan kaçınmadı. Üstelik bunu yaparken, rakiplerinin devlet kaynaklarından faydalanmasını bizzat serbest piyasacılık şiarıyla önlemekten de geri durmadı.  Son yıllarda tiyatro camiasındaki yalnızlaşmasının önemli bir nedeni budur sanırım.

Çetin Altan, İlhan Selçuk ve o kuşağın diğer bazı kalem ustaları, hayatlarının son dönemini birer sönmüş yıldız gibi geçirdiler.  Hayat çizgilerindeki farklı çıkış ve varış noktalarını, yalnız kişilikleriyle veya kişisel zaaflarıyla açıklamak mümkün değildir.  İzledikleri güzergah, büyük ölçüde içinde yaşadıkları sosyal çalkantıların ve altüst oluşların bir yansıması sayılabilir.

Refik Abi’nin durumu ise sanki biraz farklı.  O hayatının son dönemini sadece sönmüş bir yıldız gibi geçirmekle kalmadı, başında adeta karanlık, uğursuz bir hale ile gözlerini yumdu hayata.  Sanki kaderi, bir lanetle mühürlenmiş gibiydi.  Bu ‘lanet’i anlamanın yolu ise, başka alanlara girmeksizin, Refik Abi’nin bazı kişilik özelliklerine bakmaktan geçiyor.

Tahmin edilebileceği gibi o ‘lanet’, Refik Abi’nin dördüncü ve son evliliğini bir önceki eşinin daha önceki kocasından olma kızıyla yani üvey kızıyla yapmış olması ile ilgili.  Hoş ve konforlu bir vaziyet değil elbet.  Woody Allen modelinin Türkiye versiyonu.  Ama orası Amerika, burası Türkiye denebilir.  Gene de, gerek ensestin gerek (çocuk yaşta kadınla evlenme anlamında) sübyancılığın hayli yaygın olduğu Türkiye gibi bir toplumda, bu meselenin, tepki çekse de uzun boylu lanetlenecek bir olay olduğu tartışma götürür.  Kanımca ‘lanet’in Refik Abi’nin üzerine yapışması, özel hayatının fazlaca ortada olmasından kaynaklanıyor.  Bir bakıma bu ‘lanet’in, kendi şöhretinin bedeli olduğu söylenebilir.

Refik Abi’nin bu hikayesinde ilginç olan, üvey kızıyla evlenmesi değildir; asıl ilginç olan, 70 küsur yaşında nasıl olup da bir değil, iki de değil, tam üç adet çocuğu arka arkaya peydahlamayı göze aldığıdır.  Üstelik bu çocuk yapma azminin, karısından ziyade kendinden kaynaklanmış olması fevkalade muhtemelken.

Ben de dahil onu iyi kötü yakından tanıyanlar için çok şaşırtıcı bir durumdur bu.  Zira gerek benim gerek oğlu Murat’ın yıllar boyu bildiğimiz sarsılmaz bir gerçek vardı ki o da, Refik Abi’nin tam bir ‘çocuk düşmanı’ olduğuydu. ‘Çocuk düşmanı’ derken, öncelikle zırıltı ve bağırtılar karşısındaki tahammülsüzlüğünü kastediyorum.  Yalnız bebek değil iyice inkişaf etmiş çocuk seslerinden de biran önce kurtulmak için kolaylıkla cinayet işleyecek bir yapıdaydı.  Bu yapıda bir insanın bana iyi abilik, Murat’a da elinden geldiğince iyi babalık yapabilmiş olması bir mucize sayılabilir; ama gerçekleşmiş bir mucizedir bu.

Çocuk düşmanlığının tutkulu bir şevkate dönüşmesinin nedenleri üzerinde türlü fikirler yürütülebilir.  Ben de bu noktada, biraz kaba psikoloji yapmak pahasına, kendi yorumumu getireceğim.

Kanımca meselenin sırrı, Refik Abi’nin pençesinden hayatı boyunca kurtulamadığı ölüm korkusudur.  Bu korkusunu daha çocukken hissetmiş, ilerleyen yaşlarımda ne kadar belirleyici olduğunun daha net farkına varmıştım.  Ölüm korkusunun, Refik Abi’nin sadece üvey kızıyla evlenmesi ve peyderpey çocuk yapmasını değil, zigziglı hayatının çelişkilerini ve sıradışı pek çok olayını açıklayabileceğini düşünüyorum.

Ölüm korkusu hepimizde var elbet; bir miktar dozu kuşkusuz gerekli ve faydalıdır da.  Fakat Refik Abi’ninki tam bir takıntıydı.  Babası Hüsamettin Bey, 52 yaşında kalp krizinden hayatını kaybetmiş, o da de her nasılsa tıpkı babası gibi 52 yaşında ve kalp krizinden öleceğine karar vermişti.  Bunun sonucu olarak da, bilinçli bilinçsiz, tüm yaşamını 52 yıla sığdırmaya ve ona göre düzenlemeye dönük telaşlı bir hali vardı hep.  Belli etmemeye çalışmasına rağmen, boş bulunduğu ender anlarda bu telaşını açığa vuran beklenti ve hesaplarını bizzat itiraf etmişliği de vardır.

Böyle bir takıntı insanı ne yapar?  Bir kısım insanı tevekküle sokacağı, zaten baştan eğilimi varsa büsbütün pelteleştireceği düşünülebilir.  Fakat bir kısım insanı da, sağa sola saldıracak şekilde hareketlendirmesi, hızlandırması pekala mümkündür.  Belirli bir tarihe sabitlenmiş ölüm takıntısı, insanı her türlü risk ve tehlikenin kucağına atlamaya hazır hale getirebilir; bazen bu haleti ruhiye, kişiyi kendini habire ve hemen herşey karşısında sınama çabasına sokabilir.  Bu çabalama, kendi bedenini sporla, seksle veya ağır savaş koşullarında sınama şeklinde olabilir; farklı bir düzlemde, çocuk yaparak ve yetiştirerek, hatta şiddet uygulayarak, kan dökerek de tezahür edebilir.

Refik Abi’nin, ölüm takıntısının kabına sığmaz hale getirdiği insanlardan olduğu malum.  Hayatında yukarıda saydığım bu olguların çoğuna rastlamak mümkün. Erken gençlik döneminde, daha kolej yıllarındayken, boks gibi şiddet dozu yüksek sporlara meraklı olduğunu, müsabakalara katıldığını, kendi anlattıklarından biliyoruz örneğin.  Daha sonraları, benim de ufak bir kısmına tanık olduğum avcılığı var tabii.  Normalde pek şiddet ve kan düşkünü olmamasına karşın, hele bir curnataya rastlayagörsün, tam bir katliam şehvetine kapıldığını, sayısız hayvanın canını aldığını bilirim (öncelikle bıldırcın, çulluk ve ördek).

O zamanki siyasi duruşuyla taban tabana zıt olmasına rağmen, kalkıp gönüllü olarak Kore Savaşına katılması da bir başka örnektir.  Dünyada canı sıkılacak son kişi olduğu halde, ‘evdeki tekdüze hayattan sıkılmıştım, onun için gittim’ demişti gerekçe olarak (Solculuğuyla çelişe çelişe Kore Savaşına gönüllü olarak giden bir başka edebiyat insanımız da şair Can Yücel’dir yanılmıyorsam. Onun gerekçesi neydi, bilmiyorum, ama çok bilmek isterdim).  Gerçi, Refik Abi komuta merkezinde çevirmenlik yaptığı için sahaya fazla çıkmamıştı ama, şiddet ve vahşetin pek dışında kaldığı söylenemez.  Herhalde adam öldürmedi, fakat muhtemeldir ki bir yönüyle öldürmüşten beter oldu: savaş alanında yatan düşman cesetlerinin sayım amacıyla kulaklarının tek tek kesilerek toplanması işine katılmaktan bahsederdi mesela.

Refik Abi’nin Nazım Hikmet’i kaçırma olayı da gözüpek serüvenciliğinin bir başka örneğidir.  Üstelik, diğerlerinden farklı olarak, onun tüm günahlarını fazlasıyla affettiren bir örnektir bu. Bu hayırlı işe Nazım’a olan hayranlığı ve dünya görüşüne duyduğu yakınlığı dolayısıyla kalkıştı kuşkusuz; fakat ‘evdeki tekdüze hayattan sıkılmış’ olmasının da belki bu girişiminde gizli bir payı vardır, kimbilir?

Nihayetinde, Refik Abi’nin hesabı hiç de doğru çıkmadı: 52 yaşından sonra 36 yıl daha ‘fazladan’ yaşadı.  Lakin bu bonus yılları ne kadar iyi değerlendirebilmiştir, tartışılır.  Üstün zeka ve yetenekleri gözönünde bulundurulursa, herhalde yeterince değil.  Hayatı boyunca yaptığı ne kadar iyi ve güzel iş varsa, galiba önemli bölümünü ilk 52 yılında tamamlamıştı. Aradan 36 yıl geçmesine rağmen, ister istemez anılarımda da hep öyle kalacak: 52 yaşındaki gibi.

CEVAP VER