Savaşın galibi yoktur

Osmanlı İmparatorluğunu parçalama ve paylaşma gayreti içindeki Batılı emperyalistlerin çevresel konumlu ülkeler üzerindeki politikalarını unutmuşçasına, süper güçlerin egemenlik adına giriştikleri mücadele alanında “barış savaşı” na kalkışmak, salt dış politikada değil, iç politikada da çok ciddi yarılmalara gebe gözüküyor. Çünkü Ortadoğu’daki dost ve düşman olarak görülen hemen tüm odaklar belirli oranda süper güçlerin etkisi ve yönetimi, hatta denetimi altındadır. Bu durumda iki noktayı ciddiyetle dikkate almak gerekmektedir. Birincisi, görünen dost ve/veya düşman grupların manevra alanı haritalardaki sınırları ile kısıtlı değildir. Görünen düşman fetişinden kurtulup, buz dağının altını görmek gerekir. İkincisi, Ortadoğu’nun etnik ya da mezhep çeşitliliği süper güçlerin söz konusu alanlardaki göreli hâkimiyet alanını farklılaştırıp, güçlerini yükseltir. Şu hale göre, çok değişkenli denklem oldukça karmaşık bir manzara sergilerken, geçmiş dönemlerin mantık yapısı ile harekete geçmeden konunun enine boyuna düşünülmesi kaçınılmaz görülmektedir.

Her ülke çok doğal olarak sınırlarını ve halkını korur, bu gaye için gerekirse tabiatıyla varıyla yoğuyla savaşır da! Ancak amaç, ABD’nin ünlü “saldırıyı önleyici savaş” mantığına benzercesine sınır koruma şekline dönüşünce, birileri hesabını ve kitabını yapmış olarak kavga çıkarmak amacı ile “yan bakıyor” ya da “omuz atıyor” diye düşünmek gerekebilir. Böyle durumda çatışmaya girişmek, umarım yanılıyorumdur, tuzağa düşmektir. Uluslararası alanda bu tür çatışmalar Birleşmiş Milletler marifeti ya da sair uluslararası girişimlerle engellenir, ancak sürecin politik ve ekonomik maliyeti çok yüksek olur. Şöyle ki, farkında olmadan hangi gücün alanında hareket edilmiş ise, girişilmiş konumu karşıt güce karşı koruyabilmek için ister istemez o gücün nihai amacı doğrultusunda ilerlemek kaçınılmaz olur. Bunun tersinin gerçekleşebileceği hal, ancak süper güç rekabeti alanı dışında kalıp, silah sanayine hizmet eden mevzi çatışmalarda söz konusu olabilir.

Çoğu ülkelerde yaşanan iç huzursuzluklarda dikkatleri dış dünyaya çevirme gayretleri siyasilerin başvurdukları yöntemlerden biri olabilir. Savaş amaç ve mantığına fevkalade ters olan bu yöntem politik acımasızlığın şahikası olarak tarihte izlenmiş, fakat her zaman hüsranla sonlanmıştır. Bir kere savaş ülkesel topyekûn bir kalkıştır. O nedenle, toplumun tümünün bir şekilde temsi edildiği düşüncesi ile konunun parlamentoda tüm partilerin katılımı ve müzakeresi sonucunda alınmış karar doğrultusunda ancak böyle bir yönteme başvurulabilir. Toplumları bölünmüş ve aralarında ciddi ihtilaf ve yarılmanın bulunduğu ülkelerde savaşlar bir kesimi iktidar lehine tahkim ediyor olabilir, fakat bu durum toplumsal yarılmayı iyice derinleştirir. Savaş hiçbir makul gerekçe ile iç politika aracı olarak kullanılamaz; halkın bir bölümü üzerinden yükselen hamasi tavırlarla diğer bölümü üzerinde baskı oluşturulamaz. Toplumsal davranış değişikliğine yol açan her siyasi ya da ekonomik olay veya oluşum ortadan kalkmış olsa dahi, şekillenmiş yeni davranış biçimleri izale olmaz, sosyal patoloji olarak uzun süre devam eder.

Her savaş, açık işgal eylemine karşı olmadıkça, saldırıdır ve eninde sonunda saldırılan halkların zaferi ile sonuçlanır. Kurtuluş Savaşı’mızda olduğu gibi, kazanan da yenilen de süreç sonunda müzakere ve anlaşmaya varabilir; saldıran mağluptur, savunan galip. Irak saldırısında Irak halkı savaşı kazanamadı, ülkesini savunmada yetersiz kaldı, ancak saldıran da galip olamadı. Ne var ki, saldırıyı yapan taraf galip gelmediği halde bölgesel varlığını sürdürdü, zira bu güç, her ne kadar eski kapasitesinde değilse de, bir süper güç idi. Kurtuluş Savaşı galibi Türkiye alnının akı ile tarihe geçerken, saldıran emperyalistler kendi namları ile anılır oldular.  Tarih bundan sonra da olayları böyle kaydedecektir. Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye haklı idi, çünkü ülkesini koruyordu. Hiçbir genişleme savaşı da, sosyo-politik ve ekonomik gerekçesinden soyutlanarak, genç dimağlara, o yörelere hak ve adalet götürülüyordu mantığı ile savunulamaz. Biraz duygudaşlık (empati) yapınca, hak ve adalet götürüldüğü savları ile saldırıya maruz kalan ülke halklarının nasıl bir ruh hali ile olayı karşılanış olabileceğini anlarız. Kaldı ki, artık çok gerilerde kalmış olan bu tür politikalara günümüz dünyasında yer yoktur.

Geçmiş olaylardan çıkarabileceğimiz çok önemli ve yararlı öğretiler bulunmaktadır. Birincisi, net işgal ya da saldırı karşılığı olmayan her çatışma girişimi karşı güçlerde tepkiye yol açarak, müteakip çatışmalara gebe ortam oluşturur. O nedenledir ki, ihtilafların karşılıklı görüşme ve müzakere ile çözülmesi daima tercihlidir. Ancak, görüşme ve müzakere kanallarının tıkandığı yerlerde şiddet öne çıkar, fakat çözüm sağlayamaz. Geçmiş olaylardan çıkarabileceğimiz ikinci önemli öğreti de, saldırının ilk anda zaferle(!) sonuçlanmış olması halinde dahi, karşı tarafı güçlenmeye itebilir olmasıdır. Osmanlı’nın fütuhat dönemi sonralarındaki durumu yansıtan, “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” türküsünün arka manzarasını defalarca muhakeme etmeliyiz. Kısacası bir seferlik olası zafer, gelecekteki başka oluşumların habercisi olabilir! Bu durum, süper güçler alanında girişilen çatışmada, hiçbir noktanın atlanmadan, birçok kez düşünülmesinin gereğini ortaya koyar.

İçinden geçtiğimiz netameli durumun taraflara can ve mal kaybına yol açmadan, sükûnet ve müzakere yoluyla çözülerek, tüm bölge halklarına huzurlu yaşama olanaklarının oluşturulması en samimi dileğimizdir!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here