ABD’de ayak nasıl yıkanır?

ABD’de ayak nasıl yıkanır?

0
PAYLAŞ

ABD’de ayak nasıl yıkanır? Biz eskiden lavobada ayak yıkardık…

Benim kuşağım şart şurt nedir, nasıl yapılır diye bilen bir nesil idi.
Anadolu-Sünnî geleneğinden kaynaklanan bir eski İstanbul ve Osmanlı terbiyesiyle 1950-60 yılları arasında doğan çocuklara, mesela, hem tango hem de Kur’ân okuması öğretilmiştir.
Ben, işte o kuşaktanım.
İki kere Kur’ân-ı âzim indirmiş adamımdır, evelallah; ardından annemin eve topladığı hanım kalabalığına, “Şimdi, bir de teyzelere mandolin çal bakiiim, çocuğum” denmiş, ben emre itaat ederek, mandolinle “I found my love in Porto Fino” şarkısını çalmış, bir de müzik öğretmenim Göztepeli İmdat Bey’in bana çalıştırdığı, Yahudi şarkısı “Hava Nagila”yı repertuarımın arkasına ilave etmiştim.
Başlarından tülbentlerini atan annemin hanım arkadaşları, el çırpıp Yahudi melodisi eşliğinde, Kur’ân dinledikten sonra dans etmişlerdi.
Hele onlar arasında bir İclal abla vardı ki, sormayın; bugün bile zevkle anımsarım göbek atışını…
Göbek atarken memeleri Sezen Aksu’nun şarkısındaki ¨Rakkas geldi meydane, gül memeler meydane¨ diye söylediğine benzer biçimde sallanırdı; nasıl unuturum…
Ben, o göbek atışa eşlik eden mandolini çalıyordum…
Dualar bitmiş, gâvur hatta Yahudi müziği başlamış ve İclal abla göbek atıyor; ben durur muyum?!
İclal abla da iclaldi yani…
Biz, 1950-1960 çocukları Varlık yayınlarından kitaplar okuduk, Hayat ve Ses mecmualarıyla büyüdük…
Demem o ki, biz, Cumhuriyet’in Ata’yı çok seven, 23 Nisanlar’ında çocuklaşıp 19 Mayısları’nda jimnastikci Ali Faik Üstünidman kesilen bir kuşağız.
Sonrası, Özalcı oldu; onların devamı AKP’li gençliktir…
Yeniler bilir bilmez, ama ben iyi bilirim: Bize öğretilen şeylerden birisi ise beden temizliğiydi.
Haftada bir kez yıkanacaktık. O zamanlar, sık sık yıkanması bir ciddi sorun olmalıydı ki bize haftada bir kez yıkanmamız öneriliyordu.
Bu aynı zamanda millî bir vazifeydi; yıkanmayan, iyi bir Türk genci olamazdı.
Şimdi anlıyor ve hak veriyorum: Eskiden bugünün doğal gazlı şofbenleri falan yok ki!
Odun sobasında evin hamamını ısıtacaksın, sonra kazandaki su soğumadan dökünüp yıkanacaksın.
Bu arada lakırdıya dikkat gerekiyor: Evlerde yıkanılan bölmelere “hamam” denilmektedir, o vakitler…
Duşa kabin gibi laflar sonraya aittir.
Bu hamamların bir oturağı olurdu ve sık sık evin annesi tarafından “şartlanırdı.”
Şartlanma işlemi Sünnî Müslümanlığın gereğiydi, duası muası vardı; nasıl yapılırdı, ben bilemem?!
Hamamdaki oturağa herkesin çıplak ve cıbıl kıçı değdiğinden temizlenmesi gerekiyor, aksi hâlde mundar oluyordu demek…
Bütün bu temizlik çabaları arasında bir şey var ki bugün hâlâ yapmasak kendimizi kötü hissederiz:
Bu, ayak yıkamaktır…
Biz, eskiden, gece yatmazdan evvel, yaz kış demeden evin helasında, hamamında, çeşmesinde çoraplarımızı çıkarıp ayak yıkardık.
Çorapları da çitileyip yıkadık mı, o zaman daha iyi olurdu…
Ayak yıkaması aslına bakılırsa, fena bir şey değildir.
Ayak denilen organ bütün gün salak salak çalışmış, bizi üzerinde taşımış, yorulmuş, kan oturduğundan azıcık şişmiştir.
İşte onu soğuk suyla ovaladığımız zaman keyfi yerine gelir, yüzü güler ve biz de hissederiz onun rahatlamasını…
Bu lafımdan anlayacağınız gibi, ben hâlâ biraz ayak yıkama yanlısıyım; çaktırmadan gider, her gece ayak yıkarım…
Hoş, bugünün gençliği bunu anlamaz, ayak yıkamak da ne, diye ayak direyebilir!
Biz ayak yıkardık, velhasılı…
Aradan yıllar, uzun uzun yıllar geçti. Birgün kendimizi New York kentinde bulduk…
Ayak yıkamak ihtiyacımızı yanımızda bulundurarak bu kente taşınmıştık, İstanbul’dan, Kadıköyü’nden…
Brooklyn semtinde bir evde kiracıyız…
Ev sahibi İtalyan asıllı bir Amerikalı…
Adı Marc…
Marc ile pekâla iyi anlaşıyoruz…
Aramız o kadar iyi ki, su sızmıyor; maşallah…
Birgün, bu kadar iyi olan aramıza ait bir soru sordu: “Bir sıkıntınız var mı, bir şikâyetiniz bulunuyor mu?”
Sıkıntısız hayat olmaz, şikâyetsiz insan hiç bulunmaz.
Bir dokun, bin ah işit vaziyetinde kaldığımız zamanlar pek fazladır. İstesem Marc’a bin dereden su getiririm; mesela, evi basan fındık farelerini gösterip laga luga ederim…
Bunun yerine, tuttum, evin lavobasından söz ettim.
“Bu Amerikan evlerinin lavobaları pek küçük!” dedim, “Avuç içi kadar bir şey canım! De ki, kuş yalağı…”
“Anlamadım” dedi…
Anlaşılmayacak bir şey yoktu, halbuki…
“Küçük işte!” diye devam ettim, “Lavoba çay kaşığı kadar! Ayaklarımı yıkamak üzere içine uzattığım zaman başparmağım çeşmeye takılıyor, topuğum dışarıda kalıyor, şapur şupur ve şıp şıp diye her tarafa su dökülüyor” dedim.
Şaşkaloz vaziyetteydi, “Anlamadım” dedi, “Lavobada ayaklarınızı niye yıkıyorsunuz?”
Gel de anlat!
“Duşa giriniz, orada yıkanınız, lavobada ayak yıkamanız garip!”diye bir de üstüne üstelik akıl verdi.
O vakit ev sahibi, Marc’ın aklından iyice şüphe ettim…
Yuvarlak kafada sivri zekâ, olsa olsa, Marc’da olur diye, ona biraz da üzüldüm.
Zavallı, nereden bilsin bu keyfi…
Gel gelelim gece gelince, yani ay çıkınca geceleyin, el ayak çekilince yatmazdan evvel, lavoba başına gidip Marc’a inat ayaklarımı bir güzel yıkadım.
Oh, Brooklyn’nin soğuk çeşme suyu altında, ne kadar rahatladı zavallıcıklar…
İşte Amerika’da yaşadığım tecrübelerden bir tanesi buydu ki Amerikalı ayak yıkamaz, diye aklımda kaldı; vah vah…

BİR CEVAP BIRAK