ABD’DEN… ‘Yeşil ceketli hayaletin okuduğu gazete’

ABD’DEN… ‘Yeşil ceketli hayaletin okuduğu gazete’

0
PAYLAŞ

Purdue Üniversitesi’ne bir gün yolunuz düşer de, kampüsü Lafayette kent merkezinden ayıran Wabash Nehrini geçip “Main Street”e saparsanız, 426 numaralı binadaki gazete bayiinden gazetenizi alın, istiyorsanız dergi, tütün, sakız, şekerleme ve kahvenizi de unutmayın, sonra arkanıza bakmadan hemen uzaklaşın. “CityNews” adıyla bilinen, Indiana’nın bu en eski gazete bayisinin güler yüzlü, konuşkan sahipleri olan, dost canlısı iki erkek kardeşin size sıcak davranmasına karşın, sırtınız ürperebilir, eski zaman şatolarının dehlizlerindeki ıslık sesi gibi bir serinliği ensenizde duyabilirsiniz. Uzunca bir salon büyüklüğündeki bu dükkân, 1830 yapımı 3 katlı eski bir binanın girişini tamamen dolduruyor. İçerde gazete ve dergi rafları, “pulp fiction” romanlar, kola soğutucuları, dondurma dolabı, sigara, puro ve hediyelik eşyaların sergilendiği duvarın bitiminde yer alan, en dipteki bir kapıyla dükkândan üst katlara çıkılıyor. Kapı sıkı sıkıya kapatılmış! Üst katlar boş! ABD’nin ciddi gazetelerinden, yerel olanlarına kadar ya da her hangi bir dergiden birini aldınız; çok satan liste başı kitaplardan en sükse yapanı da seçtiniz; daha ne duruyorsunuz? Üst katlara çıkan merdivenin başındaki, sıkı sıkıya örtülü kapıya hemen arkanızı dönün, parayı dükkânı işleten centilmenlere ödeyin, üstü bir kaç “cent” ediyorsa bırakın kalsın ve Amerikan taşra aksanıyla “See ya!” deyip uzaklaşın. Kahve ya da kola almayacaksanız, açılıp kapandıkça “dindong!”yapan zile bağlı kapıyı açmanız kolay olacaktır… Artık kaldırımdasınız! Arkanızda kalan dükkânda, en dipteki gizemli kapıya, gözucuyla bir kaçamak bakış atıp, vitrinde fazla oyalanmayın. O kapının ardında “Yeşil Ceketli Hayalet” var!

CityNews, Indiana’nın en eski gazete bayiisi olarak biliniyor. 1837’de açıldı. O yıllarda kasabadan geçen “Western Treni” tam köşedeki kaldırımda durup yolcu aldığından, uzun zaman istasyon büfesi gibi çalışma olanağı bulacaktı. Trenden inen afilli kovboylar, bir kaç dakika sonra yine yola çıkacak olan vagonlarına dönmeden evvel, yol boyu tütün çiğnemek için bir satıcı aranıyorlar ve gıcırdayan çizmeleriyle karşıdaki CityNews’ın dükkân kapısını şöyle bir iteliyorlardı. Havalarından yanlarına varılmıyordu. Tren yola çıkarken, son anda vagon sahanlığına bir ata biner gibi zıplamaları görülecek şeydi, doğrusu!

Trenle günlük olarak büyük kentlerden gelen gazetelerin paket ipleri de orda açılıyordu. O zamanlar 50 bin kişinin yaşadığı kasabaya gelen gazeteleri, okul çağındaki dağıtıcı çocuklar, “Yazıyoor… yazıyor…. İç Savaş’ta ölenleri yazıyor!”, diye herhalde bağıra çağıra, Lafayette’in sokaklarına buradan bir koşu yayılıp dağılarak satıyorlardı. CityNews, kasabanın “Journal&Coruier” gazetesiyle nerdeyse yaşıttı! Bu dükkânın ilk sahipleri üst katlarda bir puro yapımı ve tütün paketleme işine kalkışmışlar, bu işletme, ikinci ve üçüncü katlarda geçen yüzyılın başlarına kadar sürmüştü. Bu ayrıntılı bilgi de kanıtlıyor ki, Kaliforniya’da altın sevdasına düşen kovboylarla, işsiz güçsüz sergüzeştlerin trenden inip buradan tütün almaları, benim kurgusal bir cümlem değildir. Tütün işine, dükkânı ve binayı 1916’da tamamen satın alan Bay Samuel Fruer son verecek, işi bütünüyle gazete dağıtımcılığı ve büfeciliğe kaydıracaktı. Macaristan göçmeni olan Fruer, 1.Dünya Savaşı yıllarında Indiana’ya göç etmiş, Amerikan rüyasının peşinde her işe girip, çıkıp çok çalışmış çabalamış olmalıydı. Onun dürüstlüğü ve çalışkanlığı, şimdi dükkânın duvarlarına asılmış eski zaman fotoğraflarında birileriyle el sıkışmasından, bir ödül alışından, kerli ferli beylerin bir  belgeyi ona uzatışlarından anlaşılıyordu. Bay Fruer akıllı bir iş adamıydı. Zaten tren hattı o yıllarda, 426 numaralı binanın önünden alınıp nehir kıyısındaki başka bir alana taşınınca, istasyon uzaklaşmış ve Fruer bu nedenle salt gazete dağıtımcılığı peşine düşmüştü. Bir kaç yıl içinde başta Chicago Tribune olmak üzere, bazı yayın organlarının Lafayette muhabirliğini, temsilciliğini üstlendi. Bay Fruer’in torunları olan iki kardeş, Robert ve James Fruer şimdi aileden kalan bu dükkânı işletiyorlar. İkisi de güler yüzlü, pek Amerikalılarda rastlanamayacak kadar sıcak kanlılar. Köklerinin Macar olmasında bunun payı var, gibi geliyor bana… Onlardan dinlediğim hortlak hikâyesini kahkahalara boğularak anlatmalarından bu sıcaklığı duymamak olanaksızdı. Ama, onlar gülmekten kırılıp anlatırken, ben çıkış kapısına yakın yerdeki kasanın önünde, sırtımı döndüğüm arka taraflara bakmadan “Yeşil Ceketli Hayalet”in ordaki varlığını dinliyordum. Bir ara, omzumda serin bir el dolaşıyor sandım.

İki kardeş, işlerin eski bereketinde olmadığından söz ederken, Jesus’a şükran duygularını dile getirip, yine de yuvarlanıp gittiklerini açıklıyorlardı. “1980’de Yeşil Ceketli ortaya çıktığında” dedi Robert, “Dükkan nerdeyse kapanacak duruma gelmişti! Çalıştıracak insan bulamıyorduk. Müşterileri kaldırımdan içeri bir süre sokamadık!” Uzun bir yeşil ceket giymiş, üst kattaki hayalet 1980’de ilk kez kendisini göstermiş. Çalışanlardan birisi bir gün Yeşil Ceketli’yle karşılaşmış, yerlerde okunup sayfaları dağılmış bir gazeteyi toplamaya kalkarken. Dili tutulmuş, korkudan öleyazmış! Yeşil Ceketli gülümsüyor, sırıtıyormuş. Gazeteyi raflardan alıp üst kata götürdükten sonra orda okumuş olmalı, beyzâde… Belki okuduklarından bir şeye gülüyordu. Ancak, dükkân sahiplerine bakılırsa, o zaten hep gülerek dolaşırmış. Robert ve James, onun zararsız olduğundan söz ediyorlar. Anlattıklarına göre, Yeşil Ceketli, üst katlarda tıkıt tıkır dolaşmaktaydı. Elinde uzunca, korsanvari bir pipoyla dolaşıyor, her göründüğünde gülümseyen bir yüzle ortaya çıkıyordu. Zaman zaman kahkaha seslerinin gelişinden korkmaya gerek yoktu; belki gazetelerden birini eline almış, kim bilir hangi karikatüre gülüyor, belki de zavallı dünyanın bu gidişine kahkaha salıyordu. Onun, bir zamanlar trenle buraya gelen bir yabancı olduğunu düşünenler vardı. Kim bilir, belki de, trende dalaşan iki kovboyun sokaktaki düellosunda, Cold tabancalardan birinin mermisi onu burada sonsuza kadar kalmaya mahkûm etmiştir.

Son zamanlarda oraya uğramadım, gazetelerimi kampüsteki bir café’den alıyorum. Bugünlerde bir cesaretimi toplarsam, hem arkadaşlıklarını sevdiğim Robert ile James’i ziyarete gidecek, hem de gitmişken Yeşil Ceketli’ye bir merhaba sallıyacağım. Uygununa getirirsem, dünyada olan bitenler hakkında bir iki de soru soracağım. Yankılanıp uzaklaşan kahkahalarından fırsat kalır da elden geldiğince bir demeç kaparsam, bu yılın “Pulitzer Gazetecilik Ödülü”cebimde demektir. “Yeşil Ceketli Hayalet Dedi ki” diye başladım mı, haberimi Açık Gazete’nin manşetine oturturum, artık!

Gelgelelim bunu yapmazdan evvel, İstanbul Kadıköyü’nde yaşayan 70’lik anneciğime bir dua yazdırıp muska yaptırmalı, müsait bir yerlerime iliştirip ardından oraya öyle gitmeliyim. Nasılsa, bütün dinler aynı Tanrı’ya aittir diye, dükkân dibindeki kapıya yanaşırken, Kuran’dan bir sûre okumayı da düşünüyorum. Ama, söylemedi demeyin: Bana kalırsa, Yeşil Ceketli böyle kahkahalarla dolaştığına göre, ya evvel eski bir deliydi; ya da “Don Quijote” okuyor olmalıdır. Kral Phillipe’in bir gün, sokakta gördüğü bir öğrenci gencin kahkahayı bastığını duyunca, “Ya delirmiş bu zavallı, ya da Don Quijote okuyor! Eğer ikincisi ise, o zaman, dünyanın hâline gülecek kadar filozof olmuş!” dediği rivayet edilir de…

BİR CEVAP BIRAK

8 + 5 =