Akademik(!) Usulsüzlükler (I)

Kavramsal olarak bu tanıma bir itirazım yok ancak günümüz üniversiteleri pratikte bu tanıma ne kadar uyuyor dersiniz? Üniversite çatısı altında yaşadıklarım ve şahit olduklarımdan dolayı bu kavramın geçerliliği konusunda aklımda soru işaretleri olduğunu söyleyebilirim.

Üniversitelerin her bakımdan özerk olması gerektiğine inananlardanım; çünkü bu özerkliğin bilgi üretimi ve bilgi niteliği açısından hayati olduğu aşikârdır. Ancak her özerkliğin yasalar ve teamüllerle çerçevelenmiş bir sınırı da olmalıdır. Kıymetli akademisyenler, yöneticiler ve hocalarımı tenzih etsem de, günümüz üniversitelerinde özerklik kavramının doğru anlaşıldığı konusunda ciddi şüphelerim var. Sorgulanması gereken en önemli konuların başında kesinlikle yazılı olmayan “Akademik Teamüller” geliyor. Akademik teamüller nedir, çerçevesi nerede başlayıp nerede bitmelidir, yazılı yasalar ve yönetmelikler mi uygulamada kıstastır yoksa her akademisyenin etik ve kişisel çıkar anlayışına göre değişen akademik teamüller mi? Bu sorulara cevap bulmak, özellikle Türkiye’de akademiyanın durumu değerlendirildiğinde gerçekten çok zor. Ancak yaşadıklarımı dikkate aldığımda, yazılı olmayan “Akademik Teamüller”in yazılı olan yasa ve yönetmeliklerden daha çok uygulandığını söyleyebilirim. Bu tespitimi sadece yaşadıklarım değil, elimde olan resmi belgeler de onaylıyor. Bu bağlamda, bir inceleme raporunda komisyon üyelerinin yaptığı resmi tespit aynen şöyle:

“Yönetmeliklerin sınırlamalarına rağmen, bir öğretim üyesinin yönetmeliği ihlal etmesi “Akademik Teamüller” gereği denetlenemez, sorgulanamaz. Çünkü bir fakültede birçok yönetmelik maddesi istisnasız tüm öğretim üyeleri tarafından ihlal edilmekte ve bu önlenemez. Bu bağlamda, öğretim üyesi değil, işlevsel olmayan yönetmelik maddeleri değiştirilmelidir”

Yukarıdaki yorumun tanımı aslında şöyle: “Fakülte bünyesinde yönetmeliklerle belirlenmiş yükümlülükler uygulanmamaktadır. Burada öğretim üyeleri özerktir ve akademik teamüller gereği, suç işlerseler bile sorgulanamazlar. Öğretim üyelerini sınırlamak yerine, onların keyfiliğine engel olmaması için yönetmelikleri değiştirmek gerekir!” Bu açıklama bir resmi inceleme raporunda aynen belirtilmiştir ve bazı akademisyenlerin yönetim zihniyetini ortaya koymak adına fazlasıyla ironiktir! Düşünün ki bir öğretim üyesinin yapmış olabileceği usulsüzlüğü tespit etmekle yükümlü komisyon üyeleri böylesi bir raporla birilerini aklamaya çalışıyorsa, insanlar nasıl hakkını arayabilir ki!?

Akademiyanın doğası gereği, çıkarları örtüşen, aynı grup içinde bulunan, ideolojik tandansları uyuşan ve bir şekilde birbirine göbekten bağlı olan akademisyenler kesinlikle birbirini korur. Bazı büyük(!) hocaların kendilerini yönetmeliklerden üstün ve dokunulmaz gören egoları da başlı başına bir problem. Bu nedenle, disiplin amirlerinin aynı fakülte içinde olması sistemi tıkamaktadır. Bir yönetici, farklı güç, inanç, çıkar ve ne olduğu belirsiz “Akademik Teamülleri” gerekçe göstererek, bir akademisyenin işlediği suçları görmezden gelebiliyor, göstermelik müdahalelerle örtbas edebiliyor. Bunun en kolay yolu, hakkında iddialar olan akademisyenin arkadaşları ya da ona sempati duyan kişileri inceleme/soruşturma komisyonuna atamak. Bu bağlamda, göstermelik bir işlem başlatılmış olup, yöneticinin direktiflerine kayıtsız şartsız uyacak kişiler ile eksik, düzmece, değiştirilmiş, suçu ve suçluyu öven ve gerçekdışı raporlar hazırlanabiliyor. Farklı disiplin inceleme ve soruşturmalarına amir tarafından hep aynı kişilerin atanması da bu bağlamda açıklanabilir. Hal böyleyken, “Yöneticinin kılıcı” olan komisyon üyelerinin neden üst mevkilere atandığı, daha çok para kazandıran dersleri verdikleri, yönetmelikleri aşan ayrıcalıkları olduğu, husumetli oldukları kişileri kolayca harcayabildikleri şaşılacak konular olmuyor!

Bir yöneticinin soruşturmanın dışında, elindeki en güçlü silahı ders vermemek ya da dersleri akademisyenin üzerinden almaktır. Sisteme şöyle işler: Bir fakültede her anabilim dalı başkanlığının bünyesinde lisans, yükseklisans, doktora, uzaktan eğitim ve açık öğretim dersleri olur. Anabilim dalı başkanı, her dönem hangi dersi kimin vereceğini bölüm başkanına önerir. Son kararı bölüm başkanı verir ve ders programları dekanlık tarafından onaylandıktan sonra rektörlüğe havale edilir. Rektörlük genelde programlara dokunmadan olduğu gibi onaylar. Yani tüm düzenlemeler bölüm başkanlığı ve dekanlıkta tamamlanır. İşte burada dananın kuyruğu kopar. Husumet, mesleki kıskançlık, güç ve çıkar dengeleri gibi konular ders programlarını belirleyen en önemli etkenlerdir. Akademiyada en büyük mobbing/psikolojik taciz olayları bu alanda olur ve idari yargının hantallığı yöneticilerin daha pervasız olmasını sağlar. Yönetici dilediği akademisyene ders verir, dilediğine vermez, dilediğinin derslerini artırır, dilediğinin derslerini elinden alır. Örneğin; bir profesörün haftada 45 saat dersi, ya da bir yardımcı doçentin haftada 20 saat sadece lisans dersi varken, “Sakıncalı” olan diğer doçent ve yardımcı doçentlerin 1 saat bile dersi olmaz. Hâlbuki yönetmelikler gereği, derslerin eşit dağıtımı şarttır. Ancak birçok denge gözetilirken, burada gözetilmeyen tek denge adalettir! Eğer adaletli(!) ve dengeli(!) bir ders dağılımı var ise, akademisyenler arasında olan uçurum nasıl açıklanabilir!?

Uzaktan eğitim, tezsiz yükseklisans, dotora, açık öğretim gibi alanlarda verilen dersler ve öğrenci danışmanlıkları iyi paralar kazandırıyor. Bu bağlamda, tüm kazançlı derslerin belirli bir zümre arasında paylaştırıldığı görülür. Bir akademisyenin 20’nin üzerinde öğrenci danışmanlığı varken, başka bir akademisyenin hiç danışmanlığı olmayabiliyor çünkü dağıtımın tek kıstası keyfiliktir. Öte yandan, yönetmeliklere göre bir bölümde kadrolu bir öğretim üyesi varken ve ders vermeyi talep ediyorken, alan dersleri kesinlikle dışarıdan getirilen öğretim görevlileri tarafından verilemez. Ancak bu hüküm tamamen kâğıt üzerinde geçerlidir çünkü uzmanlığı tescillenmiş ve yıllarca bölüm için ter dökmüş öğretim üyeleri yerine, birilerinin yakını hatta eşleri(!) olan kişiler ders vermektedirler. Bu ne çıldırtan bir keyfilik ve usul tanımamazlıktır!

Bir diğer usulsüzlük de öğrencilerin sınav notuna yaptıkları itirazlarda söz konusudur. Burada yine akademisyenlerin birbirini kolladığı gerçeği ve şişik egoları ortaya çıkıyor. Bir öğrenci, aldığı sınav notuna ilan edildikten sonra 3 gün içinde itiraz edebilir. Sonrasında sistem şöyle işler: Amir, söz konusu itirazı incelemek için biri dersin hocası olmak üzere, 3 öğretim üyesi/görevlisi atar. Bu kişilerin görevi sınav kâğıdını “Maddi Hata” açısından incelemektir. Maddi hata da iki şekilde denetlenir: 1)Öğretim üyesinin kâğıdı değerlendirirken toplama konusunda bir hata yapıp yapmadığına bakılır. Bunun için de not baremi gereklidir. 2)Komisyon, sınavın cevap anahtarına bakarak, öğretim üyesinin sorulara hakkaniyetle puan verip vermediğini inceler ve içerik denetimi yapar. Yönetmelik bunu söyler ancak gerçekte sistem şöyle işler: İtiraz edilen dersin öğretim üyesi sınav kâğıdının fotokopisini ve sonuç raporunu asistanı vasıtasıyla diğer komisyon üyelerine gönderir. Komisyon üyeleri sınav kâğıdına hiç bakmadan, “meslektaşlarını sorgular gözükmemek ve akademik teamüller(!)” gereği “Maddi Hata Yoktur” imzasını atarlar. Bazen de dersin öğretim üyesi zayıf halka olan komisyon üyesini özel olarak odasına çağırır ve bir şekilde ikna(!) eder. Böylelikle öğrencinin itirazı geçersiz olur ve üniversitede hak arama kapısı kapanır!
Bundan sonra eğer öğrenci isterse idari yargı yoluna başvurabilir ancak bu başvuru için 2 aylık bir zaman aşımı süresi vardır. İşte burada öğrencinin 2 aylık süre içinde yargıya başvurmasını engellemek için itiraz sonucu geç tebliğ edilir. Ya da Bilgi Edinme Hakkı Yasası gereği 15 iş günü içinde yanıtlanması gereken istekler geciktirilir! Burada en acı olan, usulsüzlüğü denetlemesi için atanan bir öğretim üyesinin “Akademik Teamüller” gibi bahanelerin arkasına sığınarak görevini yapmamasıdır. Burada da farklı çıkarlar ve endişelerin devreye giriyor olması çok acıdır!

Birkaç örnekle akademiyada yapılan usulsüzlükleri aktarmaya çalıştım ve bu konunun devamını da kaleme alacağım. Ancak son bir not eklemek gerekir: “Aktardığım bu olaylar sadece birilerinin husumeti olan “Sakıncalı” kişilerin işlemlerinde yapılıyor. Dost(!) olarak bilinen ve birilerinin çıkarlarına hizmet etmeyi ilke edinmiş her akademisyen maddi/manevi halinden memnundur!”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here