Aşkolsun sana Faruk, aşkolsun!

Aşkolsun sana Faruk, aşkolsun!

0
PAYLAŞ

Bu nisan ayının ilk yazısı. Belki bu ay başka yazı yazmam… Yazamam… Elim varmaz nisanda başka yazılar yazmaya. Nisan ayında Edip’e yapamam bunu.


Sevgili arkadaşım Faruk Eskioğlu’nun, Yirmidört Yayınevi’nden çıkan “Aşk olsun! Adı aşk Olsun” adlı romanının kahramanı Edip Yazgan’la Nisan’ı ayırmaya kıyamam.


Roman kahramanımız Edip Yazgan bir gazeteci. Tıpkı romanın yazarı Faruk Eskioğlu gibi. Üstelik onun gibi entelektüel, nazik ve ince düşünceli biri. Aslında Faruk’la Edip bir elmanın iki yarısı gibi benzeşiyor. Zaten roman “Ben bendim bir vakte kadar” diye başlıyor. “Ben bir zamanlar bendim sonra benlikten vazgeçip Edip oldum” diyor kitabın yazarı. “Sevgili arkadaşım Edip’in Nijerya’da kayboluşu üzerine onun yerine geçip, onun evinde onun adına yaşayan, onun masasında oturup onun kitaplarını okuyan, onun faturalarını yatırıp, onun giysilerini, terliklerini giyen, onun arkadaşlarıyla onun deyimleriyle nükte yapan biri olacağımı nereden bilebilirdim ki” diyor yazar. Romanın kurgusu böylece kurulmuş oluyor.


Faruk, Edip’in kayboluşunun üzerinden altı ay geçtikten sonra Londra’yı ikiye bölen Thames Nehri’nin altında metroyla yol alırken sevgili arkadaşını yazmaya karar verişini şöyle anlatıyor. “Thames’in bir yanında Westminister Parlamentosu, diğer yanında da Southbank Sanat Merkezi yer alır. İngilizler parlamentoyu ‘beynimiz’, sanat merkezini de ‘kalbimiz’ diye tanımlar. İşte tam da o noktada; mantık ve duygunun tam ortasındayken Edip’i yazmam gerektiğine karar verdim.”


Yazarla Edip yaşama farklı baksalar da iki iyi dosttur. İkisinin ortak noktası çok fazlaydı. Bu ortak noktaları, “İkimizde yolun yarısındaydık, Orta Anadolu’dan geliyorduk, 12 Eylül Askeri Darbesinin tanıkları, sonrasının kurbanlarıydık. İkimiz de siyasi sürgündük. Asıl işimiz yazarlıktı. Resim yetilerimiz de benziyordu. İkimiz de aynı boyda ve aynı kilodaydık ve gözlüklüydük. En önemlisi de birbirimizin serüvenini en iyi bilendik” cümleleriyle anlatıyor yazar ve hemen arkasından “O benim tersime az konuşurdu, az yer, az dışarıya çıkardı. Akşamcıydı. Et, çikolata, sigara ve Mc Donalds’ı ağzına sokmazdı ve asla Cola içmezdi” diyerek farklılıklarından da söz ediyor.


“Ustam “dediği Edip’in yerine geçerek Edip’i anlatmaya, bir anlamda Nijerya’da kaybolan arkadaşını yaşatmaya çalışan yazar; işe, onun haber, yorum, köşe yazısı, mektup, senaryo, öykü ve şiirlerinden oluşan yazılarını toplamakla başlıyor. Tabii bir de “bir erkek bir kadını ancak bu kadar sevebilir” diye düşündüğü Usta’nın büyük aşkı Nisan’ı bulmak için yola koyuluyor.


Nisan’ı buluyor bulmasına ama, ona ne Edip’in kaybolduğunu söyleyebiliyor, ne de oturup uzun uzadıya konuşabiliyor. Ayaküstü dört – beş dakika görüşebiliyorlar. Nisan, Edip hakkında yazacağı kitapta kendisinden söz etmemesini istiyor yazardan. Ama bu Edip’in kitabıydı. Edip’in dünyasında Nisan’ın kocaman bir yeri vardı.


MEDYANIN ELEŞTİRİSİ


Adından da anlaşıldığı gibi bu bir aşk kitabı. Ama kitabın içinde sadece aşk yok. Her şeyden önce ciddi bir medya eleştirisi var. Londra’yı romantizmin şehri gibi gösteren tasvirler var. Karl Marx’ın mezarı var. Aynı mezarlıkta yatan yazar George Eliot var. İngiltere’de yaşayan göçmen yazarlar hakkında ipuçları var. Ortodoks Yahudiler, şiddetin anatomisi, İngilizlerin gözünde Türk imajı, Gelibolu Savaşı, Lafargue ve “Tembellik Hakkı”, Nazım Hikmet, Cahit Arf, “Mc Donalds yemeyin” eylemi, İngiliz polisinin ırkçı olup olmadığının tartışması, Avrupa’da eşcinsellik, Noel Baba’nın Coca Cola’nın yarattığı bir imaj olduğu vs. gibi pek çok ilginç konu hakkında bilgiler var. Bu kitap sayesinde Londra’da ölen gurbetçilerin yakınlarının cenazede yaşadıkları zorlukları öğreniyoruz. Yine bu kitap sayesinde Edip’in kayboluşuna neden olan Nijerya’da yaşanan recm davalarının korkutucu boyutuyla yüzleşiyoruz.


Kitapta yer alan bu bilgi ve eleştiriler, romanın kurgusu içinde yerlerini öyle güzel bulmuşlar ki; bunu ancak usta bir kalem yapabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Muhtemel ki, romanın kahramanın gazeteci olarak seçilmesinin altında bu düşünce yatıyordur.


Biz gelelim kitabın bizi ilgilendiren en önemli bölümüne; yani medya eleştirisi kısmına…


Aslında arka kapaktaki yazı, kitabın bu yönünün kısa bir değerlendirmesini yapıyor:


“Yazar Faruk Eskioğlu bir gazeteci. Düşünce yükünü sırtında taşıyanlardan.


Gazeteci haber olan her yerde ölümüne vardır. Ancak kendisi haber olacak bir olayın içinde olmamak kaydıyla. Oysa ne yazık ki bugün; ‘medya towerlarda, plazalarda, sermaye tarafından öpülerek prens olmuş kurbağalar’ iş başında olunca: ‘Beykoz’da İstanbul’un akciğeri sayılan ormanları villalaştırıp, gazete ile yirmi milyon dolarlık reklam ve satış anlaşması yapan iş adamını…’, ‘Tetikçi köşe yazarlarını…’, ‘Antalya’da orman yakıp otel yapan işadamı haberine konan sansürü…’ ve daha nicelerini toplum öğrenemez. Yazmaya kalkan sürülür, süründürülür! İşte ‘Aşkolsun’ bir yerde bu medyanın öyküsüdür.”


Edip uzun yıllar sonra İstanbul’a gelip, kitabın yazarı Faruk Eskioğlu’nu ziyaret ettiğinde, gözü Faruk’un çene altındaki irili ufaklı sakalsız adacıklara takılır ve sevgili arkadaşının medya plazalarda ne kadar mutsuz olduğunu fark eder. Sıkıntıdan saçkıran olmuş arkadaşına “katlanma buradaki duruma, anacığını da al, Londra’ya dön” der. Bu konuşma aynı zamanda Türkiye’deki medyanın içinde olduğu durumun eleştirisidir.


Faruk, uzun yıllar Londra’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye kesin dönüş yapan bir gazetecidir. Ne yazık ki bu duruma 3 yıl dayanabildi. 17 Ağustos depremini ve 2001 şubat ekonomi krizini İstanbul’da yaşadı. Ben, Faruk’la bu 3 yıllık süreç içinde tanıştım. Şubat krizinde 3 bin 500 gazeteci arkadaşla birlikte işsiz kalışına tanık oldum. Faruk’la aynı yerde çalışıyorduk ve onun işsiz kalışına, Faruk’un farklı kumaştan oluşunun yol açtığını görüyordum.


Faruk, Edip’e bu sıkıntılı günleri anlattı. Arkadaşının üzüntüsünü yüzünden okuyunca da “Canım öyle yüzünü buruşturma. İyi şeyler de var yaşamımda” diyerek, bu güzel şeyleri tek tek sıraladı. İşte kitabın tam da burasında beni bekleyen bir sürpriz vardı. Faruk, Edip’e kendisinin kurduğu Birsen Perver Cemiyeti’den söz ediyordu.


Faruk, Edip’e “Sirkeci’de ekmek arası balık yerken gözlerimi kapatıp Orhan Veli misali İstanbul’u dinlediğimi… Kafa kafaya vermiş Balat’ın cumbalı evlerini… Bebek caminin yanı başındaki iskeledeki martılı sohbetleri… Gece muhabiri arkadaşlarla sabahın üçünde Dolmabahçe çay bahçesindeki medya tartışmalarını… Tophane’de nargile keyfini… Polonezköy’de haftasonunu… Kırk yıllık dostum Serdar Devrim’i… Eyüp Cami avlusunda gazete okuduğum cumartesileri… Birsen Perver Cemiyetini ve Pierre Loti’de Onat Kutlarvari sade kahve keyfini” anlatıyordu.


Bu bölümde “Medya ve Toplam Kalite” adlı makaleye de yer verilmiş. Bu makalede medyanın tanımı yapıldıktan sonra, basında kalitenin neresindeyiz, basında kalitenin önemi, medyanın reklam ve siyaset ilişkisi, ideal bir gazete olabilir mi ve ideal bir gazeteci olabilir mi sorularına Noam Chomsky’nin ışığı altında cevap aranmış. Yazının sonunda “Türkiye Basınında Toplam Kalite Yönetimi” başlığı altında, dış dünyadaki örnekler de göz önüne alınarak, Türkiye’de TKY ile iyileştirme yapılabilecek unsurlar şöyle sıralanmış.


“İnsan kaynağı: Orta yönetici konumundaki gazetecilerdeki vizyon eksikliği giderilebilir. Hizmet içi eğitim ile verimlilik, etkinlik ve denetim sağlanabilir.  Çalışanların yaşam standardının yükseltilmesiyle haber ve görselliğin vazgeçilmez unsuru uzman muhabirlik geliştirilebilir. Ne yazık ki sektörde ücretlerin çok düşük olması, uzmanlaşma yolundaki genç gazetecileri başka sektörlere geçmek zorunda bırakıyor.


Organizasyon: ABD’nin ciddi gazetesi The Wall Street Journal örneğindeki gibi haber, reklam ve abonelik servisleri arasına Çin Seddi kurulması, reklam ağırlıklı haberleri bir ölçüde engelleyecektir. Demokratik ve katılımcı bir anlayışın basında da toplam kaliteyi yükselteceği söylenebilir.


Üretim Araçları: Basının üretim araçlarından, bilişim teknolojisi daha hızlı gelişmektedir. Basının teknolojiyi verimli, etkin kullanması ve denetimini yapması bilgi çağı haberciliğinde rekabet gücü kazandıracaktır.”


BU BİR AŞK ROMANIDIR


Aslında bu romanın kahramanı Edip’i tanımak için onu yazdığı mektupları, yazıları ve e-postaları okumak çok önemli. Bu yazılar Edip hakkında önemli ipuçları veriyor. Örneğin, Edip’in Nijerya’da recm cezasına çarptırılan Emine Laval’a evlenme teklifi etmesine şaşırmamamızın altında, Edip’i yazılarından tanıyor olmamız yatıyor.


Romanın Nijerya’yla ilgili kurgusunda Faruk, Nijerya ve diğer ülkelerde recm cezasına çarptırılan Emine Laval ve onun gibileri görmemizi sağlıyor. İslam’da recm cezasının olup olmadığını, günümüzde recm uygulamalarını, recme karşı uluslararası arenadaki tepkileri okurlarla paylaşıyor.


Ve Edip, Emine’yle evlenmek için gittiği Nijerya’da kayboluyor. Yaşıyor mu, öldü mü bilinmiyor. Bunun üzerine Faruk, ne kadar iyi dost olsalar da birçok şeyi kendi içinde yaşayan Edip’i anlamaya ve anlatmaya karar veriyor.


Her ne kadar kitabın başında  “Bu bir romandır… Her romanda olduğu gibi bu romandaki aşk da bir hayaldir” uyarısı olsa da; kitabın içinde bir yerlerde “şiirde aşk, aşkta şiir olmalı” diyen Edip’i desteklercesine Faruk’ın “romanda aşk, aşkta roman olmalı” dediğini duyar gibi oluyorum.


Evet, yazarın kitabın başında söylediği gibi kitaptaki aşk bir kurgudur ama  Faruk, kahramanı Edip’e 78 kuşağının 12 Eylül öncesinde yarattıkları kültüre uygun olarak aşkı yaşatıyor… Yazarın dünya görüşü, kahramanı Edip’in duygularını da besliyor…


Gelelim Edip’in Nisan’a olan aşkına… Edip ve Nisan sevgili olmadan önce iki arkadaştır. Edip, Dudu’yla, Nisan da Süleyman’la sevgilidir. İlişkilerinin tıkandığı yerde Edip, Dudu’ya ayrılık mektubu yazar. Aynı gün Nisan, Edip’e telefon eder ve görüşmek istediğin söyler. Ertesi gün Edip Nisan’ı arabasıyla evinden alır. Edip’in emektar vosvosuyla Karl Marx’ın mezarının yanı başındaki Waterlow’a giderler.


Parkın ortasındaki gölün kenarında bir banka otururlar. Gölde yüzen ördekleri ve kuğuları seyrederler. Nisan minnet dolu gözlerle Edip’e bakarak “sağol geldiğin için” der ve hemen arkasından Süleyman’la ayrılmaya karar verdiklerini açıklar.


Edip şaşkındır. “Bende Dudu’ya dün bir mektup yazdım ve ayrıldık” der. Nisan ve Edip öpüştüler. Nisan başını Edip’in omzuna yaslar, Edip, Nisan’ın kulağına “seninle yaşlanmak istiyorum” diye fısıldar. Nisan tebessüm ederek “ben de” diye cevaplar. Karl Marx’ın tanıklığında sevgili olurlar ve her yıl aynı gün aynı bankta sevgilerini Marx’ın tanıklığında yaşatmaya söz verirler.


Nisan o gece Edip’te kalır. Ertesi gün eşyalarını toplayıp geri gelmek üzere vedalaşırlar. Edip, birlikte yaşlanmak istediği kadın için evi toparlamaya, onun eşyalarına yer ayarlamaya başlar. Bir yandan da Nisan’dan gelecek telefonu beklemektedir.


Beklenen telefon gelir. Nisan telefonda telaşlı ve ürkek bir sesle “Görüşmeliyiz, yapamayacağım, Süleyman ile tartıştık” der. Edip şaşkındır. Tuffnel Park metrosunun önünde buluşmaya karar verirler.


Edip Nisan’ı ne kadar çok sevdiğini düşünür. Nisan’ın yanında kendisi gibidir. İlk kez bir kadınla sözsüz anlaşabildiğini fark etmiştir. Elmanın diğer yarısı gibidir Nisan.


Edip, Nisan’la buluşmaya gitmeden önce Nisan’ı sürekli aldatan ve bunu anlatmaktan rahatsız olmayan Süleyman’a bir mektup yazar. Süleyman’a Nisan’ı sevdiğini, onu aldatmayı düşünmediklerini, ilişkilerinde son noktanın adını koyduklarında birlikte olmaya ve ilk olarak da onunla konuşmaya karar verdiklerini yazar. “Yaşananlar her ne kadar işine gelmese de feodal kızgınlık ve öfke yerine uygarca diyalogu tercih etmeliydin” der mektubunda Süleyman’a. Mektubunu “Bize sevgililerini anlattığın geceyi Nisan’a hiç söylemedim. Tabi sen istedin diye değil, Ben bir şövalyeyim. Nisan’ı üzemeyecek kadar çok seviyorum. Bu mektubu Nisan’a gösterme cesaretini göster de yara kurusun” diye bitirir.


Nisan, Edip’e “Yapamam, çevremiz ortak, aylardır onu aldattığımız düşünüyor. Bu suçlamaları kaldırmam” der. Süleyman’ın çok ağladığını, özür dilediğini, her şeye yeniden başlamak istediğini söyler. Edip’ten kendisine zaman tanımasını ister.


Edip, Nisan’ın Süleyman’a dönmeyeceğini düşünür. Çantasından Süleyman’a yazdığı mektubu çıkarır ve Nisan’a verir. “Lütfen bu mektubu Süleyman’a ver. Bu mektubu okuduktan sonra seninle konuşacak. Ona birkaç gün tanı. Konuşmak istemezse bu zarftaki fotokopisini oku” der.


Süleyman mektubu Nisan’a vermez. Nisan ikinci mektubu okur, aldatıldığını öğrenir ama yine de Süleyman’dan kopamaz.


Edip, Nisan’ı bekler. 11 Mart’ta başlayan aşklarını yaşatmak için bekler. Mart biter, Nisan gelmez. Nisan’da da Nisan gelmez. Mayıs ayında Nisan’dan mektup gelir. Mektupta “Sevgili Edip, Süleyman’la tekrar birlikte olmaya karar verdim. Sana şans diliyorum” yazmaktadır.


İşte o anda havadaki patlama sesini yalnızca Edip, kuşlar, okyanustaki yunuslar ve bir de balinalar duyar. Uzaktan çok uzaktan tozu dumana katarak velakin dört nala kaçarak gelen süvari, güven duyduğu yerde atın gemini çekmiştir. Terlidir, yorgundur, bıkkındır. Soluk alır, su içer. Sonra ne olduysa süvari dört nala, yine kaçtığı yere geri kaçar?


Gazeteye gitmek için hazır olmasına rağmen soyunur ve tekrar duşun altına girer Edip. Göz yaşları suya karışır.


Babasını yitirdiğinde de böyle ağlamıştı. İç organları parçalanıyor, kopuyordu. Suyun altında saçları ağlıyordu. Gözü ağlıyordu. Dişi ağlıyordu. Tırnakları ağlıyordu. Teni ağlıyordu. Yalnız onlar ağlasa, bağırsakları ağlıyordu. Midesi, akciğeri, böbrekleri… Kalbi mi? O hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…


İşte böyle başlayan ve böyle biten bir aşk anlatılıyor bu kitapta.


“Kimi sevdiysem / yüreğime / mayın döşedi / Nisan beceriksizdi / patlattı mayını / kanattı gitti” mısraları kaleminden kağıda döküldüğünde, Edip şövalyelere unutmanın yakışacağını biliyordu.


Edip şövalyeydi. Aşkı da biliyordu, unutmayı da… En çok da aşkı biliyordu ve aşkı şöyle anlatıyordu arkadaşlarına: “Aşk ak süt gibi tertemiz olmalı. Sütte bakteri çabuk ürer. Aşkta da… Korumalı! Süt mayalanırsa peynir olur, yoğurt olur. Adı, niteliği değişir. Aşk da öyledir. Mayasında yalan, mülkiyetçilik velhasılı her ne varsa adı başka bir şey olur. Benim sözünü ettiğim süt gibi ak olanıdır… Adı aşk olanıdır…”


Roman boyunca Nisan’ı düşündüm. Nisan’ın yerinde olsaydım nasıl davranırdım acaba diye sordum kendime? Cevabım netti. Beni aldatan bir erkeğe geri dönmezdim. Öyleyse Nisan neden dönmüştü?


Edip bu sorunun cevabını Nisan’ın iyiliğiyle veriyordu. Bence burada yanılıyordu. Edip sevdiği kadına kötü olan hiçbir şeyi konduramıyordu, o yüzden yanılması doğaldı.


Belli ki Nisan, Edip’i sevmemişti. Gerçi Edip gibi birinin sevgisini taşımak zordur. Birçok kadın böyle güçlü bir sevginin altında ezilir. Aslında galiba kadınlar kendine benzemeyeni severler. Erkekler ise sevmek için kendi ruh ikizini ararlar. Kendi gibi olan, kendi gibi düşünen insanla hayatın daha kolay olacağını düşünürler. Edip, Nisan’ın ruh ikizi olduğuna inanıyordu. Nisan ise kendine benzemeyeni, yani Süleyman’ı seçmişti.


Nedense kadınlar erkekte kendinde olmayanı arar. Bu yüzden kolay aşık olamazlar. Çünkü kendine benzemeyeni bulmak, benzeyeni bulmaktan daha zordur. Ama eğer bulmuşsa ve aşık olmuşsa hiçbir engel kadını tutamaz. Aşık kadının kendini kontrol etmesi çok zordur. Aşık olduktan sonra da kendine benzemeyen o adamı kendine benzetmeye çalışır. Böylece aşk, zamanla bir hayal kırıklığına dönüşür.


Gelelim kıssadan hisseye;


Shakespeare, “sevgililerine aşklarını itiraf eden kadınlar, en az seven kadınlardır” demiş. Eğer bu söz doğruysa, Nisan belki de en çok sevendir.


Aziz Nesin, “yenilen taraf aşık olur” demiş. Bu durumda Edip yenilen taraftır.


Yakup Kadri “hiçbir kadın yoktur ki ‘seni seviyorum’ sözü karşısında hissiz kalsın” demiş. Bu durumda Nisan’ın Edip’e de Süleyman’a da karşı koyamaması bundandır.


Bir İngiliz atasözü “aşk için evlenen ıstırapla yaşar” demiş. Bu durumda Edip ıstıraptan kurtulandır.


Marcel Proust “aşık olmayanlar, mükemmel bir erkeğin sıradan bir kadın yüzünden niçin ıstırap çektiğini anlayamazlar” demiş.  Bu durumda o anlayışsız kişi de ben oluyorum.


İLGİLİ YAZI: ‘Aşkolsun! Adı Aşk olsun…’


 

BİR CEVAP BIRAK