ALMANYA’DAN… Adam gibi adam

Yaşam bir şekilde akıp gidiyor. Dostlarınızın ölüm haberlerini alıyorsunuz.

Bir zamanlar fazla haylaz olduğum ve notlarım da bunu yansıttığı için babamın bana ceza olarak ön gördüğü “yaz tatilinde çalışma” uygulamasının bir parçası olarak Anka Ajansı’nda yanında çalıştığım Erol Özkök ile en son 17 Aralık 2004 akşamı İstanbul’da Maslak’ta Princess Hotel’deydik. Babamın yetmişinci yaş gününü kutluyorduk.

Erol Ağabey bana kendisinin de bir konuşma yapmak istediğini söylediğinde planlamamış olmama rağmen hemen seve, seve “Elbette, Erol Ağabey” demiştim. Güzel bir konuşma yaptı. Meğerse son konuşması imiş.

Lise ve ünüversite yıllarımda ne zaman o zamanların ünlü “Birinci Şubesi’ne” konuk olsam, bilirdimki en fazla iki saat sonra bana bir pusula ulaşacak. Genelde “insan hakları” kavramının içeri girmesi yasak olan bodrumdaki ufacık çok kişilik odamın bulunduğu koridorda her seferinde biri “Burada Ozan Ceyhun diye biri var mı ?” diye bağırdığında da gelenin soru soruş tarzından bana bir pusula getirdiğini anlar ve “Evet, işte şimdi artık sahipsiz değilim” diye sevinirdim.

Artık o yok.

Annem ve babam çalıştıklarından tüm yaz tatili boyunca ve genellikle haftasonlarında yanlarında kaldığım nenem, anneannem ve dedemin Bebek’teki evlerinde benim gibi anneannesinin yanında kalan Melih Kibar’ın uluslarası bir üne sahip bir müzisyen olacağını sanırım o zamanlar aklımın ucundan geçiremezdim. Her halde o da benim günün birinde Almanya’yı temsil eden bir Avrupa Parlamentosu milletvekili olacağımı.

İşte böyle “nereden nereye”. O da vefat etti. Ve günün birinde benim de son kez kitle önünde dostlarıma veda etmeyi arzuladığım Bebek Camii’nden uğurlandı.

Almanya’da “12 Eylül Cuntası” nedeniyle mi yoksa sayesinde mi diye farklı tanımlanabilecek yeni yaşamıma başladığımda ortalıkta bugün olduğu gibi çok gazete yoktu.

Gazeteci sayısı da “parmakla sayılabilinecek” kadardı. O günden bugüne çok şey değişti. Çok şey yaşandı.

Her gün arkadaşım Cem Özdemir’e ya da bana en aşağılık şekilde “belden aşağı” hakaretler ederken gazetecilik ahlakını ayaklar altına alan “tetikçiler” tanıdık. Kendi “ırkçı kafa yapılarını” çalıştıkları yayın organını kullanarak yaymaya çalışan mı, yoksa “altında ezildiği aşağılık kompleksinin” etkisiyle çirkin yazılar yazmayı marifet sananlar mı, anlayacağınız o ünlü şarkının dizelerinde söylendiği gibi “Kimler geldi, kimler geçti”.

İşte o günler de “adam gibi adamlar da” tanıdık.

Bizler gibi düşünmese de “çamur at izi kalsıncılara” karşı tavır alan “delikanlı” gazeteciler her zaman yanımızda oldular. Gün geldi akşamdan telefonu açıp “Ozan, lanet olsun seninki gene ağzından salyalar akıtıyor” diyerek uyardılar. Gün geldi kendi olanakları el verdiğince kalemleri ile destek verdiler.

İşte o “adam gibi adamlardan “ biri idi Zeki Domaç dostum. O da gitti. Belli bir yaşa geldiğinizde birden “gidenlerin” sayısının arttığını farkediyorsunuz.

Ve yaşam “gidenler” ile sizi hüzünlendirirken yine sürprizlerle dolu akıyor.

Geçen gün parlamenter bir arkadaşım “Ozan, ben Ekim’de baba oluyorum” dediğinde çok sevindim. “Belki de” dedim “çocuğunla benim burcum aynı olacak: Terazi.”

Ardından çok yakınımdan birinden daha  “Yıl sonu …. oluyorsun.” Haberi geldiğinde çok sevinçliydim.

Bundan yıllar önce 40 yaşıma varacağıma inanmayan ben şimdi Ekim’de 45 yaşımı nasıl kutlayacağımın planını yapmaktayım. Bu arada “Baba” oldum. Hem de kendi

oğullarının doğumunu bizzat yaşamış bir “baba” olarak artık arkadaşım olan oğullarımın bana arada sırada “baba/papa” demeleri esnasında yaşadığım keyfi anlatamam.
İşte böyle “adam gibi adamlar” gidiyor ve sevdiklerinizin “yüzde yüz” “afacan” çocukları ve akrabanız olacak bacaksızlar yarının “adam gibi adamı” olmaya aday olarak geliyorlar.

Türkiye’de ise ne yazıkki bazı sorunlar nesilden nesile devamda diretiyorlar.

20 Nisan 2005 tarihli Tempo Dergisi’nin ele aldığı “Türkiye’de Yoksulluk” bunlardan biri.

Tempo’dan aktarıyorum: “AB adayı Türkiye’de sadece İstanbul’da yoksul sayısı 1 milyon. Belediyeler her gün 100 bin kişiye aş dağıtıyor. Türkiye’de 1,5 milyon kişi günde 1 dolarla geçiniyor. 75 milyonluk ülkemizde 18,4 milyon kişi yoksulluk sınırı altında…. Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde 81 il genelindeki 94 imarette 51 bin kişiye yemek veriliyor.”

Daha da vahim olan durumu Prof. Dr. Korkut Tuna şöyle dile getiriyor: “Yeni yoksulluk, Türk toplumunun sosyal tabakalaşmasının önemli göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Artık yeni bir katmandır. İnsanların belli çabalar ve birikimler sonucunda bir şeyleri frenlemesi, anlaşılır veya hoş karşılar kılması, yerini yavaş yavaş bu sıkışmanın getirdiği davranışlara itebilir….Sonuç, 50 milyon TL için adam öldürmeye kadar gidebilir….”

“Bu rakamlarla Türkiye nasıl AB adayı olarak başarılı olacak ?” diye sormadan edemiyorum. Çünkü yoksulluk sorununa karşı başarılı bir politika izleyecek olanlar siyaset sahnesinde yoklar. CHP ve başkanı, bir belediye başkanı ile uğraşmayı, yoksullukla başa çıkmaktan daha önemli görüyor olsa gerek. Belki de böylesi daha kolayına geliyordur.

Yine sosyal demokrasinin ciddiye alınır bir rol oynamadığı bu ülkede sosyal demokratların yapmasını gerekeni gazeteci Bekir Çoşkun yapmaya çalışıyor. Çevre’ye sahip çıkması gereken sosyal demokratlar şu sıralar sadece “Çevrelerindeki muhalefeti bertaraf etmeyi milli vazife” olarak gördüklerinden Bekir Çoşkun 24 Nisan 2005 tarihli Hürriyet’teki köşesinden “örgütlenin dostlar” diyor.

Evet Bekir Çoşkun çok haklı. Çevre Yasası işverenleri eline bırakılmayacak çok değerli bir konu. İnsanların yaşamı ile birinci dereceden ilgili olan bu konuda işverenlerin sadece “kar” amacı ile Çevre Yasası’nın gerçekten çevreci bir mantıkla uygulanabilir bir yasa olmasına karşı didinmelerini seyretmeyip örgütlenmek gerekiyor. Belki de yarının sloganı “Tüm dünyanın insanları kapkara olmuş ciğerlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok !” olacak.

AB yolunda Türkiye’nin işverenlerinin de AB’ye uyum sağlaması gereken alanların başında Çevre konusu gelmekte. AB üyesi bir Türkiye isteyenlerin AB’nin bu konuda ne derece hassas olduğunu anlayabilmeleri için şu sıralar çok aktüel olan “REACH” tartışmalarını izlemelerinde fayda var.

Ve Adana’da stadyumda polis gene acımasızca dövdü insanları. Ellerinde sopalarıyla gençlerin üstüne acımasızca saldıran  ve yerde baygın yatan bir gencin başına bir de postalı ile tekme atan bu memurlar bu halleriyle modern bir ülkenin değil Asya ya da Afrika’da geri kalmış bir ülkenin polislerine benzediklerini ne zaman anlayacaklar çok merak ediyorum.

Evet kimileri aramızdan ayrılıyor, diğerleri aramıza katılıyor. Türkiye’nin her geçen yıl gençleşen nufusu aynı zamanda da çağdaşlaşıyor ve sanki buna inat bazıları da bu modernleşmeye ayak uydurmamak ve de bunu sabote etmek için özel çaba gösteriyorlar.

İşte böylesine kritik bir zamanda Türkiye’nin acilen sosyal demokratlara ihtiyacı var.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.