ALMANYA’DAN… İnsan manzaraları

Brüksel’de taramalara katılan süper uzmanlar

Türkiye.
İstanbul.
Bağdat Caddesi.
24 Haziran 2006.
AB üyeliği konusunda oldukça iddialı Türkiye’de memleketimden insan manzaraları.

Türkiye’nin en iddialı caddelerinden birinde, Bağdat Caddesi’nde kaldırımın kenarında zayıf kır içinde bir adam. Önünde bir şapka. İçine para atılsın diye bekliyor. Yanında ufacık bir çocuk. Çocuk belli ki yaşı ufak olduğu için değil beslenme yetersizliğinden ufak kalmış. Adamın çevresinde dolanıp duruyor. Neredeyse derisinin üzerinde kirden ikinci bir tabaka oluşmuş.

Doğru ya da yanlış bilmiyorum, ama yapıyorum işte. Şapkaya bir beş YTL koyuyorum. Adam farkında bile değil tam olarak şapkaya ne koyduğumun. Bir şeyler mırıldanıyor. Arkamdan bakıyorum. Çocuk parayı alıp onunla oynuyor. Kim bilir belki de önlerinden geçen biri birazdan o parayı onlardan alacak. Çocuğun hiç bir günahı yok. Ona sormamışlar doğururken. Yaşadığı ülkeyi de seçme şansı olmamış, anne ve babasını seçemediği gibi.

AB adayı Türkiye’de bu çocukları iç rahatlığıyla ile teslim edebileceğiniz bir kimsesiz ya da fakir çocuklar yurdu var mı? Ondan da emin değilim.

Almanya.
Münih.
Bir Lufthansa uçağı.
25 Haziran 2006.
AB üyeliği konusunda oldukça iddialı Türkiye’den memleketimden insan manzaraları.

Ufak bir LH uçağının Münih´ten Brüksel´e 18.30’da kalkmayı beceremeyip 19.30´da kalkan LH 4612 sayılı uçuşu.

Uçak Ankara´dan Brüksel´e taramalar için giden devlet görevlileri ile dolu. Elimde Paulo Coelho´nun “Zahir”i 4C’de oturuyorum.

Biri geliyor. Yeri önümde. Hemen başlıyor söylenmeye: “Avrupa bize ayıp ediyor. Ne kadar küçük uçak bu. Yazık, yazık!“ diyor. Elindeki eşyaları yerleştiriyor sağda, solda boş bulduğu yerlere. Sonra birden beni görüyor ve uçaktaki diğer Türk devlet memurlarına benim orada olduğumu ilan ediyor. Kibarca selamlaşıyoruz. Hemen bana uçak ile ilgili şikayetini bildiriyor. Ben de kendisine bu durumdan dolayı şikayetini Lufthansa’ya iletmesini öneriyorum.

Yerine oturuyor ve yanında oturan bir daire başkanına Boeing uçaklarının ne kadar lüks olduğunu ve aslında kendilerinin hep Boeing ile seyahat etmeye özen gösterdiklerini anlatıyor. THY´nin çok daha konforlu olduğunu belirtiyor.
 
Düşünüyorum. Münih ve Brüksel arasında kısa bir uçuşta konfordan şikayet eden kişi bir devlet memuru. Özelleştirme Dairesi´nde 1992 yılından beri çalışan ve Turgut Özal´i çok sevdiğini her iki cümlede yüksek sesle de olmasına özen göstererek anlatan biri. Yani benim annemin, babamın, kız kardeşimin ve daha nice Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının vergi paralarıyla uçakta konfor arayan bir devlet görevlisi.

Sonra ağzını açıyor ve uçak inene kadar hiç susmuyor. İşin acı tarafı da bu zaten. Çünkü öyle bir konuşuyor ki Türkiye için üzülmeye başlıyorsunuz.

Özelleştirme Dairesi´nin kendi anlattığı kadarıyla “çok uzman“ iktisatçı ve işletmeci bu devlet memuru aslında “Avrupa Yakasi” dizisinde herkesi güldürebilir. Ama durum vahim. Çünkü o ciddi ve üstüne üstlük anladığın kadarıyla kendi deyisiyle “Ali Bey“ (Babacan) onlara “postayı özelleştirme“ konusunda özel bir görev de vermiş.
 
Kitabimi okuyamıyorum. Hostesten bir kalem rica ediyorum. Kimileri hapiste, kimileri savaşta kitap yazarlar. Ben de uçakta başladım notlar tutmaya.

Devlet memurumuz ABD´yi öve öve bitiremedi. Thatcher gelmiş geçmiş en önemli politikacı idi onun için. Onun deyisiyle “Abdullah” (Abdullah Gül) iyi işler yapıyordu. Kapitalizm harika bir olaydı. AKP Hükümeti ile ilgili konuşurken “biz“ demeye bayılıyordu. En sevdiği kelime “demokrasi“ sözcüğü idi. TSK, Baykal, Türkiye´nin tüm solcuları, isimlerini şu an yazmayacağım saygın üniversite hocaları ve daha bir çok değerli insan ona göre Türkiye´nin “önünü kapayanlardı“. Kemalistlere, laik Türkiye Cumhuriyeti kavramına değer verenlere, türbanla sorunu olanlara kibarca sövdü. Onları “Allaha havale ettiğini“ tüm uçak duyacak şekilde defalarca söyledi.

Ona kalsa THY, PTT ve daha neler, neler öyle “peşkeş“ çekilecekti ki, ama işte ne yazık ki Türkiye henüz o “kıvamda“ değildi. O “uzman“ olduğu için çok iyi biliyordu. Konuştuğu daire başkanı bile bu kadar “salvo atışı“ karşısında sipere girip temkinli savunmaya çekildi.

Türkiye´nin solcuları, sosyal demokratları, Kemalistleri yetmedi sıra biz Avrupalı Sosyal Demokratlara geldi. Özelleştirme konusunda biz de sanırım “Allaha havale olduk“.

Bu bizim vergi parasıyla devleti özelleştirmeyi iyi “beceren“ uzmanımızın haberi yoktu. Kendine yakın bulduğu Hıristiyan demokrat başbakanlar bile Avrupa´da onun beğenmediği uçaklarda ekonomi sıralarında uçarak vatandaşlarının vergilerini çar çur etmemeye özen göstermekteler.

Türkiye´de doğup Türkiye´de büyüdüğünü ve Türk Halkı’nın “ne derece cahil olduğunu“ anlatan bu “süper devlet memuru“ aslında hani “durdurun şu uçağı inecek var“ diyemememden dolayı ne kadar hiddetlendiğimi bilse belki susardı. Ama dediği gibi “demokrasi hem de onun için de var“ ve ne yazık ki Türkiye böyle adamların elinde “ne hallerde“.

Eğer Türkiye bu adamlarla AB üyesi olacaksa ve özelleşecekse yazık bu ülkeye! Yanında kendine bağlı üç ya da dört kişiyle Brüksel´e gelen bu “süper uzmanlar“ sayesinde Türkiye daha demokratik olmaz, AB üyesi de olamaz çünkü bunların özelleştire özelleştire tüm değerlerinden yoksun bırakacakları bir Türkiye´yi zaten kimse istemez. Öyle bir ülkenin kendine bile hayrı olmaz.

Annemin, babamın tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vergi paralarını 1992´den beri maaş olarak alıp da kimileri Türkiye´yi işte böyle temsil ediyorlar yeterince konforlu olmayan Lufthansa uçaklarında ve Brüksel´de.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eleven + 17 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.