ALMANYA’DAN… Titremeyen el*

İlginç bir ülke şu Türkiye.

Çok severek dinlediğim  Teoman son CD’sinde 1981 yılında yaşı sahte belgelerle büyütülüp darağacına götürülen bir çocuğu anlatıyor.

O parçayı dinlerken gözlerim yaşarıyor ve hatırlıyorum o günü.

Ankara’dayım. Bir yakınımın evindeyim. Hacettepe Alman Dili ve Edebiyatı’nda okumaktan çok “göze batmamaya” çalışmaktayım.

Babam sadece yazar olduğu için gözaltında.

Türkiye’nin sokakları postallar altında.


Pinochet Şili’si Türkiye’den farklı değil demem gerekiyor o atmosferi dile getirebilmek için.

Ülkenin kışlaları ve hapishaneleri yazarlar çizerler, sendikacılar, üniversite öğrencileri ile dolu.

İskence görüyorlar. Onurlarıyla oynanıyor. İnsan hakları postallar altında.
İşte o Türkiye’de Ankara’da bir sabah asıldı o çocuk.
18’inde değildi bile.

Ve o sabah ben Beytepe Kampusu’na giderken Türkiye kapkara bulutlarla kaplıydı.

O kapkara bulutlar diyarının efendisi geçenlerde bir tv programında “o idam kararlarını imzalarken elinin titremediğini” söylemiş.

Bunu okurken tüylerim diken, diken oldu.

İdam Cezası’nın “bir insanlık ayıbı” olduğunu tüm değerlerinin en üstüne yerleştirmiş Avrupa Birliği’ne üye olmak için çabalayan Türkiye’nin eski bir cumhurbaşkanı ve belki de en karanlık ve anti.demokratik dönemlerinden birinin sorumlusu “idam cezalarını onaylarken elinin titremediğini” anlatmakta 2006 yılında.

O “titremeyen eller” kendilerine hesap sorulmasın diye gerekli yasal önlemleri almış oldukları için “hakim karşısında titremiyorlar”.


Oysa AB üyesi bir Türkiye’nin “12 Eylül’ün” hesabını soracak olması olsa gerek sanırım bazı “elleri titremeyenler AB karşıtı” söylevler vermekteler.

Biliyor musunuz sadece bunun için bile olsa “Türkiye AB üyesi” bir ülke olmalı.
“Bir nebze olsun” darağacına gönderdikleri için hüzün duymayan ve imzalarken elinin titrememesini gururla anlatanların sarımsağı olmalı Avrupa Birliği !”

“Asmayalım da besleyelim mi ?”  diye miting meydanlarında icraatlarını savunanları unutmamalı ve affetmemeliyiz hiçbir zaman.

Bunu Türkiye’ye borçluyuz.

Bunu gözaltına alınıp kaybolanlara, işkencelerde her şeyini kaybedenlere, bir kızın elini tutamadan idam sehpasında can veren delikanlılara borçluyuz.

Ve Türkiye’nin dört dörtlük işleyen bir demokratik hukuk devleti olması için vereceğimiz her çaba insanlık için bir adımdır.

İdam cezasını onaylama durumunda olanların elleri titremeli ve atmamalılar o ınsanlık adına utanç verici imzayı.
 

Yerel Politikanın Önemi
Bu Pazartesi biraz özel bir yazı olacak.

26 Mart 2006 tarihinde Hessen Eyaleti’nde gündeme gelecek yerel seçimlerde 18 yaşına yeni basan büyük oğlum Oliver Rüsselsheim Belediye Meclisi’ne, ben de Gross Gerau İl Genel Meclisi’ne aday olunca bu durum medyaya da ilginç geldi.
İlk önce hemen belirteyim. Oğlum bu kararını kendi verdi ve kendi doğru bildiği yolda yürüyor.

Elbette bu beni sevindiriyor ve Alman yerel medyasında çıkan haberlerini her baba gibi ben de gururla okuyorum.

Almanya’da Türkçe olarak çıkan gazetelerin 5 Mart 2006 baskısında ikimiz hakkında çıkan haberleri okurken düşündüm, Türkiye’de yerel politika AB genelinde sahip olduğu öneme niye layık görülmüyor diye.

İlginçtir. Türkiye’de (Şişli istisna olmak kaydıyla) nedense hep belediye başkanları ilk bu göreve geldikten sonra milletvekili olabilmek için yarışırlar.
Almanya’da ise milletvekilleri seçim bölgelerindeki kentlerin belediye başkanı olmaya can atarlar.

Hessen’de SPD’nin Eyalet Meclisi’nde en güçlü milletvekili konumunda olan Manfred Schaub tüm bu görevlerini bırakıp doğum yeri olan Braunfells’te  belediye başkanı oldu.

Aynı şekilde oldukça popüler bir başka SPD milletvekili bu görevi bırakıp Darmstadt kentinin belediye başkanı oldu.

Yine Almanya’da federal ya da eyalet meclisi milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu seçim  bölgelerinde genelde kendi yaşadıkları yörede ya belediye ya da il genel meclislerinin üyesidirler.

Çünkü yerel politika federal ya da eyalet milletvekili için çok önemlidir.
“Seçim bölgesinde elektrik ya da su kaça satılıyor  ?”, “Seçim bölgesindeki okullar ya da spor salonları ihtiyacı karşılıyor mu ?” ya da “Avrupa, federal ya da eyalet düzeyinden akan paralar doğru kullanılıyor mu ?” sorularının cevapları onun için çok önemlidir.

Bunu Türkiye’de bazı milletvekili arkadaşlarıma örnek olarak anlattığımda aldığım cevap “Bizim bunca işin arasında yerel düzeyde meclislere ayıracak vaktimiz yok” oluyor.

İşte bu cevap yanlış.

Görevini gerçekten canla, başla yapan bir milletvekili öyle Türkiye’de olduğu gibi Ankara’da yaşamını sürdürmez.

Tam tersine Brüksel, Berlin ya da Wiesbaden ile hem seçim bölgesi ve hem de çocukluğundan beri yaşamakta olduğu yöre arasında mekik dokur. Bunu böyle yaptığı için de bu yörede yerel politikada da aktif görev alır.

Bu da seçmenlerin politikacılara olan güveni için çok değerlidir.

Türkiye’deki gibi parti başkanının seçmenlerin çıkarlarını hiç düşünmeden belirlediği koşullarda hiç bilmedikleri ve insanlarını tanımadıkları yörelerin milletvekili seçilenlerin de politikaya duyulan güvene nasıl zarar verdiği ortada.

Oysa en çok Türkiye’nin Almanya örneğindeki sisteme ihtiyacı var.

Almanya’da bir politikacı sadece Avrupa Parlamentosu’ndaysa ya da Federal Parlamento’da ise ve popüler bir konumu yoksa seçmenler onu pek tanımazlar. Buna karşılık aynı parlamentolarda olup ta bunun yanı sıra seçim bölgesindeki yerel mecliste de sorumluluk taşıyorsa bu politikacılar sevilirler.

Çünkü sadece gazetelerde demeçleri okunmaz, Yöredeki çocuk yuvalarının sorunları gündeme geldiğinde gerektiğinde anne ve babaların muhatabı olurlar.
İnsanların günlük yaşamlarında onları “büyük politikadan” daha fazla ilgilendiren “küçük ama hayati” sorunların çözümünde aktif rol oynamaları insanların bu politikacılar için gönüllü olarak sandık başına gitmelerini de beraberinde getirir.

Evet işte ben de bu prensibe sadık kalarak daha önce yedi yıl görev yaptığım ve Avrupa Parlamentosu milletvekili iken de tekrardan yapacağıma söz verdiğim gibi yerel seçimlerde adayım.

Gross Gerau İl Genel Meclisi’nde Brüksel ve seçim bölgem arasında mekik dokuyacağım ve 2009 yılında tekrardan AP milletvekili olduğumda da bu devam edecek.

Bu arada TOFAŞ’a da teşekkür etmek istiyorum. Seçim kampanyamda bundan önce de olduğu gibi gene bir Fiat Doblo kullanıyorum. Motor kapağı açıldığında “made ın turkey” yazısının okunabildiği bir araçla Türk seçmenlere ulaşmak onlar için de çok anlamlı oluyor.

Kısacası baba, oğul koşturmaktayız bu günlerde.
Nereden nereye. Bu da bir göç öyküsü. Adana’da reis muavini olan Musta Bey eminim  o zamanlar hiç inanamazdı oğlu Demirtaş’ın oğlunun  ve torununun Almanya’da seçim kavgasında koşturacaklarını.

***

SU Tv
Pazartesi günleri saat 21.00’de (TSİ) SU Tv’de sunduğum “Ozan Ceyhun’la Brüksel Sohbetleri’nin” bu haftaki konuğu TÜSİAD Brüksel temsilcisi Bahadır Kaleağası.

Ve konumuz demokrasi, Avrupa Birliği ve Türkiye’deki son gelişmeler.

_______________

* Forum Diplomatik Gazetesi’nin 6 Mart 2006 Pazartesi günkü baskısındaki “AB Gündemi” köşesi için kaleme aldığım ve www.acikgazete.com sitesi için ekler yazdığım makalemdir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.