ALMANYA’DAN… Türkçe’nin Gücü

Can Dündar 2 Şubat 2005 tarihli Milliyet’te .çok önemli bir konuya değindi. “Beyin göçünü tersine çevirmenin zamanı geldi.” diyor Can Dündar. Haklı.

Evet bence de Türkiye’nin yurtdışında kendini kanıtlamış, deneyimler toplamış başarılı gençlerine ihtiyacı var şimdi.

AB ülkelerinin çoğunda genellikle iyi maaş alabilen ancak o aldıkları maaştan çok daha az olsa bile Türkiye’de belli bir yaşam standartını tutturmaya yetecek kadar bir maaş karşılığı kendi ülkerinde çalışmaya hazır insanlar her an dönmeye hazırlar.

Yeterki Türkiye istesin ve kendi vatandaşı olan bu değerlerine bu olanağı sunsun.
Türkiye’de çok iyi bir eğitim almış, hatta bununla yetinmeyip en zor koşullarda bile kendilerini ayrıca yetiştirmiş ve sadece Türkiye’de hak ettikleri bir çalışma olanağı bulamadıkları için yurtdışından gelen teklifleri kabul etmek zorunda kalmış insanlar sözünü ettiğim.

İngilizceleri, Fransızcaları ya da Almancaları mükemmel olan bu değerlerimiz kendi uzmanlık alanlarında başarıdan başarıya koşmaktalar. Ama Türkiye için değil.
Soruyorum: “Türkiye’nin böyle bir lüksü olabilir mi ?”

Can Dündar’ın deyişiyle “Türkiye, dünyaya savrulmuş beyniyle buluşmak” zorunda. Türkiye için.

Türkiye artık “babası bilmem kim olanların”, “teyzesi bir kurumda güçlü konumda olanların” ya da “bilmem kimden torpili olanların” iş bulabildiği, kariyer yapabildiği ve bu nedenle iyi maaş alabildiği ülke konumundan sıyrılmak zorunda.

Aksi takdirde “babası ya da dedesi  fakir ama onurlu, ancak soylu olmadığı” için Türkiye’yi terk etmek zorunda kalanlar mecburen gittikleri ülkelerde onlara iş verenleri “ihya edecekler” ve Türkiye’de binbir güçlükle yetiştirdiği beyinlerinden yoksun kalmaya devam edecek.

Üstelik bu insanlar her gün İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Eskişehir’e ya da Trabzon’a yani yetiştikleri ve sevdikleri kentlere hasret bir şekilde mutsuzlar zorunlu “göçlerinde”.
Öte yandan Türkiye’nin farkında olmadığı ikinci bir “altın madeni de” yine aynı bonkörlükle kullanılmamakta.

Altmışlı yıllarda Türkiye’den Avrupa’ya göç eden emekçilerin çocukları öyle sanıldığı gibi başarısız değiller.

Doğru, çeşitli nedenlerden yaşadıkları toplumla sorunlu çok genç var.
Ancak buna karşın başarıdan başarıya koşan Almanlar, Hollandalılar, Fransızlar, Belçikalılar, İngilizler ya da İsveçliler sadece Alman, Hollandalı, Fransız veya Belçikalı değiller.

Aynı zamanda Türkler. Ve de “Türk olmakla” hiç bir sorunları yok.
Yaşamın her alanında başarılı olan bu insanların büyük bir kesiminin tek bir ortak sorunu var: Türkçe’yi “dört dörtlük” konuşamamak.

Oysa hep herkesin dilinde değil mi: “Türkiye güçlü bir ülke”.

Bir ülkeyi dünya çapında güçlü kılan ise sanmayınki “İsrail’de modernleştirilmiş eski M 48 tankları, yine İsrail’de Kfor uçak fabrikasında modernleştirilmiş Phantom uçakları, Alman ordusunun kullanılmış Leopard I tankları, montajı “made in turkey” olan F 16 uçakları, korumakla yükümlü olduğu şahsın söförüne “aman 90’dan daha hızlı gitmeyin, yetişemiyoruz” dedirten zırhlı akrep araçları ya da eskiden Doğu Alman Cumhuriyeti ordusunda hizmet vermiş Rus yapımı zırhlı personel taşıyıcılarıdır.”

Bir ülkeyi günümüzde dünyada güçlü kılan dilidir. Diline verilen önemdir. Dili ciddiye alınan ülkenin sanatçıları tanınır, filmleri izlenir, kitapları okunur. Dili güçlü ülkenin pasaportu vize mühürleri ile dolmaz. Dili güçlü ülkeye gelenler pasaportlarında o ülkenin vizesine sahip olduklarıiçin kendilerini şanslı sayarlar.

Dili bir ülkenin nasıl güçlü olur? Onun öğrenilmesi ve yayılması için canla, başla çalışarak.

Dünyanın en önemli noktalarında birer Alman Goethe Enstitüsü ya da Fransız Kültür Merkezi işte bunun için var.

Almanya’da Alman Dış İşleri Bakanlığı’nın en önemli görevlerinden biridir Goethe Enstitüleri. Onların yöneticileri özenle seçilir ve bu enstitülerin bulundukları kentlerde bir yandan Alman Dili’nin en iyi öğrenildiği yerler olmalarına öte yandan da Alman Kültürü’nü en iyi şekilde tanıtan faaliyetlerde bulunmalarına çok dikkat edilir.

Bu iş pahalıdır. Ama harcanan her cente değer. İşte bence Türkiye’nin bu konuda hem Türk olan Alman, Fransız, Hollanda ya da Belçika vatandaşı çocuklara “dört dörtlük” Türkçe öğretmek hem de Türkçe öğrenmek isteyenlere kaliteli bir şekilde hizmet vermek ve de bence “çok değerli” Türkiye (Anadolu) Kültürü’nü tanıtmak gibi bir görevi aksatmaması gerekmektedir.

Almanya modeli örnek alınarak Türk Dış İşleri Bakanlığı, Türk Dil Kurumu’nun da desteği ile Avrupa’nın Berlin, Londra, Paris, Viyana, Brüksel, Lahey, Roma, Moskova ve Varşova gibi başkentlerinde, ABD, Kanada, Avustralya, Arjantin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Japonya, Çin, Hindistan, Mısır, Cezayir ya da Fas gibi ülkelerin başkentlerinde açılacak olan Kültür Merkezleri ile Goethe Enstitüsü titizliğini örnek alan bir çalışma anlayışı ilke edinilerek “güçlü Türkiye’yi güçlü kılan dili ve kültürü” tanıtılır ve yayılabilinir.

Fettullah Gülen’in yurtdışında açtığı yurtlarla övünülmesi yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin Dış İşleri Bakanlığı’na bağlı ve başarılı yöneticilerin öncülüğünde salonlarını, sınıflarını olduran Kültür Merkezleri ile gurur duymak sanırım daha doğrudur. Bu sayede Türkçe’yi .çok iyi konuşan ve Türkiye Kültürü’nü iyi tanıyan AB ülkelerinde yetiştirilmiş Türkiye kökenli beyinlerin Türkiye’ye adapte edilmesi sağlanabilinir.

Ve bu koşullarda, yani Türkçe’nin hak ettiği itibara sahip olduğu ve AB’nde yaşamakta olan insanların Türkiye Kültürü’nün gücüne hayran oldukları bir ortamda da örneğin hali hazırda Fransa’da planlanan “Türkiye hakkında” bir referandumdan da korkulmaz.

Türkçe hali hazırdaki hazin konumundan kurtarılmayı hak eden güçlü ve çok güzel bir dil.
14 Şubat 2005 günü sevgilisine “güzelim” demenin tadını sadece Türkçe yaşayabilmenin güzelliğini yaşatmalı bence hiç değilse Avrupa’da Türkçe’den yoksun yetişen gençlere.
Türk olup ta Nazım Hikmet’i, Aziz Nesin’i ve daha nice değerli edebiyatçıları çevirilerinden okumak zorunda kalmak ne acı aslında.

Oysa sadece “onların” bu güzel eserleri kendi dillerinde okuması olmamalı hedef.
Ne güzel olur Brüksel’de, Paris’te ya da Berlin’de Belçikalı bir genç kızın, Fransız bir üniversite öğrencisinin ya da bir Alman memurunun elllerinde görmek Türkçe baskılarını Yaşar Kemal’in “İnce Memed’ini”, Orhan Pamuk’un “Kara Kitap’ını” ve Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları’nı”.

Elbette kolay değil. Ama işte hedef bu olmalı, eğer ülke güçlü ise hedefi de iddialı olmalı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 + four =