Anneler, kızlar ve evler

Anneler, kızlar ve evler

0
PAYLAŞ

 




                       
“…Beşinci sınıfın sonunda, on dört yaşındayken okulu bıraktım. Hastabakıcı ya da terzi olmak gibi bir amacım yoktu hayatta, sadece Tarzan’a bayılıyordum ve bütün dileğim onun arkadaşı olmaktı…” (Oscar Lewis- Sançez’in Çocukları)


Annelerinin, geleceklerini ipotek altına aldıkları yegane kazanımları, gelecek garantileriydiler. İplikten ve çaputtan mamur bir imparatorluğun  gösterişli elmasları,  süs taşlarıydılar. 


Yüzlerindeki o zoraki saygının gerisinde yatan ve hemen oyuna katılacakmış gibi duran çocuksu tavırları geri yutulması gereken bir zehir gibi boğazlarını yakıyordu. Ve ne çok gülerlerdi kimselere göstermeden. Bıraksalar, dünyanın bütün kahkahalarını bir ağız dolusu patlatıp, bu kapı duvar evleri yerle bir edebilirlerdi. Bir gök gürlemesine dönüşürdü gülüşleri.


Onlar, taşranın kollektif namusu, amansız korkusu ve  bütün bir kavmin  ahlak abidesiydiler. Yaşamları, geçmişin ve geleceğin ağır yüküydü kırılgan bedenlerinde.  Dört bir yanı biblo; Çin’den porselen,  Kıbrıs’tan çatal bıçak, Tahtakale’den hıyar soyacağı, Umre’den seccade, Konya’dan tahta kaşık ve memleketten gelen kartpostalların doldurduğu  naftalin kokulu odalarda birer yalnızlıktılar.  Fotoğraflarında bir kez olsun esas duruşlarını bozdukları görülmemişti. Ki “ahlaka mugayir”  şeylerdendir, esas duruşu bozmak!  Gövdelerine tutturulmuş bir  yürüyüşle, gövdeleriyle zihinleri arasındaki o büyük uçurumun kenarından, her gün aynı yolu; okula, suya, bakkal Hasan amca’ya ve eve bağlayan aynı yolu, aynı biçimde yürüdüler.  Ve yürüdüler, kavmin ve işaretçilerinin gösterdiği yolda, adımlarını saymadan. Dursalar, dünya sarsılacak, yerkabuğu içine çekecekti; adına dünya dedikleri ne varsa.


Ne çok seyrettiler; mutfaktaki tuzluğu, salondaki devetabanını, bahçedeki ıhlamuru; duvardaki halıyı, tavandaki tahtayı, sandalyedeki çiviyi ve ne çok ezberlediler; adına hayat denen ne varsa bütün kıvrımlarını. Annelerin  protokol salonları, annelerin iktidar alanları gibi döşenmiş, bütün ayrıntıların mitolojik bir anlam yığınına dönüştüğü kabul salonları…  Soylu bir hanedanın, sarsılmaz  iktidarının tören kıtası askerleriydiler. Ki görevlerini bir kez olsun aksattıkları görülmedi. Görevi aksatmakta ahlaka mugayir işlerdendi.  Komşu savaşlarında ilk önce öne sürülen piyade taburları gibi genç kızlar! Elleri toz ve deterjan kokan, elleri hasret ve sevda kokan, elleri  mızraklı ilmihal ve çürümüş halı kokan genç kızlar!


Yüz binlerce evde;  ışıksız, sobasız ve umutsuz yüz binlerce evde budanmış, telef edilmiş milyonlarca fidandılar.  Ah o elleri kirazlara değmeden solan rüyalar. Ah o yurdunun gümüşi sularında bedenlerini serinletemeden kuruyan  gövdeler! Bir kere olsun doyasıya bir çocuğu öpmeden pelteleşen dudaklar! Ah o tüketim katedrallerinde çürüyen gözler…


Evlerden çıkıp evlere koşuşan yalnızlıklar. Bedenlerini gecenin kör karanlıklarında sağaltan ruhlar. Geceleri, pencerelerden sızan ışığın gölgesinde yıkanan ruhlar.  Biriniz bir kuyumcuya, biriniz bir kabzımala, biriniz bir yere; bininiz bir para dağıldınız, toplayamadık.


Size borcumuz var, ödeyemedik!


Bağışlayın, ilk adam ve ilk kadının  yazgısı böyle öğretildi. Bir odadan doğup diğer odaya gömüldüğünüzde sesimiz çıkmadı, bağıramadık! Her gün hasretinizden ölsek de boynunuza sarılıp ağlayamadık. Ve ne çok çektik acınızı yüreğimizde, ikindi vakitleri havalandırmak için açtığınızda pencerenizi, güneş ışıklarıyla bir olup odalarınıza dolmak istedik.


Ve ruhlarınıza ışık olmak istedik, geceye, karanlığa keserken dağlar; siyahi bir sıvıya dönerken göz yaşlarınız, bir gecede üç kez doğan dolunay gibi gözlerinizin koyu rengine  düşmek istedik.


Bağışlayın. Size borcumuz var, ödeyemedik!


_______________


* Yusuf Yavuz, yusuf@acikgazete.com

BİR CEVAP BIRAK