AVUSTURYA’DAN… Aşık Veysel’i bir daha anarken

AVUSTURYA’DAN… Aşık Veysel’i bir daha anarken

0
PAYLAŞ

Yıllar önce bir 21 Mart akşamıydı, Aşık Veyselimizin hakka yürüdüğü gündü. Bir televizyon programını heyecanla beklemekteydim.  Program Allı Turnam, televizyon ise devletin TRT INT televizyonuydu. Ali Kemal ve Kubilay Dökmetaş varlardı programda, bir hafta öncesinden Aşık Veysel ve köyüm Sivrialan’ı “konuk” edeceklerdi.

Program başlamadan evde kendime bir yaptım, beklemeye koyuldum.  Oğlum yatmış, kızım da çoktan uyumuştu, eşimin de gece nöbeti vardı. Gurbette yapayalnızdım. Böylesi yanlızlıklarımda hep kitaplarım ve türkülerim bana yoldaşlık etmişlerdi, şimdi ise Aşık Veysel ve Sivrialan köyüm ile beraber olacaktım.

Program başlamış, hüznüme diyecek yoktu, çoktan hüznümle mutlu olmaya da alışmıştım. Birbirlerini izleyen türküler, köyümün resimleri beni hüznümün zirvesine doğru yol aldırıyordu. Bu zirve sanki Çatalpe’nin zirvesiydi, oradan köyümü ve köylümü izliyordum. Her yeni sözcük, her yeni mısra,  sazın tellerine dokunan her yeni mızrap beni hüznün sarhoşluğuna gark ediyordu. Henüz varmamıştım Çataltepe’nin zirvesine. Gurbette, Çataltepe’nin yamacından köyümü izliyor, her bir tınıyı sindire sindire içime çekiyor, hüznün, yanlızlığımın ve kederimin tadına varıyordum.

İşte o zirve anı gelmiş, adı gibi kendisi de güzel olan değerli sanatçımız Kubilay Dökmetaş Taş Plak Köşesi’nde Aşık Veysel ve  Aşık Küçük Veysel’e ait bir plak koydu. İşte Çataltepe’nin zirvesine metreler kalmıştı artık. Veysellerin onurlandırılması, benim onurlandırılmam olarak kabul ettim. Biran babasının bir fotoğrafını bile göremeyen,  çocukluk ve gençlik arkadaşım Hasan’ı hatırladım. O da izliyor mu acaba!

Nasıl güzel bir türkü, ne kadar uyumlu iki ses, türkü bir uzun hava, Kapıya Oturmuş Kurar Araba. Uzun havaları iki kişinin söylemesi nadirdir,  bu kadar uyumlu seslendirebilmesi olası da değildir. Taş plak faslı bitti, hayal aleminden silkinirken, aynı uzun havanın bir de Kubilay tarafından söyleneceği anons edildi.

İşte Kubilay Dökmetaş’ın söylemiş olduğu aynı uzun hava ile dağımızın zirvesine ulaşmış, oradan onurlu, hüzünlü ama mutlu gözlerle Sivrialanı izliyordum artık. Çocuklar okulda teneffüse çıktılar, öğretmenlerimiz Burhan, Muharrem, İsmet ve İlhami de çocukların arasına karışmışlar. Bak orada duran o uzun ince boylu öğretmenimiz Veysel Hocamız değil mi? Bizleri okuttuğu okulun köşesinde sesizce bizleri izliyor.

Gözüm orada kalıyor bir müddet. Sonra batıdan doğuya tarlaları ve dağlarımızı izliyorum, buralarda ne acılar ne sevinçler yaşandı kim bilir!   Dere boyunca elma, erik bahçeleri, o bütün görkemi ile nazlı nazlı sallanan ceviz ağaçları. Üç taneydi sadece, Pullu Dayının, Çulhagilin ve Ağızanaların ceviz ağaçlarıydı. Her üç ceviz ağacı da yok pahasına kesilip götürülmişlerdi teker teker şehire.

Kubilay Dökmetaş türkü içerisinde “Kapıya oturmuş kurar araba, bugün keyfim yoktur gönül haraba, kitaplar getirin yeminler edem, senden başkasına demem merhaba” dedikçe, güle aşık, vücudunu gülün dikenine bastıran bülbül gibi ben de acı ve hüzne bütün gücümle yükleniyorum. Bülbül gül dalına konmuş, gülün dikeni bülbülü yaralamış, bu yaralanma bülbülün kanının güle akmasına sebep olmuş. Bülbül damlayan kanının gülün rengini daha da güzelleştirdiğini görmüş. Bülbül bütün acısıyla gülün dikenine daha bir yüklenmiş. Bülbülden damlayan kan, gülün bütün güzelliği ile açmasını ve gittikçe daha da güzelleşmesini sağlamış. Bülbül ise bu güzelliğin karşısında mutluluktan kendinden geçiyor, bir hışımla dikene daha kuvvetli bastırıyormuş. Bülbül bastırdıkça gül daha görkemli açmış, gül açmış bülbül bastırmış dikene, dikene bastırdıkça gül daha güzelleşmiş. İşte bu aşk bülbülün bedeninin gülün dalından düşene kadar sürmüş. Bülbül gibi hissediyordum.

”Kapıya oturmuş çeyiz dikiyor, ela gözden birer birer döküyor, dedim güzel sen de kimin yarisin, söylemeden usul usul döküyor” sözcükleri eşliğinde ben de usul usul dağımızın zirvesinde gözyaşları döke döke inmeye başladım, bunlar mutluluk gözyaşlarıdır.

Bu duygu yoğunluğu içinde kaleme deftere sarıldım. Kısa süre içersinde aşağıdaki dörtlükleri ve bir mektubu kaleme aldım.  Allı Turnam programı yapımcılarına gönderdim. “Ben mutlu oldum, siz de mutlu olasınız, arkadaşım Hasan’ı da en az benim kadar mutlu etmişsinizdir” diyerek mektubumu postaladım. Bir hafta sonra gene aynı progrmda mektubum, dörtlüklerimle birlikte program içerisinde okundu.

Bu dörtlüklerimle Aşık Veysel’i aramızdan ayrılışının 34. yılında saygı, hürmet ve minnetle anmak istiyorum. 

DEDİ VEYSEL

Yaşım sekiz idi tanıdım onu
Elinde sazıydı, dilinde sözü
Toprak gibi verimliydi Veysel‘ in özü
Yolun ince uzundur yürü, dedi Veysel


Kulak asma doğa üstü güçlere
Gerçegi doğada insanda ara
Yılma hakbildiğin doğru yolunda
Bana oku öğren oğul sen, dedi Veysel


Okuyup gerçekleri biz de bulalım
Karanlığı aydınlıkla yaralım
Cumhuriyet devrimine sadık kalalım
Atatürk’e sahip çık oğul sen,  dedi Veysel

Kendi okumadı eğitti bizi
Kürdü Türkü sünni alevisini
Çağırdı birliğe herbirimizi
Ülkene sahip çık oğul sen, dedi Veysel

Verdi öğüdünü tutulsun diye
Kardeşlik ve barış yayılsın diye
Yobazlık ülkeden kovulsun diye
Laikliği öğren oğul sen, dedi Veysel

Geze geze sadık yarın aradın
Ankara’ya İstanbul’a uğradın
Fırsat bulup Ata’yı da görmedin
Gözlerim açık gitti oğul ben, dedi Veysel

Dağı taşı, kurdu, kuşu severdin
Söz söyledin dinlensin istedin
Gözlerin açık sazınla idin
Karanlığı bilgiyle yar oğul sen, dedi Veysel

Kadim dostu hep inledi peşinden
Erken gitmiş idi ne gelsin elden
Genç kuşaklar kavramalı tez elden
Cumhuriyet birdir sen dedin Veysel.

Kadim ÜLKER                                    

BİR CEVAP BIRAK