AVUSTURYA’DAN… Biz ağbeylerimizi çok sevmiştik

Yazımın başlığı bazıları tarafından sık sık dile getirilen “Biz devrimi çok sevmistik” ten uyarlanmıştır.  Bu sevme olayını mişli geçmiş zamanda dile getirenler hep oldu.  Daha olacağa da benziyor. Çünkü hiç beklenilmeyen bir  zamanda, hiç de beklenmeyen kişilerden bu sloğanlaşmış cümleciği hep duyuyoruz.
“Biz devrimi çok sevmiştik” diyenler aslında varlık nedenlerini kendi elleriyle ortadan kaldırıyorlar, biz devrimi sevmiyoruz diyemiyorlar da, mahcup bir şekilde, biraz da nostaljiye sığınarak tekerrüm ediyorlar.
Bu cümleciği benim değerli ağbeyim Ali Haydar Nergis yorum olarak yazıyor. Böyle cümleyi kendisinden hiç beklemiyordum. Hem de yorumu,  kendisini devrimci bir parti olarak tanımlayan bir partinin yıllarca genel başkanlığını yapmış Ufuk Uras’ın yazısına koyuyor.
 
Bir kişi geldiği siyasi yere küstüğü andan itibaren artık“sevmiştim” diye yazıyor. Aslında  “Revizyonist” adlı makalesi ile Ufuk Uras’ ın yazısına koymuş olduğu kısa yorum aynı döneme rastlaması tesadüf değil. Eski arkadaşlarını tefe koyarken, elveda devrim diyor, seni aslında çok da sevmiştim diyor.
Polemik yapmak istemiyorum. Hele azınlıkta olduğumu düşündüğüm ve çok kısa süredir de aralarında olduğum Açık Gazete’ de hiç polemik yapmak niyetinde değilim
 Sevgili ağbeyim Ali Haydar’ ın yazısını okuduğumdan beri kendi içimde bir rahatsızlık yaşıyorum. Bu rahatsızlık, revizyonist yazısına ufak ta olsa bir eleştiri yazmadığım sürece beni sürekli meşğul edecektir.
Hele değerli bir ağbeyimle tartışmaya da girmek istemiyorum, ancak eleştirdigi çevre benim de geçmişim. Bu geçmişime ve varlık nedenimin kaynağına hakarete varan ifadelere de göz yummak istemiyorum. Herkesin üstüme gelecegini de bilsem yazmadan yapamayacağım.
Ayrıca gazeteye Avusturya’dan gönderdiğim yazı ve haberler de içime sinmiyecektir. Dahası, gazeteye haber ve yazı göndermek isteğim körelecektir. Öyle de oldu biraz. 
Herkesin bir kişisel tarihi var ve o tarihin de geçtiği bir mekanı var. Benim tarihim ve onun geçtiği mekanı üç dönem ve yer altında toplayabilirim: Birincisi, doğduğum ve  büyüdüğüm Sivas,  Şarkışla,  Emlek yöresinin Sivrialan köyü; ikincisi Ankara Seyranbağları – Zafertepe ve 50. Yıl Lisesi; üçüncüsü ise Viyana’da meslek yaşamım. Aralarda üniversite eğtimi, Ankara’ daki çalışma hayatım vs… var, ancak çok önemli olduklarını düşünmüyorum.
Küçüklüğümde benim dünyam olan köyümde, Türkiye’ nin en büyük ozanlarından ders almak nasip oldu bana. Onlardan aldığım ders bana, ülkemi ve insanlarını taparcasını sevmemi sağladı, saygıyı ve sevgiyi öğretti.
Daha sonra ise Ankara. Seyranbağları Zafertepe mahallesi, 50. Yıl Lisesi.  O lisede fizik kimya, matematik, herhangi bir yabancı dil, biyoloji  gibi dersler almadım. Orada da dostluklar, dayanışma, mücadele azmi öğrendim. Dostluklar vardı aramızda, dostluklar pazarda birer ikişer satılan mal konumuna değildi.  Ölümüne dostluklar ve arkadaşlıklardı.

1976, 1977 ve 1978 yıllarıydı. 50. Yıl Lisesi o yıllarda Ankara’ nın can pazarı gibiydi. Evladını okula gönderen ana baba, bütün gün diken üstünde oturuyorlardı.  “Gene sağ salim gelecek mi” diye kuşlar gibi pencere kenarına tünerlerdi. En azından bana öyle gelirdi.
İşte o yıllarda tanıdım onları. Tanıdıklarım, Ali Haydar ağbeyin  adını vermeden anlatmaya çalıştığı siyasi çevreydi. İmdadımıza onlar yetişmişti. Yönetiminde onların yeraldığı Devrimci Liseliler Birligi, Seyranbağları Halkevi vardı yanımızda.  Onlardı ne güne duruyor anneler diyenler.  O karanlık dönemlerde işe yaramıyorsa,  ne işe yarardı ölümüne arkadaşlıklar!
Konuşulmalıydı bire bir herkesle. Öyle de yaptık. Anaları aldık yanımıza. Fraksiyon tartışmalarına girmedik. Lisede biz vardık. 78 kuşağıydık, birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış kabul ederdik. Teker teker farklı fraksiyonlar da kendilerini göstermeye başladılar. Varsın olsundu. Omuz omuza olduk yollarda, hep beraber.  Önümüze konulan engellere karşı tek yürek olduk.
Gazeteci ağbeylerimiz sordukları sorularla birbirlerini işlerinden atılmalarına sebep oluyorlarmış, o onların meselesi, bizim konumuz değildi.
Biz, bize yapılan saldırılara analarımızla karşı koyuyor, okulumuza girebiliyorduk. İşte o anneler, ah ne annelerdi, bir bilseniz! Okur yazarlıkları bile yoktu. Üç yıllık lise eğitiminin, iki yılını benim anam okul yollarında, okul girişinde ve çıkışında benimle geçirdi.
Diğer analar da öyleydi. Aldığımız diplomanın yarısı onların hakkı. Aslında hepsi onlarındı. Zalime karşı koymak için çantalarında taşıdıkları taşları asfaltın kenarlarına döşediler. Oğullarımız, kızlarımız sıkışınca taş bulsunlar dediler. Biberle karıştırılmış kum taşıdılar  diğer çantalarında. Biberle karışık kumu üzerimize zincirlerle ve silahlarla gelenlerin gözlerine attılar. İki yıl boyunca öylece okula girdik ve öylece okuldan çıktık.
Bu sürede yaralılarımız oldu, kavgaları izleyen bir arkadaşımız kalbine yenik düştü. 
İki yıl boyunca analarımız vardı yanımızda. Bizim analarımız, benim anam, hepsi Ali Haydar ağbeyimin anılarına başvurarak eleştiren siyasi çevreye ait olanların analarıydı.
Ha bir ana daha vardý, o da bizim anamızdı. O da anam gibi rahmetli olmuş, toprağı bol olsun. En az oğlu kadar yiğitti, oğlu içinde bulunduğumuz siyasi gruba ait değildi. Bir o ana vardı  başka sol hareketlerden. Biz faşizme karşı koymanın yolunu bulmuştuk.
Bunlar hayal ürünümün sonucu değildir, yaşadığımız gerçeklerdir. Geçmişte bulunduğu siyasi harekette olumlu işleri kendi hesabına, olumsuzlukları ise içinden geldiği siyasetin hanesine yazan Ali Haydar ağbeyim şahidimdir. Başkaları da vardır, şahitlik yapacak. O yıllarda oralardaydı.  Ali Haydar ağbeyim o zamanlarda muhabiri olduğu sık sık eleştirdiği ve atıfda bulunduğu siyasi çevrenin  gazetesine 50. Yýl Lisesi ile ilgili bir haber yapma gereksinimi bile duymamıştı. Ama bilir, neyin nasýl olduğunu.
O dönemi kazasız belasız atlatmamız, Ahmetler Caddesinde  lisemizin yüz metre altında bulunan onlarca öğrenci yurduna, lisemize karşı kurulan bür derneğe rağmen okulumuzun teslim olmamasını bizler ve analarımız sağladık.  Direndik, kavga ettik, dövüldük, yaralandık. Ama okulumuza ve kendi kendimize sahip çýktýk. Sol gruplarýn hepsi ortak hareket ettik. Fire vermedik. Karşı karşıya getirilmemize müsade etmedik.
Zaman aktı. Zaman geçti. Artık okulumuz bitmiş ve ayrılmıştık. Biz mezun olduk. Bizim arkaşadşlarımız azalmıştı, birden bire diğer sol grupların çoğaldığını ve teker teker ortaya çıktıklarını öğrendik.
Okulda yeni kavga başlamış olduğunu duymaya başladık. Okulumuza ve bize baskı uygulamak isteyen sağcılar ellerini çekmişlerdi çoktan. Onların  yerini ODTÜ’lü öğrencilerin almış olduğunu öğrendik. Ali Haydar ağbeyimin aksine, kendilerini hiç eleştirmeyen solcular gelip, okulda öğrencilere baskı uyulamaya  ve terör estirmeye başlamışlar. Biz yoktuk artık, olan olmuştu işte. ODTÜ’ den gelip de 50.Yıl Lisesi önünde volta atıp,  boy gösteren, lise öğrencilerine korku salmak isteyen üniversiteli bir solcu öğrenci, liseli başka bir solcu öğrenci tarafından kurşunlanmış ve malesef hayatını kaybetmiştir. Ne biri,  ne de öbürü o konuda  bir özeleştiri yapmadılar.
ODTÜ ögrencisini hayatını kaybetmişliginin acısının yanında, onlarca lise öğrencisi yıllarca hapislerde yattı. Aralarında benim arkadaşlarım da vardı. O zaman mahkemede kendisine sorulan soruya lise öğrencisi arkadaşım, öldürme olayını kınar ve “her ölen gencin ülkemizin bağımsızlığımızdan alınmış bir tuğla” olduğu  açıklamasını yapar. 
Bu öldürme olayının yanında,  saylav sorusunun ne önemi var ki Ali Haydar ağbey!  Sen kötü bir soru sormuşsun,  gene senin meslektaşın işbilirlik etmiş,  olayın boyutunu değiştirmiş. Sonucunda  meslektaşın malesef işinden olmuş.  ODTÜ’ ye kadar gelmiş, yetişkin bir gencin ölümünün yanında işini kaybetmek nedir ki?
Biz olsaydık, öldürülen ODTÜ öğrencisi hala hayatta olurdu. Onlarca öğrenci yıllarca hapiste çile çekmezdi. Çünkü diğer solcu gruplarla beraber olduğumuz süre içerisinde ne onlardan kötü bir söz işittik, ne de onlara biz kaba laf ettik. Birbirimize değil kurşun sıkmak, tokatımız bile nasip olmamıştır.  Bunların nedeni nedir bilir misin? Senin eleştirdiğin siyasi hareketin yönetimde olduğu Seyranbağları Halkevinde ve Devrimci Liseliler Birliğinde aldığımız siyasi terbiye ve hemşerilerim Aşık Veysel, Ali İzzet Özkan ve Hasan Devrani gibi ozanlardan almış olduğum eğitimdir. 
Seyaranbağları mahallesinin gerçekten tepesi olan  Zafertepe mahallesinde sırtımızda odunlarını, kömürlerini, taşıdığımız insanlardan, onların çocuklarından kötü laf işitmek ve onların çocuklarına kötü söz söylemek yakışır  mı hiç?
Sana yakışmadı ama ağabeyim, sana yakışmadı. Kişiliğimin oluşmasında en önemli etkide bulunan değerlerime çephe alman sana yakı?madı.
Biz ama ağbeylerimizi çok sevmiþtik. Yatağımızı, yorganımızı, ekmegimizi, evimizi ve suyumuzu paylaşacak kadar sevmiştik. Dertlerini  derdimiz, sorunumuzu sorunları olarak görmüştük. Anamız ağbeylerimizin de anası olmuştu.  İşte bunlar da içinde bulunduğumuz siyasi hareketin vermiş olduğu terbiyedendi.
Demirel’e “Bana Ülkücüler de cinayet işliyor, dedirtemezsiniz” cevabını verdirten soruyu Oral, Nuri ve Ali Haydar söyletiyor; Ecevit’ e sorulan ”Efendim, milletvekillerinizden Kemal Anadol, Ertuğrul Günay ve Nizamettin Çoban, Sovyet revizyonislerinin davetlisi olarak Moskova’ya gittiler. Kendilerini ’saylav’ olarak adlandıran  bu milletvekilleri döndüklerinde oraya neden gittiklerini soracak, haklarýnda  herhangi bir işlem yapacak mısınız?” sorusunu vebali ise gazeteye yüklüyorsun.  Oldu  mu böyle, ağabey?
Gereksiz ve zamansız polemik açarak yapıcı değil,  yıkıcı iş yapıyorsun, kalp kırıyorsun.  Yeni şeyler söylemiyorsun.
Yazına yorum ekleyen Sedat Uysal’ a teşekkür ederim, Mevlana’ dan alınmış söz ne kadar güzel oturmuş. Yeni şeyler söylemek lazım, yeni açılımlar yapmak gerekir.
Mesela “Birsen ile Çiğdem nasıl başörtüsü” takmazlar, kızlarımız ve eşlerimiz ile ülkemize izine gittigimizde nasıl taciz edilmezler, ona bir cevap bulmak gerekir.  Partisiz, örgütsüz bireysel olarak bu cevabın bulunamayacağını sen benden daha iyi bilirsin. Ancak tavrın, ben nasıl olsa İsveç’ de yaşıyorum düşüncesinden hareketle,  günümüzde Fatullahçıların cepheden  saldırdığı çevreye bir de sen cephe açıyorsun. 
Sevgili ağabey, ben devrimci ağbeylerimi çok,  hem de çok sevmiştim, sana elveda ağbey demiyorum, senin de seveceğin doğup büyüdüğüm yörenin ozanlarıdan birisinden  bir dörtlük alıyorum buraya.

Kırma gönül şişesini
Yapan bulunur bulunmaz
Yıkma hakkın binasını
Kuran bulunur bulunmaz.

Gönül şisesini kırmak senin gibi kibar ağbeyime yakışmıyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 + seventeen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.