AVUSTURYA’DAN… Camızların verdiği ders

Benim çocukluğum zengin geçti. Hani bu zenginlik para pulla olan zenginlik sanılmasın. Evimizde olan her türlü hayvanımızın da olmasıydı. Koyunlar, kuzular, koçlar, boğalar, tavuklar, horozlar, öküzler, mandalar ve köpeklerimiz vardı. Onlarla haşır neşirdik. 

Futbol topum olmadı. Ancak şimdi hatırlıyorum da, ahırda öküz, manda, inek ve boğaları kaşağıyla taradıktan sonra çıkan kıllardan babam top yapar, onun “sana top getirdim oğlum” sözleriyle gözümü güne açardım. Oyuncaklarımızdan birisi kıldan yapılmış toptu. Diğeri ise soğuk kuyu lastik ayakkabılarımızdı. Dere boylarında ayağımızdaki kara lastiklerimizle kamyonculuk oynardık. Kara lastiklerimizle bir yerden öbür tarafa kum ve toprak taşırdık. Derelerde oynarken bir de keskin bıçağımız olursa, keyfimize diyecek olmazdı. Onlarla ne güzel düdükler yapar ve onlarla müzik yapmaya çalışırdık. Bir de yazın hayvanlarımızı otlatmaya çıkarırdık, onun için de güzel sopalara ihtiyacımız olurdu. İşte o güzel sopaları yapmak için de keskin bir bıçak gerekirdi. Başka bir oyuncağımız ise bundan dolayı bir bıçaktı.

Bu oyuncakların dışında zaman zaman kuzularımız, koyunlarımız ve koçlarımız; bazen ise boğalarımız, öküzlerimiz ve mandalarımız bize arkadaş olurdu. Onları köyümüzün en yeşil otlu yerlerine götürür, karınlarının doyduklarını gördüğümüz de bizde doyardık, bu da bize müthiş mutluluk verirdi.

İşte o arkadaşlarımdan birisi olan boğamız aslında can ciğer komşu köylülerimiz tarafından kaçırılmıştı. O köyle bizim köyün arasında bir arazi anlaşmazlığı vardı. Geçmiş zaman nedendir hatırlamıyorum, komşu köylüler bizim hayvanlarımızı kendi köylerine kaçırmışlardı.

Benim boğam da o kaçırılan hayvanların arasındaydı.  Hayvanlarımız komşu köylüler tarafından kaçırıldı diye köye bir haber salındı. Köylü eline ne geçirdiyse, kaçıranların peşine düştüler, amaç hayvanlarımızı ellerinden kurtarmaktı. Ben de gitmiştim tabi. Boğamı kurtaracaktım. Arazi anlaşmazlığı olan iki komşu köy o yıllarda birbirlerine karşı kelimenin tek anlamıyla silahlanmışlardı. O alınan silahla komşu köylülerin bulunmuş olduğu yere gidilmiş ve orada meydan savaşı yaşanmıştı. Karşılıklı silahlar çekilmiş, birbirlerine ateşler açılmıştı. Bugün düşünüyorum da,  seviniyorum her iki taraf da kötü nişancılardı, ciddi yaralanma bile olmamıştı. Bu meydan savaşından bir gün sonra hayvanlarımız iade edilmişti,  ben de boğama kavuşmuştum.

Acısıyla tatlısıyla hayvanlarımızla zengin bir yaşam sürmüştük. Bizi kendi çocuklarımızla kıyasladığımda, onlardan daha şanslı olduğumuzu düşünmekteyim.  Çağımızın çocukları saksıdaki yeşilliği orman, içindeki solucanı yılan, çevresinde uçuşan böcekleri ise evcil hayvan sanıyorlar. Kızım Elif’in yıllar önce saksının etrafında uçuşan ufak tefek sinekleri gördüğünde “baba bak bizim de ev hayvanlarımız var” sevincini yüreğimin bütün burukluğu ile izlemiştim.  İçimden ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetmiş ve  sessizce ah benim yoksul kızım demiştim.

Bizim bir de iki camızımız vardı. Onların birinin kuyruğundan ben, diğerinin kuyruğundan ise kuzenim Halil sıkı sıkıya sarılır, Kızılcova’nın Yayla’nın yoluna tutardık. Onları köyümüzdeki ifadesi ile yaymaya, yani otlatmaya götürürdük. Çok küçük olduğumuzu hatırlıyorum. Boynumuzdan geçirip, çapraz bir şekilde kolumuzun altından sırtımıza attığımız kilim işlemeli azık çantası bile ağır gelir, biraz da yerden sürüklenirdi. Bereket camızlarımız çok usluydu da, sıkı sıkıya tuttuğumuz kuyruklarını bırakmadığımız sürece, bizleri gideceğimiz yere kadar çeker,  götürülerdi.
Biz camızlarımızı da çok severdik. Ağır yürüyüş ve hareketlerinden onların hayvanlar arasında en asil hayvanlardan olduklarını düşünürdüm. Yayla yolunda camızlarımızın sırtına binebilecek bir yere getirip de sırtlarında olursak, gözlerimiz açılır, keyfimiz yerine gelirdi.

Çayırlara geldiğimizde onların da keyiflerine diyecek olmazdı, bir tarafta yemyeşil taze çayırlar, diğer tarafta ise ufak tefek göletler beklerdi onları. Oldukça görkemli olan camızlarımız yazın o sıcağında önce karınlarını doyururlar, daha sonra da serinleyecek yer ararlardı. Birisinin adını  sarı camız, diğerininkini ise kara camız koymuştuk. Köyümüzde o yıllarda camız sayısı iyicene azalmıştı. Topu topu üç ailede vardı.  Beslenmelerinin zorluğundan olsa gerek, o görkemli hayvanların nesli köyümüzde  tükenmişti sanki.  Sarı ve kara camızlarımızın  aslında başında hiç beklemek gerekmezdi. Çayır ve göletlerde günlerce kendi hallerinde bırakılabilinirlerdi.

Ah bir de bunalek tutması olmasaydı. O karasinekler o koca koca hayvanları ısırdığında hayvanlar kaçmaya başlarlardı, işte o zaman işimiz zordu.  Bazen ise kendilerini ısırsan kene ve sinekleri hiç ciddiye almazlardı. Sadece kuyruklarını kamçı gibi havada dolandırır, vücutlarına konan karasineğin ısırdığı yeri kuyruk gövdede ısırılan yeri bilir dercesine şırak diye bırakırlardı.  Bunalekler hayvanlarımızı rahat bıraktığı sürece, keyfimiz de yerinde olurdu.
 
Ergenekon tutuklamaları ve davası süresinde bazıları birden bire Susurluk konusunda kahramanları oynamaya başladılar da bu çocukluk anım aklıma geldi. Ergenekon soruşturması kapsamında Susurlukçularla, onları ortaya çıkaran Aydınlık Dergisi’ni çıkaranlarını, onun yazarlarını, genel yayın yönetmenlerini yan yana getirmeye gayret ettiler.  Bu gayret devam etmekte hala. Susurluk konusunu Aydınlık Dergisi ve Doğu Perinçek’ten öğrenenler, onları suçlamaya çabalıyorlar. Şimdi bu çaba içinde olanlar, o zamanlar ya korkup deliklerine sinmişler veya elleri sadece lambanın düğmesine gidip, lamba açıp kapamaya güçleri yetiyordu. Zamanında devletin en üst kademelerinde görev almış olanlar, yapılan haberciliği küçümseyerek “glu glu dansı” veya “faso fiso” diyorlardı. Bugün bakıyorum da bunlar bu tertibin öznesi oldular.  Susurluk olayını Aydınlık ve Doğu Perinçek’ten öğrenmiş olduklarını unutanlar, o zamanlar cesaret edip olayın üzerine gidemeyen korkaklar, şimdi Perinçek ve arkadaşları konusunda aslan kesiliyorlar. 

Kendileri hiç de temiz olmayan bu insanların  “temiz toplum, çeteleri ortaya çıkaralım, daha derinlere inmeli” gibi yazılarını, ifadelerini okudukça ve duydukça bizim sarı ve kara camızları hatırlıyorum.

Karınları doyan camızlarımızı izlerdim hep, onlar yavaş yavaş göletlere girerlerdi. Suya giren o görkemli hayvanlar oldukça rahatlarlardı. Sırtları pek,  karınları tok camızlarımız o yaz sıcağında kana kana sularını içerlerdi. İşte ben de onlarla mutlu olur, bulunduğum yere uzanır, onların mutluluklarının tadını çıkarırdım.
 
Suya girdikten belli bir zaman sonra  camızların arkalarından bir şeyler suyun yüzüne çıktığını görürdüm.  Suyun içinde camızlar şöyle bir geri döner, küçümser  tavırla suyun yüzüne çıkan nesnelere bakarlardı. Camızlarımızın bu bakışlarını ben hep “gövdemden çıkmış bana yüzme öğretiyor” diye yorumlar, kendi kendime gülerdim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 + 11 =