AVUSTURYA’DAN… Seçim öncesindeki izin izlenimleri (1)

Bütün bir sene yoğun bir şekilde çalışmıştık, tatili hakettik diye düşünmüştük. Kızım kendisine üniversitenin ilk basamağının ilk adımı olan liseye kabul edilmişti, oğlumun latince dersinin dışında karne notları oldukça iyiydi. Eşim bütün bir yıl hiç bir gün bile, ne gönüllü ne de zorunlu  izin kullanmadan çalışmıştı. Ben de aynı şekilde çalışmıştım. Dolayısıyla akrabaların arasında ve köy havasında tatil diyerek izin kararımızı verdik.  Yolumuz eşimin doğum yeri olan köy oldu. Kadim dostum Cemal bizi havaalanına etirdi. 

Havaalanında bir tanıdığın kayın validesi ve üvey kayın babası ile karşılaştık. Aynı uçakta bizimle beraber Ankara’ya uçacaklardı. O dost ile konuşurken, kayın validesini gösterdi. Bir merhaba demek için ona yöneldiğimi gören hanım, bana el vermemek için bulunduğu yerden eşimin yanına doğru yöneldi. Mesajımı aldım, hanım el vermek istemiyordu. O el vermeyen hanımın ikinci eşi beyaz sakallı Macar asıllı üvey kayın baba ile merhabalaştık. Nerden nasıl açıldı, tam da hatırlamıyorum, ancak Macar asıllı orta yaşı epeycene aşmış olan kayın babanın ağzından çıkan ilk sözler Türkiye’nin askerlerinin aleyhinde oldu.

Evliliğinden dolayı müslüman olmuş Macar asıllı ak sakallı adam bizim ülkenin askerlerine veryansın ediyordu, ben ise askerlerimize dil uzatmasına müsade etmiyor ve askerlerimizin savunulmasını yapıyordum. Baktım kaba sözlerini bitirmeye niyeti yok, ben de savunmadan saldırıya geçtim. Damat arkadaşım konuşulanlardan  rahatsız oldu ki, Türkçe “bıktım bunun sürekli yaptığı siyasetten,  hep siyaset siyaset” diyerek rahatsızlığını belirtiyordu. 

Anlaşılan oldukça politize olmuş bir çiftti.  İyi yolculuklar dedik kendilerine yanlarından ayrıldık.

Ankara’da Esenboğa Havaalanı’nda bavulları beklerken tekrar karşılaştık, selam vermeme rağmen selamımı almadı. Benim ülkemin askerlerine hakaret eden şahış aldığı cevaptan dolayı kırılmış olacak ki, selamımı almadı. Varsın olsun gene de enişte sayılır. Anlaşılan çevrelerinde sık karşılaştığı Türk Silahlı Kuvvetleri düşmanı tavrı benden de bekliyordu ki, pek bozulmuşa benziyordu.

Havaalanında sigara alalım diye Duty Free’ye girdik. Kocaman mağaza sigara, içki ve losyonlarla doluydu. Köşe bucak Samsun 216 aradım, bulamadım. Sanırım üretilmiyor artık. Başka Türk sigarası da bulamayınca, mecburen satıcılardan birisinin yardımını rica ettim, en kıyıda rafların altında bir sıra halinde Tekel sigaraları dizilmişti. Onun dışında sigara da yoktu.  Tekel sigarasına ilgi gösteren yoktu. Diğer yolculara baktım, kucak kucak Amerikan sigaraları ile kasaya yöneliyorlardı. Sigarayı alanların giyim kuşamındandini bütün kişiler olduklarını tesbit etmek mümkün. Sadece onlar değil şüphesiz, ancak dikkat çekici onlar oluyorlardı.  Bu Amerikan sigaralarına bu kadar para vererek,  onların Irak’da atacağı mermileri finase ettiklerini düşünüyorlar mı acaba!

Sevinerek belirtmek isterim ki, benim götürdüğüm sigaralar da pek işe yaramadı. Zira gittiğimiz köyde eşimin akrabaları ve tanıdıkları sigarayı çoktan bırakmışlardı.

Gittiğimiz köy aslında bir belde,  Amasya’ya altmış kilometre uzaklıkta, Taşova ilçesine bağlı köydü.  12 yüzyıl başlarında kurulmuş olan Zuday (Zedvi) köyünün adı 1961 yılında değiştirilmiş, köye köyün kurucusu olan Şeyh Nurettin Alpaslan’nın adı verilmiş. Dağın eteklerinde kurulmuş bu şirin köy şimdiki yerine 1944 yılında taşınmış. 1943 yılında büyük bir depremle sarsılan köy biraz daha aşağıya taşınmış.

1914 yılındaki seferberlikte 333 kişi askere alınmış ve bunlardan 193’nün akibeti meçhul kalmış.  Köyün bir müzesi var, bu müze 2002 yılında kültür bakanlığı tarafından örnek müze olarak seçilmiş.

Köy müzesinin dışında en az müze kadar değerli bir doğal anıt var. 1317 tarihinde köyün eski yerleşim yerine dikilmiş bir ekşare ağacı bu.  Benim için doğal bir ziyaret yeriymiş gibi Alpaslan Kasabası’na her gittiğimde ekşare ağacını mutlaka ziyaret ederim. Çamlarla bir park alanı yapılmış burada dallarıyla sanki bütün çam ağaçlarını kollarının altına almış bir anne, bir baba  gibi görürüm. İlk gördüğümdeki bu görkemliliğinin yerinde bir kaç yıldır yeller esmekte. Belediye tarafından korumaya alınan ekşare ağacının nefis bir de meyvesi var. Meyvesine de yörede ekşare deniliyor. Ahududu ve ağaççileğine benzemekte. Tadına doyum olmayan ekşare meyvesi birbirlerine boncuk boncuk dizilmiş ve içi sırf kan kırmızı meyve özü dolu. Bu meyvenin özellikle ağız yaralarına iyi geldiği iddia ediliyor. Daldan meyveleri koparmak oldukça zor, ekşareyi kopartırken zaman zaman o küçücük boncuk gibi birbirine dizilmiş meyvecikler patladığı taktirde toplayanın giysileri kırmızıya boyanmakta. Bir pantalonum kullanılmaz oldu ancak, üç litrelik bir kovayı doldurarak bu seneki ziyeretimi tatamladım.

Ekşare ağacının da bulunduğu Karadeniz’e paralel olarak devam eden sıra dağların İç Anadolu kısmında kalan köyün iklimi biraz Karadeniz iklimi, biraz da kara iklimi hakim.  Köylü hep tarlalarda. Çalışkan bir köylü izlemimim oldu. Benim alışık olmadığım tipik bir köydü. Köyde doğup büyümüş olmama rağmen alışmış olduğum köylülükten uzaktı. Daha doğrusu ben tipik bir köy olmayan bir köyde doğup büyüdüm. Bu tipik olmayan durum köydeki üretimdir. Benim köyümde 1970 li yılların başlarına kadar ciddi biçimde tarımcılık ve hayvancılık yapılırdı. Daha sonra tarım ve hayvancılık yavaş yavaş bitmeye başladı. Tarlalar boş, hayvan ise kalmamıştı. Bunun nedeni köyün özellikle Almanya’ya  ve Türkiye’de Ankara’ya çok büyük göç vermesiydi. Köylü, köyde daha çok üretmeden tüketen konumuna gelmişti. Böyle köyüme benzemeyen, üreten ilk köyü üniversite yıllarımda tanımıştım, bu köy Isparta’nın Şarkikaraağaç ilçesine bağlı Gedikli köyüydü. Ankara’da o yıllarda Gedikli köyünden çeşitli üniversitelerde ve yüksek okullarda okuyan öğrenciler tanımıştım. Ankara’da üniversite öğreniminde bulunanlar yazın köylerinde tarlalarında çalıştılarını görmüştüm. Gedikli köyüne gittiğimiz seksenli yılların başında,  üniversiteden bir Alman hocamız, ben ve o köylü sınıf arkadaşım köyde çalışmayan üç kişiydik, diğerleri tarlalarında, harmanında ya da gölde yengeç avındalardı. Yengeç tutanlar günlük yengeç borsasını takip ediyorlardı.

Bu şirin Alpaslan kasabası da bu yönüyle Gedikli köyüne benzemekteydi, onlar da haşhaş, soğan ve buğday borsasını, fiyatını günübirlik takip ediyorlardı. Ancak fiyatlar aslında pek de değişmiyordu.

Bu köy de Almanya’ya ve büyük şehirlere çok fazla göç vermiş. Çok sayıda devlet memuru, asker, hemşire, öğretmen ve polis çıkartmış. Onlar da köylerini terk etmişler, ancak topraklarının verimliliğinden olsa gerek, eken biçen ve meyvecilik yapan insan oldukça fazla. Her evin önünde tonlarca soğan yğılı, torbalanmayı ve alıcıyı bekliyor.

Kiraz ve kayısı mevsimi bitmişti. Haziran ayının sonuna doğru yolunuz Amasya’ya düşerse mutlaka doyasıya kiraz yeyin. Sulu, tatlı ve içinde kurda rastlanmayan kirazlar köylüye biraz para kazandırtmış. Ancak aracı ve tefeciler de köylüyü çarpmışlar.

Köyde soğan sökülüyor, haşhaş kırılıyor ve buğday biçiliyordu. Birgün haşhaş kırmaya ben de gittim. Eşimin Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlikten emekli amcası 70’in üstündeki yaşına rağmen haşhaş ekmiş ve tarlada haşhaş kırıyormuş. Kayın babama “hadi amcama gidelim” dedim. Kabul etti. Bana neyle gidecegimizi sordu.

“Tarlaya ne ile gidilir, kara eşek olmadığına göre yürüyelim”  dedim. “Ağbeyimin arabası kapıda, onunla gidelim” dedi.

“Haydi öyleyse” diyerek, atladık arabaya. Oldukça eski bir araba, direksiyonu çevirebilmek için kuvvet gerekiyor. “Amca bu direksiyonu nasıl çevirir” diye söyleniyorum. Küçük kardeş olan kayın babam “çevirmiyorki” diye söze devam etti. Tarlaya ve bahçeye yaya gidemeyen emekli öğretmen,  araba kullanmasını bilen birisine kendisini, tarlaya veya bostana götürmesi için  rica ediyormuş, rica edilen kişi amcanın arabasıyla kendisini gitmesi gereken yere bırakıp dönüyormuş geriye. Bahçede işi bitince tekrar birisinden rica ediliyor ve gene aynı şekilde bırakıldığı yerden kendi arabasıyla geri köye getiriliyormuş.

Haşhaş tarlasına vardık, tarlada üç kişilerdi, birisi emekli öğretmenimizin kızı, diğeri kendisi, bir de hayvanlarını otlatan çobandı, çoban yardım ediyordu. Merhabadan sonra, “haşhaş nasıl kırılır hele bir gösterin” diyorum. Sapla koza arasında parmakta bir alyansın vermiş olduğu yükseklik kadar bir çıkıntı var, oradan kırılması gerekiyor. Koza zedelenirse içinde bulunanlar dökülür diyorlar. O halde önüme bağlanacak bir torba istiyorum. Pamuk tarlalarında pamuk toplayan işçilerin önlerie bağladıkları torbanın biraz küçüğü. Başlıyorum çalışmaya. Kayın babama bakıyorum, o bu işten pek hoşnut değil. Zira onun da çalışması gerekiyor, hafif nezle halinden dolayı tekrar terlemek istemiyor. Tarla tam da bir tepenin başında bulunmakta,  hava akşama doğru serinliyor, bir taraftan da hafiften rüzgar esiyordu. Güzel bir yaz akşamı.

Öğlen sonu gittiğimiz haşhaş tarlasını bitireceğe benziyoruz. Herkes kendi başına kırıyor haşhaşı. Belli bir zaman sonra söz bitiyor ve ben yanımda getirdiğim mp3 çalarımı açıp, en seçme türküleri dinlemeye başlıyorum.

Dinlediğim türkü bizim köyde ekin biçiminde çifteye giderken söylenirdi: “karşıdan karşıya herk eden oğlan, yağlığım belimden düştü gördün mü? Senin ile beni uygun görmüşler, aramızdan bir farz geçti duydun mu” sözlerinden sonra “alha, alha, alha” diye hareketli bir şekilde tempo tutulurdu.  Ekin tarlalarında bu tür hareketli türküler ırgatlar tarafından hep beraber söylenir, müziğin temposu ve çoşkusu ile oraklar daha hızlı dönerdi. Yan yana dizilmiş olan ırgatlar söyledikleri türkünün temposuyla topluca tek vücut olmuşcasına bir sağa, bir sola eğilirler türkünün sonuna doğru koskaca bir buğday bağıyla doğrulurlardı. Geriye dönüp baktıklarında ise epeycene bir yeri biçmiş olduklarının görürlerdi. Hızlı ekin biçmenin bir yöntemiydi, hem de beraberce türkü söylemiş olurladı. 

Teknoloji o güzel türküyü ufacık bir alete koymayı sağlamış ancak, tarlada çalışanı da tek başına bırakmış. Bir ara kafamı kaldırıp sağıma soluma bakıyorum, herkes kendi işiyle meşgul. Sadece öğretmenimizin kızı elinde çep telefonunu ile meşğul. Eve telefon ediyor. Traktörün tarlaya gönderilmesini istiyor.

Önce benim mp3 çalarım, daha sonra da çep telefonunun tarladaki yerini düşündüm durdum. Irgatlarımıza biz çocuklar azık götürürdük, getirdiğimiz azıkta genellikle katıklı aş ve bulgur pilavıydı. Onun dışında ekmek katıklı aştan arta kalmışsa ayran yapılması için yoğurt olurdu. Biz çocuklar, bir koşu köye çıkar ırgatlarımızın ihtiyaçlarını eve iletirdik.  Şimdi ise tarladaki ırgat belindeki çep telefonunu çıkartıp, isteklerini, kendilerine iletilmesi gerekenleri bir çırpıda söyleyiveriyor.  Gerçekten de kısa süre sonra tarlayı “kurtarmış” oluyoruz. Traktörde kısa sürede geliyor, yükleyip köyün yolunu tutuyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here