AVUSTURYA’DAN… Yitik kuşaktan bir örnek

AVUSTURYA’DAN… Yitik kuşaktan bir örnek

0
PAYLAŞ

Cuma Dayı’yı ilk defa Almanca kursunda tanımıştım. Ufak tefek, yürürken kısa ve ince bacakları  birbirine dolanırdı. Derste kafasını ellerinin arasına alır, sürekli sorunlarını dile getirirdi.

Cuma Dayı’ya Almanca kursunda biraz aktif olmasını istediğimizde, hemen sorunlarına sığınır “ bu kadar dert içerisinde nasıl ögereneyim” derdi. Bu kalıplaşmış sözleri aslında kursa katılan genç yaşlı herkesten duyuyordum. O zamanlar 55’ine merdiven dayamış babam da oradaydı, Almanca  öğrenecekti. “Bu kadar dert içerisinde Almanca mı öğrenilir” cümlesini ondan da sık duymuştum. Aslında bu kurs yaşlı işsizlere bir çalışma terapisi olarak da değerledirilebilinirdi.

Kursa katılanların bir kısmı yaşlı işsizlerden, diğer kısmı ise genç ilticacılardan oluşmaktaydı. Hiç bir ortaklıkları yoktu. Sürekli tartışma halindelerdi. Ortaklıkları, aynı ülkeden gelmiş olmaları ve sık sık vaşırdukları “Bu kadar dert arasında nasıl öğrenelim ki” cümlesiydi.  Diğerlerine değilse de Cuma Dayı’ya sormuştum, nedir bu derdin diye. Bir dokun bin ah işit derler ya, nereden, hangisinden başlasam der gibi,  derin derin içini çekmişti. Çocukların sorunlarından mı, evden mi, yoksa yıllardır işsiz olan kendisinden mi, dahası hastalığından mı başlamalıydı! Kolay olandan başladı aslında, “gördüğün gibi işsizim”.

Cuma Dayı’nın sorunları hep zincirleme birbirlerine bağlıydı. İşsiz olduğu için, sağlık sorunu başlamıştı. Bir işe yaramama duygusu. İşsiz olduğu için ev sorunu, işsiz olduğu için çocuklarla olan sorunları vardı. Evini anlattı da inanmamıştım.

Aslında inanmayacak gibi de değildi.  Onun evini anlattığı zaman Avusturya’ ya ilk adımımı attığım günü hatırlamıştım.  Babamla Viyana’ya gelmiş, tren garından bir taksi tutup “eve” gitmiştik. Eve geldik, fakat ev pek eve benzemiyordu. Başımızı soktuğumuz bu yeri bir anahtarla açıp da girmedik. Bir yıl kadar ben orada ikamet ettim de, da bir gün olsun kapıyı kilitlemedim, ne de açtım. Anahtar da görmedim zaten.  Evde hep birileri vardı. Hiç tanımadığımız kişilerle oturacaktık, bunların biri Kırşehir’ den diğeri Ankara’ dan bir başkası ise Niğde’ den gelmişlerdi, biz ise Sivas’tan.

Evin sahibi aslında ev diye değil, yatak olarak kiraya vermişti. Bir yatak için ödenen bedel, o eve verilecek yasal kira bedeli kadardı. Tren istasyonundan o eve geldiğimde, mutlaka burası geçici bir yerdir diye düşünmüştüm. Şimdilik buradayız, kısa süre sonra buradan ayrılacağız düşüncesinde oldum. Böylece günlerce haftalarca burasının mutlaka bir ara istasyon olduğu düşüncesi ile kendimi avuttum. Aylar sonra ancak gerçeği kabullenmiştim.

Bu ev olan mekan, bir oda, bir mutfak bir de sekiz on metrekarelik küçük bir odadan ibaretti. Yatak kiracılarının hepsi eşlerini Türkiye’de bırakmış işçilerdi. Kimi inşaatlarda, kimi odun kömür depolarında, kimisi ise plasik işletmelerinde çalışıyordu.  Ben ise üniversitede okumak için gelmiştim. Tanışmaya daha çok vaktim olacaktı.

İşçiler akşamınan erkenden yatıp, sabahları da erkenden kalkıp işlerine gidiyorlardı.  Onlar ışıkları söndürüp, erkenden yataklarına girince, bana da çöpün karşısına geçip elimdeki kitaplardan bir kaç yeni kelime öğrenmek kalıyordu.  Ah o koku yok muydu, burnumun iyi koku almamasının yararını orada gördüm. 

Aylarca kaldım o evde, beraber kaldığımız kısa süre içerisinde yatak komşularımızla can ciğer arkadaş olmuştum.  Onlar işe gidince ev bana kalıyor,  evi her gün temizlemeye, daha doğrusu süpürmeye çalışıyordum.  Evi aynı günde kaç defa süpürürsem süpüreyim, her defasında gene aynı miktarda pislik çıkıyordu.  Babam, daha sonra kendisine daha bir temiz ve rahat bir yer bulmuş, beni terk etmişti.  Ben de babamsız o evde bir iki ay daha kalmıştım. Avusturyalı arkdaşlarım bana bir yer buldular da, bir daha oraya uğramamamıştım.

İşte yıllar sonra Cuma dayının anlattığı ev benim ilk yaşadığım eve benziyordu, yirmi metrekarelik bir oda, bir de üç, bilemediniz beş metrekare bir mutfak evin hepsiydi.  Gaziantep’de tekstil dokuma işçiliğini bırakmış, bu eve başını sokmuştu. İnanılmayacak gibi değildi, işte tipik Viyana eviydi. Yaklaşık 1,8 milyon nüfuslu kentte 330 bin böyle ev vardı. Böylesi evlerde su ve tuvalet dışardaydı, banyo veya duş ise yoktu. Avusturya’da yaşayan göçmen işçilerin yüzde doksan dokuzu hep böyle dar küçük evlerde kalıyordu. Ev piyasasında ev bulmak olanağı olmadığından, bu tür küçüçük evleri alabilmek için etek dolusu hava parası ödeniyordu.  Belediye ve koperatif evlerinde ev bulmak Avusturya vatandaşlığı şartına bğlanmıştı. Buna rağmen ama yerli, yabancı ayrımı yapılmadan her çalışan emekçiden ev yapımı fonuna her ay ücret bordrosunda para kesiliyordu.

Bu küçük evelere verilen yasal olmayan hava paraları ile Avusturya emlak büroları, göçmenlerin yıllarca ağır işlerde çalışarak kazanmış oldukları paraları yeniden Avusturya ekonomisine yöneltmeyi becerdiler. Gurbetçilerimizin alın terlerinin sonucunda elde ettikleri kazançları gene Avustuıryalıların kasalarında kaldı böylece.
Günün birinde Cuma Dayı’nın durumunu basına yansıtmak için televizyoncularla ilişkiye geçtim. Haber yapılırsa hem federal hükümet, hem de eyalet hükümetinde bulunan sosyal demokratların hümanist damarına basar da, sorunun çözümüne bir çare düşünürler demiştim.  Avusturya devlet televizyonuna ait bir çekim ekibi ile Cuma Dayı’yı evinde ziyaret ettik.

Avrupa’nın en zengin ülkelerinden birisi olarak kabul edilen Avusturya’ nın başkenti Viyana’ da ikamet edilen bir yere gidiyorduk, Cuma Dayı ve ailesi haberliydi ve bizi bekliyorlardı.

Evde beş çocuk, karı koca iki yetişkin kalıyordu, masa, sandalye veya yatak yoktu. Yemeğin yerde yendiğini anlattı Cuma Dayı. Yatak sorduk, duvara dayalı döşekleri gösterdi bize. “Akşam olunca onları yere serip, yan yana yatıyoruz” dedi.

Odaya zaten normal ebatlarda çift kişilik bir karyola konulmuş olsa, alan bütünüyle kaplanmış olurdu. Çekim yapılıyor, konuşuluyordu. Ben konuşulanları bir dilden diğerine aktarıyordum.  Televizyon ekibi bizim yoksuluğumuzu mu çekiyor, yoksa Avrupa’nın en zengin ülkesi olan Avusturya’ nın yoksulluğunun resmini mi çekiyordu! Fazlasıyla alıngan olduğumdan ben üstüme alınıyordum.  Daha çok bizim yoksulluğumuzun resmini alıyorlar diye düşünmüştüm. Onun için de televizyon ekibini getirmekle iyi mi ettim acaba diye rahatsızlık duymaya başladım.

Bir de rahatsızlık duyduğum konu vardı ki,  o da Cuma Dayı’nın kendinden oldukça genç görünen eşinin bileklerinde bulunan onlarca altın bileziklerdi. Onca yoksulluğa rağmen altın bilezikler…. Kameraman kamerasını nemden rengi grileşmiş evin duvarlarına, bir de yere ve çocuklara, daha sonra da evin hanımının bileklerindeki altın bileziklere çeviriyordu.

Çocukların dişleri küçücük ve sapsarı kalmıştı. Bir yarım saat içerisinde bütün yoksulluğu ve  sorunu kaydetmiştik.  O çekilen yoksulluğun resmimleri televizyonda gösterildi mi bilmiyorum. Sanırım çekenler de benim gibi utanmışlardı. Bu utançlarından dolayı, yıllardır Viyana’yı yöneten sosyal demokratların da utanacaklarını düşünerek, filmi televizyonda yayımlamadıklarını sanıyorum. Yayınlamış olsalardı haber vereceklerdi.

Aslında Cuma Dayı’nın durumunu kaydeten ilk kişi biz değildik. Yıllar önce Almanlar da Cuma Dayı’yı büyük bir haftalık haber ve magazin dergilerine konuk etmişlerdi. Çalışma izni ile oturma izninin ve evin büyüklüğünün bir birleriyle bağlantısını tesbit edip, yumurta mı tavuktan, yoksa tersi mi diye Cuma dayıları yazmış ve çalışmalarını resimlerle dergilerinde yayınlamışlardı.

Yabancı için bir işverene Çalıştırma İzin Belgesi verilmesinde Avusturya Yabancılar Çalıştırma Yasası’nın koyduğu şartlardan birisi de, ikamet edilen evde kişi başına en az on metrekarelik kullanım alanın bulunmasıdır.  Cuma Dayı ve ailesinin ikamet ettiği ev en fazla yirmi metrekareydi ve yedi can yaşamaktaydı. Yasaya göre beş can fazlaydı, veya başka bir deyişle elli metrekare eksikti.

Bundan dolayı da oturma izni alamamış, oturma izni alamayınca da bir türlü çalışma izni alamamıştı. Çalışma izni de olmayınca çalışamamış ve “birazcık daha geniş bir ev bakamadım” diyordu Cuma Dayı.

Cuma Dayı’nın Alman dergisinde resimleri yayımlanınca, o güne kadar hiç aramayan Almanya’daki kardeşi aramış. “Onurumuzu kırdın, onurumuzla oynadın” diyerek kızmış Cuma Dayı’ya. Almanya’daki kardeş başka birşey de dedemiş, bir daha da Cuma Dayı’yı aramamış

Alman dergisinden başka, Avusturya Sendiklar Birliği’ nin aylık “Solidarität“ (Dayanışma) dergisi de resimlerini yayımlamış olduğunu buldum. Benim takip ettiğim kadarıyla işçi göçünü konu alan iki ciddi kitapta da Cuma Dayı’nın hikayesini okumak mümkün. 

Bütün bu dergi ve kitapların hiç bir faydası olmadı. Cuma Dayı’ya Viyana’ da çalışan bütün sosyal çalışma uzmanları da yardım etmede çok çaba sarf etmelerine rağmen, kendisinin derdine bir türlü çare bulunamadı.  Adı geçen yasanın belirlediği düzenleme çok açıktı.

Diğer en ufak sorunlarında da ziyaretime gelir, çareler arardık.  Cuma Dayı uğramadı bir daha, hiç uğramadı, daha da hiç bir yerde izine rastlamadım.  Uğramadığına göre dertleri kalmamıştır diye düşünmüştüm. Nafile.

Cuma Dayı’yı tanıyan dostlarıma sordum. Bir dostum “Cuma Dayı yaşamıyor artık” dedi. Trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Havaalanına oğlu ile bir yakınlarını almaya giderken,  ehliyeti bile olmayan oğlunun kullanmış olduğu aracın ters yöne girmesi sonucunda meyadana gelen trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Kazaya sebep olan oğlu ise o andan itibaren Viyana’dan uzaklaşmış ve bir daha onu da kimse görmemiş.


 

BİR CEVAP BIRAK